Ana Sayfa » Hukukbook » İstanbul Sözleşmesine Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği

İstanbul Sözleşmesine Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği

İstanbul Sözleşmesine Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği, isimli makale ilk olarak Toplumcu Düşünce Dergisi internet sitesinde yayınlanmıştır. 

İbrahim Aycan – İstanbul Sözleşmesine Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği

İstanbul Sözleşmesinin imzalandığı döneme göre antidemokratik uygulamaların ağırlaşması ve yaygınlaşması, kanunun kabul edilmesine gerekçe yapılan“ uluslararası saygınlığın” dip yapması ve kadına yönelik şiddet eylemlerinin artık üçüncü sayfalarına sığmayacak duruma gelmesinden sonra yeni bir akım ve moda gelişti: İstanbul Sözleşmesine saldırmak!

Üstelik sözleşmenin hazırlanmasını ve imzalanmasını sağlayan siyasal cenahın kemik kadrosu ve ana paydaşları tarafından. Gazete demeye bin şahit lazım olan mevkuteler üzerinden yürütülen kirli bir yalan kampanyası da devam ediyor.  Çocuğun, kadının ve şiddete maruz kalan masumların canını ve onurunu korumaya çalışan sözleşmeye saldıranlara aynı dille yanıt vermek şarttır.

Kimi çevrelerde çok “saygın” ve “entelektüel” olarak bilinen hukukçuların bilimsel gerçeklik gibi sundukları yalanların ballandırarak anlatılması yalanın kirini örtemiyor. Üstelik yalan üzerine inşa edilmiş bir ideoloji ve siyasal tavrın hıncı olarak sırıtıyor. Zihin arkasında gizledikleri arkaik metaforlarına ve dar kalıplara hapsolmuş ideolojilerine çaresiz esir oldukları çok belirgin. Güya “CEDAW ve benzeri çorapları başımıza ören Batı” İstanbul Sözleşmesini de zorla imzalatmış ve kadına şiddet bu yasa ve uygulamasıyla tavan yapmış! (1)Türkçe bilen ortalama insanın zekasına hakaret sayılabilecek bir dezenformasyon yapıldığı açık ancak büyük yalanların büyük alıcı kitlesi olduğu da unutulmamalı.

İstanbul Sözleşmesi düşmanlığı, kadını ötekileştirme çabasının devamı ve onun normal bir insan olarak toplumsal statüsünü onaylayan tüm metinleri reddetme olarak okunmalıdır. İçinde yaşadığımız modern toplumda bunu açıkça dillendiremeyen bir kesim dolaylı yollar izleyerek eski yoluna devam ediyor. Niyetini açıklamaktan çekinmeyen küstah ve yobaz kesim yalancı güruhun riyakârlığından daha tehlikeli değil.

Kadınların hayvanlar ve eşyalarla birlikte sayıldığı 200 yıl öncesinin(2)(3) özlemi içinde olanların kadını ikinci sınıf gören zihniyetleri ile sözleşmeye yapılan saldırılar arasında esaslı bağlantılar bulunuyor. Bir yandan sözleşme kötülenirken diğer yandan kadınların çok değerli olduğuna yönelik dinsel retorikler tekrarlanıyor. Oysaki kadının ikinci sınıf bir tür olduğuna dönük temel kanaat pekiştirilmeye devam ediliyor. Kadına ve çocuğa verilen nafakayı ömür boyu olmakla itham eden bir “yalancı” başka bir yerde Medeni Kanun düşmanı olarak başka bir yerde ise Sözleşme düşmanı olarak karşımıza çıkıyor. Cumhuriyet düşmanlığı, kadın düşmanlığı olarak ifşa oluyor! Ulusal televizyonlarda şovmen teologlar sınırsız sayıda cariyeye sahip olunabileceğini büyük bir şehvete anlatırken bir yandan da sözleşmenin kötülüğü dillendiriliyor.

2014 Yılında Yürürlüğe Girdi

İstanbul Sözleşmesi ve gerçek adıyla “Kadınlara Yönelik Şiddet ve Aile İçi Şiddetin Önlenmesi ve Bunlarla Mücadeleye İlişkin Avrupa Konseyi Sözleşmesi”(4) 11 Mayıs 2011 tarihinde İstanbul’da düzenlenen Avrupa Konseyi 121. Bakanlar Komitesi Toplantısında kabul edilmişti. Sözleşmenin onaylanmasının uygun bulunduğuna ilişkin 24 Kasım 2011 tarih ve 6251 sayılı Kanun; 29 Kasım 2011 tarih ve 28127 sayılı Resmi Gazetede(5) yayımlanarak yürürlüğe girmiş; Bakanlar Kurulu, 10 Şubat 2012 tarih ve 2012/2816 sayılı Kararı ile sözleşmeyi onaylamış; karar 8 Mart 2012 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmış, 1 Ağustos 2014 tarihinde yürürlüğe girmişti.Yine, Sözleşme’nin uygulamasını göstermek için “Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun”(6) da 8 Mart 2012 tarihinde 6284 nolu kanun numarası ile kabul edilerek 19.03.2012 tarihinde resmi gazetede yayınlanmış ve yürürlüğe girmişti.

