Yeni
Ana Sayfa » Hukukbook » Sami Selçuk
Sami Selçuk
Sami Selçuk

Sami Selçuk

Prof. Dr. Sami Selçuk, 1937 tarihinde Konya’nın Taşkent ilçesinde dünyaya gelmiştir. 1955 yılında Konya Lisesini ve 1959’da ise Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirmiştir.

Askerliğine, Ankara Yedek Subay Okulu öğrencisi olarak Kara Kuvvetleri Komutanlığı 5. Bölüğünde başlamış, bakanların ve milletvekillerinin tutukluluklarına tanıklık etmiş, 27 Mayıs Askeri Darbe döneminde Merzifon’da yedek subay olarak tamamlamıştır.  Hukuk öğrencisi olarak Demokrat Parti döneminin ağır anayasa ihlallerine ve darbe döneminin hukuksuzluklarına tanıklık etmiş, “Darbelerden sadece siyasi açıdan değil, ahlak açısından ders alınması gerektiğini düşünüyorum.Türkiye, benim kanaatimce ahlak ahlayışını gözden geçirmeli. 27 Mayıs’ın bana verdiği en kalıcı ders budur.” demiştir.

Askerliğinin ardından Ankara yargıç adayı olarak mesleğe başlamıştır.

1962 – 1972 yıllarında sırasıyla, Sütçüler, Akşehir, Yenice savcılıklarını yürütmüş ve 1972-1982 yılları arasında Yargıtay Cumhuriyet Savcılığı yapmıştır.

1968 olaylarına Fransa’da bulunduğu sırada tanık olmuştur.

1974-75 yıllarında Paris’te mesleki araştırma ve incelemelerde bulunmuş, akademik ve mesleki çalışmalar yapmıştır.

21 Eylül 1982 tarihinde Yargıtay üyeliğine seçilmiş ve 2002’ye kadar üye, daire başkanı ve birinci başkan olarak Yargıtay’da görevler üstlenmiştir.

Selçuk, 21.09.1982 tarihinde Yargıtay Üyeliğine seçilmiş, Yargıtay Büyük Genel Kurulunca 10.07.1990 tarihinde ilk kez, 13.07.1994 tarihinde ikinci kez, 13.07.1998 tarihinde üçüncü kez Yargıtay Dördüncü Ceza Dairesi Başkanlığına seçilmiştir.

Sami Selçuk: Yargı Hep Bağımlı

Yargıtay Büyük Genel Kurulunca 07 Temmuz 1999 tarihinde Yargıtay Birinci Başkanlığına seçilen ve bu görevden 15 Haziran 2002 tarihinde yasal yaş sınırı nedeniyle emekliye ayrılan Selçuk, emeklilik sonrasında  Yargıtay Onursal Başkanı seçilmiştir.

3 Kasım 2002 Türkiye genel seçimlerinde ANAP’tan Ankara 2. bölge 1. sıradan milletvekili adayı olmuş ancak partinin seçim barajın aşamayarak meclis dışı kapması nedeniyle milletvekili seçilememiştir.

Emekliye ayrıldıktan sonra Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nin öğretim üyeleri kadrosuna dahil olmuş, Ceza Hukuku Anabilim Dalı Başkanlığına getirilmiş, Ceza Hukuku ve Ceza Usul Hukuku derslerini vermiştir.

Görevi “Yüksek Sözleşmeci Taraflara, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi yargıcı olarak seçilecek adayların, kriterleri karşılayıp karşılamadığını bildirmek” olan AİHM Danışma Paneli üyeliğine 15 Aralık 2010’da seçilmiş ve 2010-2013 raporunu heyet ile birlikte kaleme almıştır.

Bir süre Kamu Görevlileri Etik Kurulu üyeliği görevini yürütmüştür.

