Ana Sayfa / Hukukbook / Senih Özay Röportajı 1: Avukat Olmasaydım Tır Şoförü Olmak İsterdim
Avukat Senih Özay-Homeros Vadisi

Senih Özay Röportajı 1: Avukat Olmasaydım Tır Şoförü Olmak İsterdim

Senih Özay büyük bir hukukçu…
O bir yazar
Sıra dışı bir entelektüel
Kuşların avukatı, balıkların avukatı…
Zorda kalanların, zayıfların, çevrenin, doğanın, kirletilen havanın, suyun, kesilen ağaçların avukatı

İnsanlığın Ortak Orospusu Altın” ve “Anılarım… Ağzımı Hayır’a Açtığım Davalarım” isimli kitapların yazarı, aktivist, çevreci ve bir hukuk dehası Avukat Senih Özay ile geniş bir söyleşi gerçekleştirilmiştir. İzmir’de, Bornova sırtlarındaki Homeros Vadisinde gerçekleşen söyleşinin ilk kısmını Hukuk Ansiklopedisi okurlarına sunmaktan mutluluk duyuyoruz.

Söyleşi, Hukuk Ansiklopedisi röportaj ekibinden Neyir Şeyda Musal ve İbrahim Aycan tarafından gerçekleştirilmiş, gün boyu süren sohbet esnasında Celal Akgünlü de hazır bulunmuştur.

Söyleşinin oldukça hacimli olması nedeniyle tamamı sitemizde yayınlanmayacak, röportajdan seçkiler sitemizde yayınlanacak, tam metin önümüzdeki aylarda Hukuk Ansiklopedisi Röportaj Serisi’nden kitap olarak yayınlanacaktır.

Keyifli okumalar dileriz.

Avukat Senih Özay,1951 yılında Manisa Salihli’de doğmuş, Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdikten sonra Ankara Barosu ve İzmir Barosunda avukatlık yapmıştır. İzmir Barosunun 1988-1990 döneminde Sabri Kurt başkanlığındaki yönetim kurulunda üye olarak yer almıştır.  Özay, 1980’lerden günümüze toplu dava aktivizmi, geçmişle hesaplaşma, siyasi ayrımcılık, çevre koruma, türcülükle mücadele alanlarında sayısız dava ve kampanya yürütmüş, pek çok sivil girişimin kurulmasına önayak olmuştur. 

Taklit Edilemez Bir Toplumsal Figür: Senih Özay

Musal: Benim sizde gördüğüm en önemli özelliklerden bir tanesi, hem şeffafsınız hem de oto kontrolünüz var! Bu ikisini bir arada gördüğüm çok ender insanlar var, hatta şu anda aklıma gelmiyor sizden başkası. Bunu siz nasıl sağlayabiliyorsunuz? Bu kadar şeffaflığın içerisinde bu kadar otokontrolün de birlikte yer alması… Kundera’nın bir sözü vardı; “Ben hayatın hep kıyılarında gezindim, son noktasına kadar geldim ama son noktadan sonra bir adım daha atmadım, o tarafa geçmedim, ama oradan sonrasının ne olacağını en yakın mesafeden gözlemledim” buna benzer bir sözü vardı.

Özay: Bu söylediğine şöyle katılıyorum, doğru söylüyorsun, çünkü benim düşünce sistemimde Andropozofi  diye bir şey var… Alman ekolünden , yani ben hem kendi fikirlerimi ortaya koyarken, koyduğum sırada, bir saniye iki saniye geçtiği sırada bile, karşımdakini görüyorum. Ne düşündüğünü görüyorum, buna bir şey deniliyor tıp biliminde, ona göre bir daha düşünüyorum ben o sırada, o sırada beynim harekete geçiyor, konuşurken birkaç kez düşünmüş oluyorum böylece, sadece bir kere değil! Hakim Orhan’ın bu konu hakkında söylediği çok güzel bir söz var, hatırla ; ‘’Tekrar edilemez, taklit edilemez”  diyor;   ‘’Teorik değil bu alan‘ ’diyor.  Hı? Ha ha… Bayılıyorum bu lafa…