Sözleşme özetle, devlet kurumlarının ve kamu görevlilerinin kadına karşı şiddet uygulanmamasını sağlaması, kadına karşı şiddet ve ai1e içi şiddetin önlenmesi, cezalandırılması ve tazmin edilmesini amaçlamaktaydı. Ayrıca, insanın kısa ömrüne göre oldukça uzun olan dünya tarihinde kadına yönelik şiddeti ve aile içi şiddeti önlemek için düzenlenen kendine özgü ilk bağlayıcı belgeydi. Fiziken daha güçlü olan erkeklere karşı zayıf konumda bulunan kadın ve çocukları mahremiyet alanında da korumayı düşünmek insan ırkı için yepyeni bir gelişmeydi.

Sözleşmeyi Kim İmzaladı? Karşı çıkan oldu mu?

Sözleşme hem mekân olarak Türkiye’de düzenlenmiş hem deTürkiye, İstanbul Sözleşmesini 11 Mayıs 2011 tarihinde çekince koymaksızın imzalayan ilk ülke olmuştu.Sözleşmenin imzalanmasında toplumsal ve siyasal bir mutabakat oluşmuş, o dönemki parlamentoda bulunan bütün partilerin kabul oylarıyla onaylanmıştı. Bu öyle bir kabuldü ki; Türkiye’nin Nato’ya girmesi için yapılan 1952’deki oylama, IMF’ye üyelikle ilgili 1947’deki yasanın oylamasıve yine 2001 yılında İdamın kaldırılmasına ilişkin yapılan oylamadaki gibi tam bir uzlaşma içermekteydi.  Hiç “red” oyu çıkmamıştı!  İşin bir de komedisi vardı; “Oylamadan 246 kabul, “sıfır” ret oyu çıkmıştı. Çekimser oyu veren tek vekil ertesi gün Meclis’e dilekçe vererek yanlışlıkla “çekimser” tuşuna bastığını ve oyunu “kabul” oyuyla değiştirmek istediğini bildirmişti.”(7)

Sözleşme mecliste kabul edilmeden önce, Dışişleri Komisyonu, Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu ve Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonunda incelenmiş, itiraza uğramadan kabul edilerek genel kurula gelmişti.(8)  Üstelik Avrupa Birliği Parlamentosu Başkanı Jerzy Buzek aynı gün meclis genel kuruluna hitap etmiş, “Deneyimlerimizi paylaşarak herkes için adil olacak bir sonuca ulaşabiliriz. Hazırlamakta olduğunuz yeni anayasanın birlikte yaşamak adına yeni bir çerçeve sağlayacak ilk şans olacağını biliyorum.” dediği konuşması tüm milletvekilleri tarafından alkışlanmıştı.(9) Bugün sözleşmeye saldıranların siyasal temsilcisi ise İstanbul Sözleşmesi’ni yasalaştıran ilk ülke olma onuru bize ait olacak” demişti. (10)

‘Ülkemizin Saygınlığını Artıran’ Sözleşmenin uygulama denetimi başlayınca saldırılar da başladı

Sözleşmeye uygun olarak mevzuat düzenlemelerinin yapılması, ulusal düzeyde veri toplanmasından ve eş güdümden sorumlu bir resmi kurumun tespit edilmesi kararlaştırılmıştı.  Öte yandan sözleşmenin uygulanmasını izlemek üzere bir uluslararası izleme mekanizması oluşturulmuş (GREVIO – Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetle Mücadele Uzmanlar Grubu); ulusal düzeyde toplanan verilerin GREVIO ile paylaşılması; sözleşmenin uygulanma durumu hakkında GREVIO’ya rapor sunulması ve GREVIO ziyaretlerinin kabul edilmesi ve denetim mekanizmasına yardımcı olunması da kabul edilmişti.

Sözleşmeyi kabul etmenin “Türkiye’ye ilave bir yük getirmeyeceği ve ülkemizin gelişen uluslararası saygınlığına olumlu katkıda bulunacağı” önemli bir gerekçe olarak sunulmuştu.

Kadınlara seçme ve seçilme hakkını veren ve bu anlamda öncü sayılabilecek ülkelerden olan Türkiye, sözleşmenin hazırlanmasındada öncü olmuş, Avrupa Konseyi Kadına Karşı Şiddet ve Aile İçi Şiddetle Mücadele ve Önleme Geçici Komitesi bünyesindeki çalışmalarda aktif rol almıştı. Amacın masum ve meşru olması öncü rolü tetikledi mi bilmiyoruz ancak esas tetikleyicinin “güç sahibi olmaya” çalışırken meşruiyet alanı yaratmak olduğu artık kanıtlandı.

Sözleşme imzalanmış, yürürlüğe girmiş, GREVIO ağır aksak da olsa ilk raporlarını yayınlamaya başlamıştı. Nitekim ilk rapor 2018 yılında düzenlenmişti. (11) Bu süreçte yaşanan trajik toplumsal gelişmeler kadınları, kız çocuklarını ve erkek çocuklarını daha çok “vurmaya” başlamış, en zayıf halka olan kadına ve çocuklara yönelen şiddete karşı toplumsal bir kitle harekete geçmi

Hakkında karyelist

Bunu okudunuz mu?

Tedbirler Kanunu: Anayasa Nizamını, millî güvenlik ve huzuru bozan bazı fiiller hakkında Kanun

Tedbirler Kanunu, 5 Mart 1962 tarihinde kabul edilerek  Mart tarihli resmi gazetede yayınlanmıştır.  Yasa, 27 …