İlk yazıları, 1964 yılında Cumhuriyet ve Milliyet gazetelerinde yer almış, sonraki yıllarda makalelerini Akşam, Adam Sanat, Varlık, Türk Dili, Türkiye Günlüğü, Yeni Türkiye gibi yayın organlarında okuyucuya sunmuştur. Makaleleri son yıllarda Karar Gazetesinde yayınlanmaktadır.  Revue penitentitiare et de droit penal (Paris), Revue de droit penal et de criminologie (Bruxelles), Archivio penale (Milano), Cuadernos de politica criminal (Madrid) dergilerde yayımlanmıştır. 1990’lı yıllara kaleme aldığı denemeleri Adam Sanat dergisinde yayımlanmış, bu yazıları daha sonra kitaba dönüşmüştür. Ayrıca, felsefe, hukuk, yargı sistemi, dil, laiklik, demokrasi, Atatürkçülük gibi konulara ilişkin olarak Türkçe ve yabancı dillerde yayınlanmış denemeleri ile çok sayıda söyleşisi bulunmaktadır.

Akademik Kariyeri

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesindeki yüksek lisans eğitiminden sonra doktora eğitimini “Dolandırıcılık: Dolandırıcılık: Evrimi, Suç genel kuramı içindeki yeri” başlığı altındaki tezini 6 Mayıs 1982’de jüri önünde savunarak tamamlamıştır. Doktora tezi daha sonra kitap olarak basılmış, dolandırıcılık suçu kapsamında yazılan yüksek lisans ve doktora tezleri ile birçok bilimsel makale tarafından yapılmıştır.

1986 yılında doçent, 2006 yılında profesör olmuştur. Ankara Üniversitesinde tamamlamıştır. 2004 yılında Bilkent Üniversitesi’ne katılan Selçuk, Ceza Hukuku ve Ceza Muhakemesi Hukuku derslerini vermektedir. Selçuk, felsefe, sosyoloji ve siyaset bilimine yoğun ilgi göstermekte; Fransızca ve İtalyanca bilmektedir.

1999 yılında Yargıtay’da yaptığı Adli Yıl Açılış Töreni konuşması uzun yıllar gündemde kalmıştır. Doç.Dr. Ibrahim Ethem BİLİCİ tarafından yazılan yüksek lisans tezi “Sami Selçuk Örneğiyle Haberde Objektiflik: Adli Yıl Açış Konuşmasının Basında Yansımalarının İncelenmesi – News objectivity with the sample of Sami Selçuk” başlığı ile Selçuk Üniversitesi tarafından onaylanmıştır.  Konuşma ayrıca e-kitap ve basılı kitap olarak yayınlanmıştır.

Selçuk’un Cumhuriyet Hak Partisi Bilim Yönetim Kültür Platformu Başkanlığı için hazırlamış olduğu ve “16 Nisan 2017 Halkoylamasına İlişkin Bilimsel Görüş” adıyla yazdığı eser dört yabancı dilde basılmıştır. Selçuk ayrıca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) sunulan uzman görüşünde, YSK’nin mühürsüz zarflarla veya “Evet” mührüyle kullanılan oyların geçerli sayılmasına ilişkin kararının “yok” hükmünde olduğunu açıklamıştır. 

Yaşamı boyunca Hukuk Devleti kavramı yerine Hukukun Üstünlüğü kavramının yerleşmesi gerektiğini savunmuştur.

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab
Eserleri 

Kendini Tüketen Hukukun Dramı

Cesare Beccaria’dan Çeviri : “Suçlar ve Cezalar Hakkında”, (Ankara, 2004 )

Dreyfus Davası – Dünyaca Unutulamayan Yargılama Yanılgısı

Suçlar ve Cezalar Hakkında

“Suçlar ve Cezalar Hakkında kitabıyla ceza hukuku alanında bir çığır açan Beccaria şöyle diyor: “Bir cezanın, bir ya da birden çok kişi tarafından bir yurttaşa karşı uygulanan kaba bir güç, şiddet olmaması ve sayılmaması için, her şeyden önce kesinlikle herkese açık, çabuk, kaçınılmaz, belli koşullarda olabilir yaptırımların en ılımlısı ve en azı, suçların ağırlığıyla orantılı ve yasalar tarafından belirlenmiş bulunması zorunludur.”