Musal: Kendinizi sürekli aşarak konuşuyorsunuz, yani sizin hakkınızda insanlar şöyle düşünmüyor değil mi? İşte Senih Özay’ın bu konuda bir fikri var, bu fikirlerini konuşacak işte şimdi diye düşünmüyor, değişebilir, konuşurken farklılaşabilir, yeni bir şey çıkabilir ortaya, tamamen farklı bir şey çıkabilir, ama aynı zamanda bir şeffaflık da barındırıyor. Neyi konuşsam diye bir kaygı yok, konuşmama, söylememe üzerine bir kaygı da yok ama bir otokontrol de var!

Lafını Esirgemeyen Bir Otokontrol Ustası

Özay: Var bir otokontrol, bir yer var beynimde, o sivri bölümleri tutuyor, mesela ben hayatımda küfretmemişim hiç, hiç… Benim karım deliler gibi küfrediyordu, kızım küfrediyor, oğlum küfür biliyorlar üçü de… Benim hiç ağzımdan küfür çıkmadı, bu ne demek? Deminki teorimize gelelim, küfür etmemek için ben küfürlü bölümleri tutan, öbür bölümleri öne  atan bir yapım var. Zenciler diyor ya, ‘’Söyleyecek sözü tam bilemeyenler, bulamayanlar küfreder.‘’  Galiba  ben söz arıyorum o arada, küfretmemek için söz buluyorum; andropozofi buuu…. Bana, nasıl davranmanı istiyorsam, sana onu sağlatıcı davranıyorum, lafı atıyorum! Senin bana olan davranışına yön veriyorum, ben onu istiyorum, anlatabildim mi bilmiyorum…

Musal: Sadece kendinizin ne söyleyeceği veya ne düşündüğü hakkında çalışmayıp, karşı taraftan gelebilecek olan düşünce ve onu algılama şekli konusunda da çalışarak konuşuyorsunuz ve belki de böylece karşı tarafın kendini tekrar etmesinin bir adım ötesine geçmesini sağlıyorsunuz. Aynı zamanda kendinizi de düşünce sisteminizi de bir sis halinde bırakıyorsunuz, doğru mu anladım? Hepsini bir arada hissetmek çok keyifli oluyor.

Celal: Karşıdaki insana soru sordurma imkanı veriyor böylece. Hatta karşıdaki insana da kendi istediği soruyu sorduruyor!

Aycan: Peki, bu kişisel özelliğiniz, Neyir hanımın güzel bir şekilde ifade ettiği özellik, biz de buraya gelirken zaten gazeteciler gibi sorularımızı hazırlayıp onları sorabilirdik ama öyle yapmadık, soruları size yollayabilirdik, siz de düşünür bunlara cevaplar yazardınız, böylece bir röportaj oluşurdu, böyle yapmadık, biz onu tercih etmedik, zaten böyle olması sizin de isteğinizdi, bizim de isteğimiz buydu, doğal olan bu, doğaçlama en güzeli! Daha iyi olanı bu, çünkü konuşurken yepyeni, bambaşka bir şey çıkacak ortaya, sizin düşünceleriniz de değişecek, benim sizin hakkınızdaki düşüncelerim de değişecek… Ben bu özelliğin toplumsal olaylarda sizin yaptığınız çalışmalara, doğa çalışmalarına, çevreyle ilgili aktivizminize, mahkemelere, davalara nasıl yansıdığını merak ediyorum… Bu bu davranış biçimi oraya illaki yansıyor, bir nezaket de yansıyor…

