Ara
Generic filters
Exact matches only
Filter by Custom Post Type
Ana Sayfa / Hukuk Kitapları / Mahkeme Kapısı
Mahkeme Kapısı-Sait Faik Abasıyanık

Mahkeme Kapısı

Mahkeme Kapısı, Sait Faik Abasıyanık’ın mahkeme kapılarında 1942’de yaptığı röportajlardan oluşan ve 1956’da yayınlanan röportaj kitabıdır. Kitap, Yapı Kredi Yayınları, İş Bankası Yayınları ve Varlık Yayınları tarafından farklı tarihlerde yayınlanmıştır.

Sait Faik, 1940 yılında yazdığı Şahmerdan adlı kitabı kitabının yayınlanması ve bu kitaptaki Çelme adlı öykü nedeniyle Sıkıyönetim Mahkemesi‘nce yargılanmış, beraat etmiş, ancak uzun süre kitap yayınlamak istememiştir. Abasıyanık, 28 Nisan 1942 ile 31 Mayıs 1942 tarihleri arasında, yaklaşık bir ay süren bir dönemde Haber-Akşam Postası isimli gazetede muhabirlik yapmış, bu muhabirlik döneminde mahkemelerde yaptığı röportajları yayınlamıştır. Öyküler, yazarın adliyedeki duruşmalarda yaptığı gözlemlerle oluşturulmuştur. Bu serüven çok kısa sürmüştür. Abasıyanık, bu röportajlar sırasında toplam 28 mahkeme röportajı yazabilmiş, gazetede yayınlanan bu yazıları 1956 yılında Varlık Yayınları tarafından Mahkeme Kapısı adıyla kitaplaştırılmıştır.

Hikayelerde, kimsesizler, yoksullar, işsizler, balıkçılar, aylaklar, eğitim düzeyi düşük sıradan aileler, geçim derdi ile uğraşan küçük insanlar, kenarda köşede kalmış ve hayatı öylesine yaşayan kişiler, eften püften sebeplerle mahkeme kapısına düşmüş kişiler, sokak çocukları, oyun olsun diye hırsızlık yapan çocuklar önemli yer tutmaktadır. Yazar, onların yaşamlarını bildiğini öykülerinden okuyucuya hissettirmekte, gözlemlerine yazarlık gücünü de katarak hikayelerdeki gerçek kişileri öykü kahramanına dönüştürmektedir.  Abasıyanık, öykülerinde suç ve suçludan çok insan ögesini vurgulamış, yargının soğuk yüzünden çok iyi yürekli yargıçları aramıştır. Türkiye Barolar Birliğinin kurucu başkanı Prof. Dr. Faruk Erem‘in “Suçluyu kazıyınız, altından insan çıkar” deyişinin bir izdüşümü Abasıyanık’ın öykülerinde karşımıza çıkmaktadır.