Türk hukukçusu, Beccaria’nın Suçlar ve Cezalar Hakkında adlı anıt yapıtını her zaman kolayca ulaşabileceği bir yerde, hatta elinin altında bulundurmalıdır. Tıpkı bir sözlük gibi, bir ceza yasası  gibi… Çünkü bu yapıt, ceza yasalarının bir ilkeler sözlüğüdür. Hem de vazgeçilmez bir sözlüğü… O açıdan, tarihin dışına düşmüş Türk hukukçusu onun içine girmeli, gerçekleri oradan görmeli ve uzun uzun düşünmelidir. Kim ki bunu yapar, ceza hukukuyla buluştuğunu değil, onu yeniden keşfettiğini görür.”

Toplumsal Savunma İlkeleri (Çeviri) -Filippo Gramatica

“İkimizden kim haklıdır? Bireyin başını kesen (ya da onu kurşuna dizen) siz mi, yoksa ondan iyi bir yurtaş yapan biz mi? Toplumsal savunma toplumsal adalettir. Zaten onun yargısal uygulanması toplumsal adaletin adaleti olacaktır. Filippo GRAMATICAGramatica’nın birincil öğretisi, suç, suçlu, ceza terim ve kavramlarının kendilerini bile yadsır. Demek, önünde sonunda yalnızca kişinin işleyebileceği ve yasaca cinayet ya da cürüm (cünha) diye nitelendirilen davranışa bağlanmaksızın, bireyi korumak ve hatta iyileştirip düzeltmek kaygısını taşıyan bir toplumsal savunma hukukunu, geleneksel ceza hukukunun yerine geçirmek söz konusu. Marc ANCEL

Gramatica, suçtan sorumluluğa, cezadan cezaevine, suçun kurucu öğelerinden önkoşullarına, suça kalkışmadan suça katılmaya, işlenemez suçtan varsayılan suça değin, suç hukukunun en eski ve en köklü kavramlarına, ilkelerine, kurumlarına karşı başkaldıran bir dizge öneriyor. Gerekçeleri ise çarpıcı ve düşündürücü. Ben de Türk insanının, özellikle hukukçusunun yerleşik görüşleri sorgulaması için çevirdim bu yapıtı. Sami SELÇUK

“Dolandırıcılık” (İstanbul, 1982 )
Yasa Yayınları Bilim Bilgi dizisi serisinde 1982 yılında basılmıştır. Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktorasını tamamlayan Selçuk’un doktora tezinin kitap olarak basılı halidir. Kitap, tez başlığındaki gibi dolandırıcılık suçunun evrimini ve suç genel kuramı içindeki yerini açıklamaktadır. 
Dolandırıcılık Cürmünün Kimi Suçlardan Ayrımı ve Çeklerle İlgili Suçlar (Ankara, 1986 ) 
Kitap 1986 yılında Ankara: Kadıoğlu Matbaası tarafından basılmıştır. Dolandırıcılık konusunu bilimsel açıdan inceleyen bu kitap, uzman bir kalemden çıkmış titiz bir çalışmadır. Kitabın konu başlıkları; “Dolandırıcılık Cürmünün Kimi Malvarlığına Karşı Suçlardan Ayrımı”, “Dolandırıcılık Cürmünün Kimi Benzer Suçlardan Ayrımı”, “Çeklerle İlgili Suçlar” ve “Konuyla İlgili Yargıtay Kararları” şeklindedir. 
Suç Genel Kuramı (Ankara: Seçkin Yayıncılık, 2021)

Kitabın Takdimi: “Nasıl Arşimet, “bana bir dayanak noktası verin, dünyayı yerinden oynatayım” demiş ve bu deyiş üzerine Kartezyen düşünürlerce Descartes’ın “düşünüyorum, öyleyse varım” (cogito, ergo sum) sözleri akılcı felsefenin “Arşimet noktası” olarak ele alınmışsa, “davranış” gerçeği de suç olgusunun ve kuramının Arşimet noktası ve “çekirdeği”dir. Yeter ki, bu davranış, insanın içi dünyasında kalmasın, dış dünyaya yansısın. Bu yüzden suç hukuku açısından suç işleyen insanın en iyi tanımını kanımızca André Malraux (1901-1976) yapmıştır: “İnsan, yaptığıdır”. Dolayısıyla suç hukukunda “davranış” kavramının özüne girebilen, hem suç, hem de insan gerçeğini çok iyi algılayıp değerlendirir.”