Özay: Tabi tabi, ben mesela eskiden övünürdüm hiç dava kaybetmiyorum diye, demek ki bu dava kaybetmiyorumculuğum benim, iyi bir şey yapıyorum, iyi yönde bir çaba gösteriyorumculuk idi. Mesela duruşmalara  mutlaka iki duruşma önceden giriyorum salona, mutlak surette benim duruşmam üçüncü duruşma olur, ben salona girerim, hakim orada,  hakim kimdir, sinirli midir, nasıl biridir, hakim karısı ile kavga etmiş birine benziyor mu, hakimin böyle garip garip şeylerini düşünür bulurum. Sıkıyönetim mahkemelerinde bile  sözümü kesmediler, kesemediler; “sanırım müdahale etmeyeceksiniz, müdahale etmeyiniz” tarzında bir şeyler yaparım, bu daha başlangıçta bana, “kısa kes avukat bey, kısa kes, geç bunları, dosyada bunlar var” demesinler diye   yaparım…

Ceket İliklemek İle Başlar Senin Çekinmen

Musal: Bu yaptığınız çabaların amacı, aslında tamamen kendinizi tam ve doğal olarak ifade edebilmek için zemin oluşturmak mı ? Ortamı normalleştirmek mi yani?  Söyledikleriniz anlaşılsın diye.

Özay: Çok güzel sorular soruyorsunuz…Evet, anlaşılsın isterim ne dediğim, sıkmam, uzatmam, kısa konuşurum, sahte şeyler söylemem, “kısa konuşacağım, 6 dakika konuşacağım” derim mesela, hakim de yani ne yapsın istersen 16 dakika konuş gibi düşünür…  der… bana dayanır mutlaka …

Musal: Aslında bu tarz çabanın içerisine girmek normal hukuk zemini içerisinde insanların bireysel durumlarla profesyonellik arasında oluşturmuş olduğu setlerden, zorluklardan da ileri geliyor olabilir, yani düşündüğümüzde, kendi psikolojik durumunu işine yansıtmayan insanların olduğu bir yargılama olduğunu düşünsek, bu tarz, onları izlemek gerektiğini, uzun konuşmak ya da kısa konuşmak gerektiğini düşünmekle vakit harcamak zorunda kalmayabiliriz.

Özay: Ürkersin de! Çekinirsin! Ceket ilikler avukatlar, salakça! Eğilirler mesela! Sevmem böyle davranışları. Hep böyle hakimlere karşı koridorlarda, duruşma salonunda! Ceket iliklemek ile başlar senin çekinmen, burada rahatlayamayacağın, rahat duramayacağın, her şeyi söyleyemeyeceğin, yaşamayacağın, parlak fikirlerinle, yaratarak yaşamın içine giremeyeceğin. Buna kızar, bozulur, diye söylemeden konuyu kapatacağın nokta orada başlar! Ben işte bu üslubu beğenmiyorum! Ben onlara, o tarz durumlara geçit vermeyeyeyim diye bir çabam oluyor. Evet.

Musal: Sağlıklı bir zemin içerisinde söylediklerim anlaşılabilir hale gelsin diyorsunuz; onu bile, o zemini bile siz hazırlamaya çalışıyorsunuz.

Özay: Bu ama benim  fazla bireysel düşüncem ve  bana özgü tavrımla alakalı…

Yargıçlar Memur Değil

Aycan:  Belki buna ben de yakınım, yani sizin duruşunuza kısmen, şimdi devlet idaresi, devlet kurumları bizde otoriter olarak nitelenebilir, kutsallaşırılıyor da denilebilir belki. Bizler! Halk! Halkın da içinde biraz daha fazla okumuş avukatlar, işte gidiyoruz oraya, vatandaşın adına, oralarda meramımızı daha iyi anlatıyoruz, biraz daha iyi anlatıyoruz, eğer dinlerlerse! Şimdi burada yargı makamlarını, diğer devletin diğer makamlarından ayırmamız gerekiyor normalde. Devlet kurumları farklı otorite kullanır, güç kullanır, ama yargıç başka bir şeydir, yargıç devleti gerekirse yargılar, devletin de lehinde yada aleyhinde karar verir, bu şekilde ilerler süreç. Yargıçlar, devleti de yargılamaları gerektiğinin farkında mı? Antiparantez, önlerinde bir kanun metni var, insan hakları evrensel metinleri var, onların da gösterdiği yoldan hareket eden bizim mevzuatımız var; Hakim ve savcı ayrı bir rolde, biz de gariban vatandaşların sözcüleri rolündeyiz, belki koltukları değişsek yani biz oradan kalksak onların yerine otursak roller değişecek ama sistem yine aynı şekilde devam edecek belki. Bu problemin sebebi nedir?