Mahkeme Kapısı, Türk yazar Sait Faik Abasıyanık’ın 1956 yılında yayınlanan röportaj kitabıdır
Mahkeme Kapısı isimli eserdeki hikayeler
1)Seylan Çayı Hırsızları
2)Modern Bir Karı- Koca
3)Bursa’dan Cesur Bir İhtiyar Geldi
4)İki Buçuk Liralık Rüşvet
5)Bir Peri Masalı mı? İpekli Kumaş Hırsızlığı mı?
6)Üç Bayan Bir Bay
7)Koltuk Değnekli Adam
8)Pişmanlık
9)Nüfus Tezkeresiz Adam
10)Sultan Mahmut Türbesi’nin Kurşunları
11)Altmış Liralık Bir Kadın Çantası
12)Bıçakla Oynanmaz
13)Yüze Yakın Basmak
14)Çamaşır İpleri ve Don Gömlek Hayaletleri
15)Üniversiteliler ve Bir Bayan
16)Artistler Turneye Çıkarken
17)Bu Senenin Meşhur Karakışı Cinayeti
18)Dayının Ceketi
19)H. Soğukpınar 
20)Yerli İskoç Kumaşından Spor Ceket
21)100.000 Marsilya Kiremiti
22)Meryem Ana Kandilli Ampulünün Kordonu
23)Bir Muharebe
24)Başkalarının Derdiyle Dertlenen Bayan
25)Mahkemeye Verilen Mektuplar Kimin?
26)Portakal Ezmelerinde Boya Var mı, Yok mu?
Mahkeme Kapısı Kitabından Bir Hikaye: Modern Bir Karı Koca
Cürmümeşhut hâkimi evvela onlara barışmalarını teklif etti. İkisi de ayak dirediler. Her ikisi de suçlu, her ikisi de davacı. Karı kocadırlar. Sirkeci’de (adını yazmamışım) bir otelde otururlar. Kadın orada müdür sıfatıyla çalışır, kocası aslen şofördür. Kadın otuz beş yaşını aşmış; erkek 330 doğumlu*. Erkeğin ismi Ahmet, anasının güzel bir ismi var; Nene. Erkek Mersin’in, ismi de kendisi gibi güzel bir kazasındandır; Gülnar kazası. Kadın Orhanelilidir. Hâkim sorduğu zaman, “Otelin kâtibesiyim” dedi. Biraz sonra okuması yazması olup olmadığı usulen sorulunca, “Okumam yazmam yoktur” cevabını verdi. Okuyup yazması bulunmayan bir kâtip… Mahkemede hazır bulunanlar bu cevabı kahkaha ve gülümsemelerle karşıladılar. Kısa boylu, yaşından biraz fazla gösteren, dudaklarında mütemadiyen sinirli ve manasız bir tebessüm gezdiren bir bayandı bu. Ahmet anlattı: — Geçinemiyorduk. Aramızda hiç kavga eksik olmuyordu. Birkaç defa karakollara düştük. Yine barıştık. Boşanmak için mahkemeye müracaat ettim. Şahit yazdırdığım şoför Hamdi, karım Fethiye’ye, “Artık boşanacaksınız. Baş şahit de benim!” diye haber vermiş. Fethiye de, “Ben ona bir tuzak kurayım da boşanmak istemek neymiş anlasın” demiş. Bunun üzerine içime bir kurt düştü. Sinirli oldum. Kendisinden korkmaya başladım. Dün sabah bavuluma eşyamı doldurup oteli terk etmeye karar verdim. Bu niyetle merdivenleri inerken karşıma çıktı, “Nereye gidiyorsun?” diye sordu. “Elbet yatacak bir otel odası bulur, başımı sokarım. Ben artık senin yanında kalmaya korkuyorum, gideceğim!” “Bir yere gidemezsin. Şuradan şuraya bir adım atamazsın. Bitin kanlandı da çekip gidiyor musun? Hem bavulunu göster bakayım. Belki de müşterilerin eşyasını çaldın” diye başladı. Ağzına geleni söylüyordu. Namusuma taalluk eden birtakım kötü sözler… Üzerime sandalye ile hücum etti. Polisler geldi. Karakola götürdüler. Zabıtlar tutuldu. Evvela o imza etti. Tam ben imza atarken, “Yanıyorsun Ahmet!” diye bağırdılar. Fakat imza etmekle yanmak arasında bir münasebet göremedim. Paltomdan keskin bir koku ile bir dumandır çıktığını görünce işi kavradım. Hemen paltomu çıkarıp attım. Paltomun arkasından bir karış yer yanmış, söndürdüler. Meğer paltoma kezzap dökmüş. Bana hakaret ettiği için davacıyım efendim. Hâkim: — Bak o da senden şikâyetçi, onu dövmüşsün? Ahmet: — Dövmedim efendim. Ahmet konuşurken, Fethiye ara sıra sözünü kesmek ister gibi atılıyor, fakat hâkimin ciddi bakışları karşısında yine süt dökmüş kedi gibi siniyor, sonra tekrar alevleniyordu. Hâkimin şiddetli