Konu Başlıkları: “Haksız Davranış Olarak Suçun Hukuksal Yapısı ve İncelenmesi”, “Davranış” (Davranış) Kavramının Önemi ve İşlevleriDavranış Kuramları”, “Davranış Kavramı Hakkındaki Görüşümüz ve Suç Genel Kuramına İlişkin Önerimiz”

Karşıoylarım (Hukukumuzda Tartışılan Hükümler ve İçtihatlar)

“Karşıoylarım”; ezberlenmiş kabullere, düşünmeden, sorgulamadan teslim olmaya onurlu bir direniş, çoğunluğa uymanın kolaycılığına karşı entelektüel bir duruş, hukukun, kural ve kavramlarıyla evrensel dünyanın ortak malı olduğu hatırlatmasıyla, bunların gelişigüzel kullanılamayacağına dair uyarı, hukukun, insan onurunu koruyan kurum olduğu için kutsal olduğunu haykıran çığlık ve nihayet her geçen gün Batılı özünden fedakârlığa zorlanarak başkalaştırılmasına, ayrı bir dünyanın anlaşılmaz dili haline getirilmesine yakılan ağıttır. “Karşıoylarım”, Atatürk’ün hukuk devrimi ile yerleştirmek istediği çağcıl hukuk anlayışının, bir türlü adli sisteme egemen olamayışına, hukukun yetersizlerin elinde dogmatik kalıbına sıkışıp kalmasına itirazdır. Okuyucunun ve araştırmacıların karşıoy yazılarına daha kolay ulaşmaları için karşıoy yazıları, konularına göre üst başlıklar altında toplanmış. Çalışma karşıoy yazılarının üzerine kurulduğu için, şüphesiz ki öne çıkan unsur karşıoy yazıları olmuş. Bu açıdan karşıoy yazıları Yargıtay kararları ile karşıoy yazılarının konuları özetlenirken birbirini karşılayacak şekilde düzenlenmiş. Bazı durumlarda karşıoy yazıları, kararların içeriğini aşmış, farklı konulara da temas etmiştir. Bu gibi durumlarda karşıoy yazıları temas ettiği asıl konu altında toplanmış, konu başlığına yazılamayan içerik zenginliği ve konu ayrılığı, çalışmanın sonuna konulan kavram arama cetveli ile giderilmeye çalışılmış.”
“Hukuki Tanıda Yanılgı “Onanan Balyoz Kararları”, (2013, Ankara)
Kitap, “yargıcın Bağımsızlığı ve Yansızlığı”, “Hükümeti Ortadan Kaldırmaya ya da Görevini Engellemeye Kalkışma Suçu”, “Balyoz Davası 1: Yanlış Duruşlar”, “”Balyoz Davası 2: yanlış Yargılama”, “Balyoz Davası 3: Yanlış Biçem, Onanan Kararlarda Yanlış Tanı” ve “Sonuç ve Çağrı” bölümlerinden oluşmaktadır.
Kitabın Arka Kapak Yazısı: “En kapsayıcı anlamda adli yanılgılar … hukukun eyleme verdiği hukuki adlandırmanın (nomen juris) yanlış olmasından kaynaklanır. Bunun için ceza yasalarının elinde caydırıcı bir önlem yoktur. Olamaz da. Çünkü yanılgının kaynağı, yargıçların hukuk bilgisiyle ilgilidir ve bu yanılgıda sorumluluk artık bütünüyle yargıçların omuzlarındadır. Bu nedenle bunlara tanıda hukuki yanılgı demek, belki de daha yerindedir. Balyoz Davasıyla ilgili onama kararlarında yaşanan özellikle budur.”
“İnsan hak ve özgürlüklerinin var olma koşulları, insanın insan olarak doğmuş olmasından, yani kendisinden kaynaklanır; asla devletle birlikte doğmaz. Devletin bu hak ve özgürlükleri geçerli ya da geçersiz kılmak diye bir yetkisi yoktur. Olamaz da. Devletin görevi, bu hak ve özgürlükler ile insana ilişkin ve insanın yarattığı değerleri korumak, insanları mutlu kılmak, başkalarından ve doğadan gelecek tehlikelere karşı korumak, insanların korkusuz yaşamalarını sağlamaktır (Anayasa, m.5). Devletin insanlar tarafından yaratılmasının ve var kılınmasının nedeni budur. Özetle ve özellikle çağcıl demokratik devlet, varlıkbilimsel (ontolojik) açıdan, tüzel bir kişiliktir; metafizik bir kişilik ve soyut bir baskı aygıtı değildir. Bu doğrular, Şeyh Edebali’nin özdeyişinde yetkin biçimde özetlenmiştir: “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın!”
Fenomenoloi ve Hukuk
“Hukuk denilince hiç kuşkusuz herkesin aklına, ahlak gibi, insan ilişkilerini düzenleyen toplumsal bir fenomen gelecektir. İşte tarihin hemen her döneminde düşünen insan, bu feno-menin özüne eğilmek gereğini duymuştur. Elinizdeki kitap, bu soruna eğilme serüveninin kısa bir özetidir. O zaman, ister istemez, insanın karşısına “bu öze eğilmenin yöntemi nasıl olmalıdır?” sorunu çıkacaktır. İşte bu sorunun yanıtını da fenomenlerin özüne eğilen fenomenoloji vermektedir.”