Özay: Mithat Sancar diye bir hocamız  var ya, milletvekili. Profesör! O  arkadaşımız milletvekili değilken, akademisyenlik yaparken, asistanları ile beraber binlerce hakimlere gittiler, bir istatistik yaptılar, doktora tezi gibi bir çalışma idi… Soruları, ‘devletle yurttaş arasındaki davalarda bizatihi nasıl davranırsın’ idi, vatandaş yanlısı mı devlet yanlısı mı? Cevap: Yüzde 87 mi ne ‘Devleti otomatik olarak her halükarda korurum’ diye çıktı. Dinlemeden karşı tarafı, halkı! Böylece o tezden ne çıktı sence? Türk yargıçları nasıl bu kadar çok devlet aşığı, devlete teslimiyetçi, denge aramayan olurlar, şeklinde bir anlam çıkmadı mı?

Şimdi o tezin tamamını bilmiyorum ama tezin devamından kendi kendime şunu arıyorum, bunlar hakimlerin avukat olamayanları mı ki acaba? Yani avukatlıkta para kazanmayı bekleyemeyecek ya da beklemek istemeyenler mi hakim oluyor diye bir durum var mı acaba? Bu sonuçlar var mı eldeki verilerde? Ya da her yerde söylenen, hakimler maaşlarının 7 bin, 9 bin, her neyse, bu hakimler böyle  maaşlarını alıp dururken, avukatların bir çırpıda kendilerinin 3 katı 5 katı kadar para kazandığını duyarak, görerek, garip bir duygu içinde mi kalıyorlar? Bu tarz ihtimaller var mı acaba diye düşünüyorum doğrusu, az sayıda yargıcı da sevmiyor değilim ama… Bunu atlamayalım.

Yargıtay’ın Yerel Mahkeme Kararlarında Çok Büyük Bir Bozma Oranı Var

Aycan: Sorduğum sorunun cevabında birden fazla faktör olduğunu mu düşünüyorsunuz?

Musal: Kararsız kalıp kolay olanı mı tercih ediyorlar?

Özay: Daha basit düşünebiliriz…

Aycan: Kariyer kaygısı mı?

Özay: Yargıtay’ın da çok büyük bir bozma oranı var, onu da göz ardı etmemek lazım! Kararları iyi değil sanki! Gerçi karar bozan Yargıtaya bir şey demeyecek miyiz? Onlar sıkı denenmiş yüce unsur mu ki?

Aycan: Bu da enteresan bir durum.

Özay: Kararlar iyi değil, şimdi yeni durum nedir bilmiyorum ama, onların tayin durumları var. Hakimler pek tayin olmak istemiyorlar, ancak çocukları koleje gideceği zaman iyi bir şehre gelmek istiyorlar galiba, yoksa kimse beni ellemesin diye belki düşünüyorlar. Çocukları iyi okula gelinceye kadar hakimler ve savcılar imkanları en az olan şehirlerde yaşıyorlar, çocuk liseyi bitirecekse eğer, üniversiteye gidecekse eğer, koleje gidecekse eğer, bunlarla işte dediğim süreç başlar  gibi… Hükümete, Bakana, HSK’ya müracaatlar başlar.

Aycan: İnsan yapısını soracağım. Benim sorduğum soruların çoğu bu zaten. Her yerde insan yapısı karşımıza çıkıyor, ben burayı sorguluyorum, kamil insan, yetişmiş insan! Mesela sizi yargıç yapsak, koysak oraya, kariyerist davranmazsınız, avukatı susturmaya çalışmazsınız, ille devletten yana karar vermeye çalışmazsınız, hak hukuk, adalet neyse ona karar verirsiniz. Devlet de hatalı davransa, yurttaş da hatalı davransa, kural neyse odur dersiniz. Hatta vatandaş lehine pozitif ayrımcılık yaparsınız. Peki bu davranışı herkesten neden bekleyemiyoruz? Yetişme tarzı mı, eğitim mi, toplumsal kabuller mi, devletçilik mi?