bir ihtarı üzerine artık söze karışmadı ama, bir tiyatro aktrisi mimikleriyle, bazan işitilebilir bir sesle, “Allah Allah!” demekten geri kalmıyordu. İşte Ahmet’in sorgusu bu hava içinde bitti. Sıra Fethiye’ye gelmişti. Fethiye: — Garsondu, dedi. Bizim otelde yatıp kalkardı. Allahın emri ile beni istedi. Eh Allah emridir, dedim. Kendisine vardım. Beş senedir evliyiz. Ben kocamı severim. Kavga ettiğimiz sabahın gecesi onu pencere kenarında cıgara içer buldum. “Bana bir şey oldu,” dedi. “Rüyamda fena şeyler görüyorum. Denizlere mi düşmüyorum, bulutlara mı çıkmıyorum. Bir şeyler oluyor bana. Cinnet getireceğim.” O sabah baktım bavulunu almış gidiyor. “Ne o beyefendi,” dedim. “Müşteri gibi nerelere gidiyorsun?” “Gideceğim, artık senin yanında oturamam!” cevabını verdi. “Ne kötülük gördün benden kocacığım,” dedim. Bunu söyler söylemez kafama bir yumruk vurdu, sandalyeyi kapınca üzerime hücum etti. Sövdü, saydı. Ayırdılar. — Bak, ona sen de fena fena sözler söylemişsin? — Ben kocamı severim. Öyle isnatlarda bulunmam. Sonra karakola gittik. Karakolda paltosunun cebinde otomobilin bazı yerlerini silmek için yanında gezdirdiği kezzap şişesini gördüm. Birkaç defa da, “Sana bunu dökerim” diye beni tehdit etmişti. Polislere, bakın, diye göstermek üzere şişeyi cebinden aldım. O da eğilmiş imza atıyordu. Kalkarken çarptı, sırtına döküldü. Hâkim: — Burasını çok güzel tevil ettim. Peki şişe kapalı değil miydi? — Kapalıydı ama efendim, kocam hızlı çarptı, tıpası fırladı. Hem efendim onun bütün elbiselerini ben kendi paramla yaptım. Tam beş kat elbisesi var. Kendi yaptırdığım elbiseyi ben ne diye yakayım? Evet efendim davacıyım, bana hakaret etti, dövdü. Şahit Avni, otelin karşısındaki dükkânda çıraktır. İçerde, “Adam bıçaklanıyor. Koşun, polise haber verin” diye bir kadın sesi duyduğunu, polise koştuğunu, hep beraber karakola gittiklerini, karakolda, Ahmet’in üstüne kezzap döküldüğünü, fakat dökeni görmediğini söyledi. Sıra şahit Celal Dağlı’ya gelmişti. Bu kısa boylu, on yedi yaşlarında, gayet sıhhatli bir gençti. — Ben o otelde misafirim, diye söze başladı. Erkek kadına hiçbir şey demedi. Kadın ağzına geleni söyledi. Erkeğin elindeki bavula yapıştı. Bir yandan, “Nereye gidiyorsun? Seni ben beş senedir besliyorum. Şu elbiselerini bile ben yaptım. Seni hiç bırakır mıyım?” diyor, bir yandan da sövüp duruyordu. Bir aralık sandalyeyi kaptığı gibi Ahmet’in üzerine yürüdü. O da sandalyeyi elinden alıp iki tokat aşketti. Ben araya girdim. Polisler geldi. Karakola gittik. Karakolda da bu Fethiye Hanım kendi cebinden kezzap şişesini çıkarıp Ahmet’in paltosuna döktü. Şişeyi de sobaya attı, dedi. Fethiye: — Bu şahit, kocamın arkadaşıdır, diye itiraz etti. Şahit: — Hayır efendim, oraya geleli ancak üç gün oldu, dedi. Ahmet’e soruldu. Ahmet şahidin arkadaşı olmadığını ve doğru söylediğini bildirdi. Fethiye’nin kocasına hakaret ettiği sabit olduğundan üç gün hapsine ve bir lira para cezası ödemesine, Ahmet’in de sabit olan dövme suçundan 25 lira para cezasına, dövdüğü kendi karısı olduğu için bu cezanın artırılarak 29 lira 30 kuruş ödemesine, fakat kadın tarafından şiddetli tahrik edildiği anlaşılmasıyla bu cezanın 9 lira 70 kuruş olmasına karar verildi. İşte size bir duruşmada bitiveren bir dava ve bir aile hayatında olmaması lazım gelen, fakat her gün olagelen vakalardan biri… Haber, 7 Mayıs 1942
Sait Faik Abasıyanık’ın Yaşamı
Sait Faik Abasıyanık, yaşamının önemli bir bölümünü Burgazada’da geçirmiştir. Kendisi adına bir müze bulunmaktadır. 