Fenomenoloji: Alman filozof Edmund Husserl tarafından yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde kurulan bir felsefe akımıdır. Felsefeciler tarafından bir metodoloji ve yöntem olarak tarif edilmekte; kavramlar ve kategoriler geliştirerek özgün bir felsefe akımı meydana getirdiği kabul görmektedir. Husserl, metafizik yerine somut yaşamı kriter olarak öne sürmüş, tıkanmış olan felsefeye yeni bir başlangıç yapmak istemiş; fenomeni, yani dolaysız olarak var olanı betimlemeye dayanan bir yöntem geliştirmiş, bu yöntem üzerinden kavramlar ve kategoriler oluşturarak özgün bir felsefe akımı yaratmıştır.”

Yıllarını hukuka adayarak, bu uğurda ömür eskiten kıdemli hukukçulardan biri olarak meslektaşlarıma şunları duyurmak isterim: Mevlana’nın dediği gibi, yazarken eli görmeyen kişi, kalemin hareketinin nasıl kalemden kaynaklandığını sanıyorsa, gölge oyununda Hacivat ile Karagöz’ü seyreden, nasıl asıl kişinin perde arkasındaki insan olduğunu görmüyorsa, sokaktaki insan da, hukuku uygularken düşleyen değil, düşünen insan olarak hukukçunun hukuk mantığı, adalet dürtüsü ve kaygısıyla karar vermek durumunda olduğunu çoğu kez bilmez, bilemez. Bu yüzden de onu hukuktan soyutlanmış kendi mantığıyla yargılar. Hukukçu bu türden mantıktan ve yargılardan uzak durmak, kaçınmak zorundadır. Ancak unutulmamalıdır ki, hukuku bilmeyen birisi ile salt kendisinden öncekilere öykünerek hukuku uygulayan birisi arasında asla bir başkalık yoktur. Olamaz da. Çünkü her iki anlayış ve uygulama, aslında ilkin tembelliğe, daha sonra da bir çürümüşlüğe eğilim bulunduğunu göstermektedir. Bu nedenle her hukukçu, kendinden öncekilerin işlemlerini hukuk biliminin ışığında irdeleyerek uygulama yapmak zorundadır. Prof. Dr. Sami Selçuk
Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri Suçbilim, GİRİŞ- Birinci Kitap