Özay: Bireyin, hukuk fakültesini bitirip, stajını bitirip hakim olan bireyin, devletin diğer kademelerindekinden farklı olarak, korkup korkmaması o kadar önemli ki; o kadar nadirattan rastlarsın ki korkmayan adam, çok nadirdir korkmayan adam, korkmayan kadın… Yargıç, Savcı.

Aycan: Hakimliğe aday oldunuz ama? Darbe yargılamalarında ben de yargıç olacağım diye başvurdunuz? Baro Başkanlığına da aday olmayı düşündünüz mü?

Hakim Adayı Senih Özay

Özay: Cumhurbaşkanı adayı olmuş bir adamın artık kalkıp  Baro Başkanlığına aday olması düşünülebilir mi yahu! Ha ha…

Aycan: Hah ha ha! Çok güzeldi ama bu! Ben onu takip ettim, darbe yargılamaları başlayınca, “benim az çok bu konuda tecrübem vardır, beni darbecilerin yargılandığı ağır cezaya alın, darbe  yargılamalarını  ben yapacağım” diye HSYK’ya başvuru yaptınız.

Özay: Bana diyorlar ki, git sınava gir, hakim ol öyle atayalım diyorlar,  ben de dedim ki, Anayasa Mahkemesine hakim atarken sınava mı alıyorsunuz ki o profesörleri, uzmanları falan, 44 yaşımı geçtim, 47 yıllık avukatım. hukuk fakültesi mezunuyum,  Anayasa Mahkemesi Üyeliği için koşulları taşıyorum,  bu koşulları haiz olduğum için  beni, 20 yaşında, 21 yaşındaki hukuk bitirmiş çocuğu sınava alır gibi  sınava alıp hakim tayin etmeye hakkın yok,  diye dava açtım.

Aycan: Yok daha neler? Gerçek mi bu?  Hakim olma talebiniz reddedilince bir  de dava mı açtınız?

Özay: Tabiii… Sürüyor… Lufthansa, Almanyadan İzmire  geç kaldı, 55 dakika geç kaldı, ben bir dava açtım. Hakim, demiş ki, yahu demiş, Lufthansa’nın aleyhine davayı bitireceğim ama, içtihat arıyorum, örnek arıyorum demiş o hakim birilerine. Bu Senih Özay gibi birkaç avukat olsa demiş o hakim, ohoo neler olur! O hakimin de  sözü olayı doğruluyor, rüzgar esmesi lazım, rüzgar esse, bir çok avukat bunu yapsa gerisini götürecek!

Musal: Peki, yeni avukat olanlara yada mevcut avukatlara, bizlere önereceğiniz şeyler var mı? Özellikle şunlara hassasiyet göstermemiz gerekiyor, en azından şunları yapabiliriz, inançlı olduğunuzda başarabilirsiniz dediğiniz,  özellikle söylemek istediğiniz şeyler nelerdir?

Avukat Rakısını İçebilsin

Özay:  Söylemek istediğim şey şudur; ne yapıp yapıp fena olmayan bir para kazanmak zorunda iyi bir avukat, akıllı bir avukat, zeki bir avukat bunu yapmalı öncelikle!  Yüzü böyle şeylere dönük bir avukatın  para kazanabilmeyi becerebilmesi lazım, para kazanmak yüzünden, örneğin çevre duyarlığına ilişkin davalara  bakamıyorum dememesi lazım!  Böyle güzel şeylere vakit ayıramıyorum diye enayice laf etmemesi lazım! Böyle laf edeceğine git sol elinle para kazan, gel sağ elinle  yada bir kısmı ile  bu işlere bak, diyebilirim. Mesela siz benim nasıl para kazandığımı biliyor musunuz? Ben nasıl para kazanıyorum? Ben sağ elimle stajyer avukatken daha  lüks bir otomobil ve Anayasa Mahkemesine duvar duvara bitişik avukatlık bürosu satın aldım, stajyer avukatken. Davalardan kazandım, daha avukat değilim, cübbe giymiyorum, yanında staj yaptığım avukatla beraber bir operasyon yapıyorum, o operasyondan bana  araba  çıkıyor, daire de çıkıyor.