Sait Faik Abasıyanık’ın gerçek adı Mehmet Sait‘tir. Abasıyanık, 18 Kasım 1906 tarihinde Adapazarı’nda doğmuş, ilköğrenimine Adapazarı’nda başlamış, ortaöğrenimine İstanbul Erkek Lisesi ve Bursa Lisesi‘nde devam etmiştir.

Öykülerini yayınlamaya 1926 yılında başlamıştır. Abasıyanık, 1928 yılında girdiği İstanbul Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nde iki sene okuduktan sonra babasının isteği üzerine İsviçre’ye iktisat okumaya gitmiş, daha sonra Fransa’ya geçmiş, 1931-1935 yılları arasında Fransa’da kalmış, 1935 yılında yüksek öğrenimini yarıda bırakarak Türkiye’ye dönmüştür.

Halıcıoğlu Ermeni Yetim Mektebi’nde Türkçe öğretmenliği yapmış, ardından babasının açtığı toptancı tahıl mağazasını işletmiştir. İkinci Dünya Savaşı döneminde Haber adlı gazetede adliye muhabirliği yapmış, ilk kitabı 1936 yılında Semaver adıyla yayınlanmış, 1939 yılında babasının ölümü üzerine yazmayı bırakmış, maddi zorluk çeken annesiyle birlikte Burgazada‘daki evinde yaşamaya başlamıştır.

Abasıyanık, 1940 yılında Şahmerdan adlı kitabı kitabını yayınlamış, bu kitaptaki bir öykü nedeniyle Sıkıyönetim Mahkemesi‘nce yargılanmış, beraat etmiştir. Bu dönemde Medar-ı Muaşeret Motoru adlı kitabı da toplatılmıştır. Daha sonra 1951 yılında yazdığı Kayıp Aranıyor adlı kitabı da toplatılmıştır. Sait Faik Abasıyanık, 11 Mayıs 1954 tarihinde Burgazada’daki evinde siroz nedeniyle yaşama veda etmiştir.

Sait Faik Abasıyanık Müzesi

Sait Faik Abasıyanık, kitaplarının telif hakkını ve mal varlığını Darüşşafaka Cemiyeti’ne bağışlamıştır. Abasıyanık’ın Burgazada’da yaşadığı ve pek çok hikayesini yazdığı köşkü, çağdaş müzecilik anlayışıyla ziyaretçilerini ağırlamaktadır.

Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı

Yazar Sait Faik Abasıyanık anısına her yıl bir öykücüye verilen Sait Faik Abasıyanık Hikaye Armağanı, edebiyat dünyasının en uzun soluklu ödüllerinden biri olarak varlığını sürdürmektedir. Yazarın annesi Makbule Abasıyanık tarafından 1955 yılında oluşturulan ödül, 1964’ten itibaren Darüşşafaka Cemiyeti tarafından sürdürülmüştür. Sait Faik Abasıyanık Ödülleri, 2012 yılından itibaren Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları iş birliğiyle verilmeye başlanmıştır.

Mahkeme Kapısı-Sait Faik Abasıyanık

Bunu okudunuz mu?

Parlamento Terimleri Sözlüğü

 Açık oylama Genel Kurulda hangi milletvekilinin ne yönde oy kullandığının (kabul, ret, çekimser) açıkça belli …