“Dış dünyanın insana sunduğu olaylar ve nesneler geçidi, özneldir; dolayısıyla yetersiz, eksik, önyargılı, belirsiz ve şaşırtıcı sonuçlara gebe kaba, sığ ve yüzeysel bir bilgidir. Comte’un anlatımıyla tanrıbilimsel (teolojik), metafizik evrelerden bilimsel evreye geçiş, temellerini Eski Yunan mucizesinde bulur ve uzun bir sürecin sonucudur. Bu yüzden bilim ve/ya felsefe, sürekli bir arayışın ve değerlendir¬menin içinde olmuş; sürgit “doğru”nun ve “ger¬çe(kli)ğin ardından koşmuş; sorgulayıcı, düşünümlü olmuştur.”  “Bilim, insanın gönencini sağlamak için yapılmış bir reçeteler bütününden büsbütün başka bir şeydir. Bilim, her şeyden önce doğruyu, gerçeği bulma istencidir, isteğidir.” Her ikisinin de amacı, biyo-psişik bir bütün ve yeteneklerle donatılmış olan insanı kuşatan olguları, fenomenleri, varlıkları açıklamak ve insana iyi, yetkin bir yaşam sunmaktır. Ancak bu ortak amaç, bilim ve felsefenin, var olanı çeşitli alanlara bölerek aralarında bir işbölümü yapmalarını engellemez. Bu işbölümüyle birlikte bilim ve felsefe, birbirinden ayrılmaya, böylelikle başkalıklar yaşanmaya başlar.” Sami Selçuk

“Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri adlı bu yapıt beş kitaptan oluşmaktadır. Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri – Giriş adını taşıyan elinizdeki ilk kitapta, suç hukukunun varlık nedeni ve bilim dünyasındaki yeri üzerinde durulmaktadır. Suçbilim başlığını taşıyan ikinci kitapta suçun başlıca nedenleri; üçüncü kitapta suçları önlemek için başvurulan yöntemler, yani suç politikası; dördüncü kitapta suç olgusuna yaklaşımlar ve suç genel kuramı; beşinci ve son kitapta ise, suç yargılama süreci hukuku ele alınmaktadır.”

Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri, Suç Olgusuna Yaklaşımlar ve Suç Genel Kuramı (İmge, 2022, Ankara) * İkinci Kitap

“Suça karşı tepkiler, devlet ve özellikle de Aydınlanma öncesi içgüdüsel ve abartılı iken daha sonra örgütlü ve ölçülü olmaya başlamıştır. Sorumluluk, önceleri nesnel ve ortaklaşa iken sonraları bireysel ve öznel olmaya başlamış, ceza bedensel olmaktan çıkıp özgürlüğü bağlayıcı ve/ya da malvarlığına yönelik olmaya başlamıştır. Barbar dönemlerin insana özgü öç anlayışına dayanan suç hukukundan dinsel dönemlerin suç hukukuna gelinmiş, daha sonraları ise, siyasal bir yaklaşımla suç siyaseti belirlenmeye başlanmıştır. Bu nedenle Ihering’in “Cezanın tarihi sürekli kaldırmanın tarihidir” sözü bir bakıma doğrudur. Ancak, son dönemlerdeki yaptırımların çeşitleri karşısında bu ünlü söz adeta yalanlanmaktadır. Suç hukuku, toplumsal yapıyı ve ona rengini veren düşünceleri yansıtır. Yapı değiştikçe, suç hukuku da değişmektedir. Öte yandan suçluluk, uygarlık düzeyiyle yakından ilgilidir.” Sami Selçuk

“Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri adlı bu yapıt beş kitaptan oluşmaktadır. Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri – Giriş adını taşıyan ilk kitapta, suç hukukunun varlık nedeni ve bilim dünyasındaki yeri üzerinde durulmaktadır. Suçbilim başlığını taşıyan elinizdeki ikinci kitapta suçun başlıca nedenleri; üçüncü kitapta suçları önlemek için başvurulan yöntemler, yani suç politikası; dördüncü kitapta suç olgusuna yaklaşımlar ve suç genel kuramı; beşinci ve son kitapta ise, suç yargılama süreci hukuku ele alınmaktadır.”