Burayı geçiyorum, ben avukat oluyorum, bütün Türkiye’deki pilotların avukatı oluyorum, bütün Türkiye’deki balık adamların avukatı oluyorum, yeni taze avukattım, Kıbrıs’ta her ölen çocuğun anasının babasının avukatıydım. Ankara’da 5 buçuk 6 yıl avukatlık yapıyorum, sonra İzmir’e geliyorum, İzmir’de de devam ediyorum, Devrimci Yol hareketinin avukatlığını yapmaya, sıkıyönetimler falan… Ama sağ elim bankaların avukatı oluyor, oralardan paralar kazanıyorum, telefon şirketlerinin avukatı oluyorum, ama hacizlere gitmiyorum, kimsenin evine hacze gitmedim. Mektup yazıyorum. Sonra  paralar kazanıyor bu tarafta harcıyorum! İşte Kenan Evren davasında 19 uçak biletini buradan karşılıyorum! Rakıları oradan içiyorum yollarda! Tavsiyem, genç avukatların para kazanmayı bilmeleri lazım! Ne yap yap bil! Çok, çok para kazanın demiyorum, ama rakısını  içebilsin, yemeğini yiyebilsin!

Aycan: Şimdi bu tavsiyeyi verebiliriz, para kazan tavsiyesini genç avukatlara verebiliriz de, şimdi ortada bir pasta var, pasta diyelim ki yüz kişilik, sayı buysa, bunun belli bir kısmı o pastadan yiyebilir, gerisi yiyemez, muhakkak aç alanlar olacak, az kazananlar olacak, çok kazan tavsiyesi herkesi kapsayamaz, herkes için geçerli olamaz bence! Şimdi buradaki tavsiye belki diğer konuştuğumuz konulara da paralel şekilde konuşacak olursak; örneğin müdahillik, insan hakları, çevre, doğa bu tarz şeylerle ilgili olarak aç kalan avukat bu konularla ilgilenemez gibi bir varsayımdan da hareketle…

Davalardan Para Kazanmak Ayıp Değil, İyi Avukat Para Kazanmak Zorunda

Özay: Öyle ama, çünkü bu davalardan para kazanmayı ayıp addediyor entelijansiya! Ayıp geliyor! İnsan hakları ile ilgili konularda çalışıyorsan para almayacaksın! Gönüllü uğraşacaksın çevre davasıyla ilgili, diyorlar! Baz istasyonu davasını almakta  tüm apartman asgari ücretini toplasa verse kıyamet mi kopar? Ayıp sayılıyor!

Aycan: İnsan hakları ile ilgili konularda çalışan, davaları İnsan Hakları Mahkemesine taşıyan avukatlarla ilgili çok duyuluyor bu tarz şeyler, dedikodu çıkarıyorlar, para kazanmış vesaire. Yalandır yada iftiradır! Sizin hakkınızda da haberler çıktı biliyorsunuz.

Özay: Parayı aldım köye gittim ya!

Aycan: Vekalet ücreti çıkmış ve vekalet ücreti hakkını alıyor diye dedikodu çıkarılıyor.

Özay: Ben 2 trilyon aldım bana 300 bin lirasını ben aldım, 1 trilyon 700’ünü  köylülere tek tek dağıttım, imzalarını aldım, vergisini ödedim.  Bergama’da,  burası da bari  nasıl rehabilite edilir diye altın madenlerinin olduğu yerlere Almanya’dan, Kıbrıs’tan İsveç’ten profesörler getirdim. Paraları öyle harcadım!  Karımın dişini de yaptırdım!

Aycan: Ama  diyorlar ki; milyonları götürdü?

Özay: Bunlardan etkilenecek bir adam değilim ama başkaları etkileniyor ve zavallılar yapamıyor böyle işleri! Halbuki,  Bergama’da veya Çeşme’de veya termik santrallerde, bu kadar insanın 300 kişinin, 500 kişinin, mesela Artvin’de, Amasra’da yüzlerce kişinin davasını alıyorlar, o kadar insanın avukatısın, o kadar insan gönüllü olarak davacı olmaya karar vermiş, kalkmış sana vekalet vermiş, kendi yörelerinde olmasın kötülük diye! Orada o kadar insan gerekirse ve isterlerse 50’şer lira para vererek senin avukat olarak yaşamanı sağlarlar; söylersin onlara yapmayın benim yaşamam lazım dersin, o 500 kişi sana gönül rızasıyla verir 50 lirayı! Sen isteyemezsin ayıp olur diye, birileri almamak lazım, gönüllü alalım diyor diye, bu şekilde yol alamazsın!

Aycan:  Sorunun cevabını alabildiniz mi Neyir hanım?

Musal: İnsanların öncelikle ekonomik kaygılardan sıyrılması lazım ki bu tarz çevresel sorunlara daha duyarlı bir şekilde ve işe yarar bir şekilde hareket edebilsin, yardımcı olabilsin diye anlıyorum. Yaşadıkları fiili duruma göre de hareket tarzını belirleyebilsin.

Aycan: Güçlü ol ki, eğer duyarlı yurttaşsan, duyarlı bir hukukçuysan, güçlü ol ki gücün kadar etkin olsun, bu konularda icraat üretebilesin.

Avukat Olmasam Tır Şoförü Olmak İsterdim

Özay: Aynen öyle!

Musal: Hiç düşündünüz mü, avukatlık dışında başka bir meslek düşündünüz mü? Avukat olmayayım da hakim olayım ya da başka bir meslek! bahsettiğiniz Cumhurbaşkanlığı da dışında tabii Avukatlığı hep böyle isteyerek mi avukat oldunuz, hep avukatlık yapmak mı istediniz?

Özay: Şöyle! Bu soruyu bana Radikal gazetesi vardı biliyor musunuz? Radikal gazetesi birinci sayıda benimle bir röportaj yaptı.

Aycan: O zaman Yeşiller Hareketi var mıydı?

Özay: Yeşiller Partisi kapatılmıştı Anayasa Mahkemesi tarafından. Radikal Gazetesi sordu bana, avukat olmasaydınız ne olurdunuz diye? Dedim ki İzmir-Pekin seferi yapan tır şoförlüğü! Hiçbir şey  beni cezbetmedi dedim çocuğa!  Çocuk çekimleri durdurdu, ben de dedi, ben de tır şoförü olmak istiyordum, istemiştim dedi. Yargıç, Savcı olmaktan da hemen vazgeçtiğimi anlatmıştım. Başka da yeteneğim yok zaten.

Aycan: Nasıl sorular? İyi sıkıştırıyor muyuz?

Özay: Beni doyurdunuz, iyi sorular sormak suretiyle .

Aycan: Bazen politik cevaplar geliyor sanki.

Özay: Ama sen çok derin sorular soruyorsun. Bu sorulara ancak sosyolog psikolog Nuri Bilgin cevap verebilirdi. Sen beni Nuri Abi sanıyorsun! Psikolog değilim, sosyolog değilim,  ben avukatım, üstelik hukuk siyasetçisi, siyaset hukukçusu!

Aycan: Ben yaşanmış tecrübenin özetini içeren cevaplar bekliyorum. Bu talebimde haklıyım da!

Özay: Peki, bana neden cesaret kavramı sırasında ve bağlamında Çerkeslik bağını sormuyorsun! Çerkeslikle bağıma değinelim, sen hızlı geçme orayı!

(Devam edecek)

Bunu okudunuz mu?

Afrika Kadın Hakları Protokolü

Afrika Kadın Hakları Protokolü, Afrika Birliği Meclisi’nin 2. Olağan Oturumunda 11 Temmuz 2003 tarihinde Maputo’da kabul edilmiştir. İşbu …