 

Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri Suç Politikası – Üçüncü Kitap 

“Suçluluğa karşı izlenecek politika konusunda son sözlerimiz şunlardır: Günümüzde de elbette “suç, sorundur. Ceza çözümdür. Ancak ceza verildiği zaman bir soruna dönüşmektedir.” (Didier Passion). Özellikle de özgürlüğün gereksiz yere ortadan kaldırılması durumunda bu sorunun dayanılamaz bir acıya dönüşeceği unutulmamalıdır. Bu yüzden vaktiyle Chataubriand, “özgürlük yoksa, dün¬yada hiçbir şey yoktur” demişti. Hiç kimseyi ötekileştirmeyen ve herkese ahlaka dayanan hakça bir demokratik düzende ve en gerçek yol gösterici olan bilimin ışığında suç ve suçlulukla savaşılacak ve savaşı kesinlikle demokratik düzen ve bilim kazacaktır. Yeter ki buna inanalım.” Sami Selçuk

“Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri adlı bu yapıt beş kitaptan oluşmaktadır. Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri – Giriş adını taşıyan ilk kitapta, suç hukukunun varlık nedeni ve bilim dünyasındaki yeri üzerinde durulmaktadır. Suçbilim başlığını taşıyan ikinci kitapta suçun başlıca nedenleri; elinizdeki üçüncü kitapta suçları önlemek için başvurulan yöntemler, yani suç politikası; dördüncü kitapta suç olgusuna yaklaşımlar ve suç genel kuramı; beşinci ve son kitapta ise, suç yargılama süreci hukuku ele alınmaktadır.”

Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri, Suç Olgusuna Yaklaşımlar ve Suç Genel Kuramı (İmge, 2022, Ankara) – Dördüncü Kitap

“Suç hukukunda “hiç kimse düşüncesinden (cogito) dolayı cezalandırılamaz” (cogitationis poenam nemo patitur). Kısaca, hiç kimse ve hiçbir güç, bu arada hukuk, insanın beyninin ve yüreğinin içine giremez. Ulpianus’un bu ilkesi iki bin yılını doldurmuştur. Bu yüzden uygar dünyada suç ve suç yargılama hukukunun “cogito alanı”yla asla ilgilenmediği, pozitivistlerin de aynı görüşte olduğu, Eski TCY’nin kaynağı olan 1889 tarihli İtalyan CY’nin 1887 Zanardelli Raporu’nda suç hukukunun insanların iç dünyalarıyla uğraşmadığı vurgulanarak belirtilmiştir. Bu konu, günümüzde özünde suç hukukunun sıradan bir konusudur. Çünkü çağcıl suç hukuku, “fiil suç hukuku”dur, Hitler’in Nazi Almanyası’nda ve Stalin’in Komünist Rusyası’nda görülen “fail ceza hukuku” değildir.”  Sami Selçuk

Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri adlı bu yapıt beş kitaptan oluşmaktadır. Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri – Giriş adını taşıyan ilk kitapta, suç hukukunun varlık nedeni ve bilim dünyasındaki yeri üzerinde durulmaktadır. Suçbilim başlığını taşıyan ikinci kitapta suçun başlıca nedenleri; üçüncü kitapta suçları önlemek için başvurulan yöntemler, yani suç politikası; elinizdeki dördüncü kitapta suç olgusuna yaklaşımlar ve suç genel kuramı; beşinci ve son kitapta ise, suç yargılama süreci hukuku ele alınmaktadır.”

Suç Hukuku Dogmatiği ve-ya Grameri Suç Yargılama Süreci Hukuku – Beşinci Kitap

“İnsanlar arası ilişkileri düzenleyen bütün hukuk dalları gibi suç yargılama süreci hukuku da, hukukun önemli bir dalı, özellikle de yargılama süreci hukuklarının kendine özgü nitelikler sergileyen bir “kipi”dir. Gerçekten suç yargılama süreci hukuk dalı, temelleri ayrıntılarıyla görüleceği üzere, bütün yargılama süreci hukuku dalları içinde daha önce yaşanmış tarihsel gerçeği, olabildiğince canlı biçim¬de yeniden yaşatarak, bir başka anlatımla, yargıçlara somut (maddi) gerçeği yaşatarak doğruya yaslanan yargı kurmayı amaçladığı, kısa erimdeki amacı bu olduğu için tam anlamıyla bir hukuk algoritmasıdır. Suç yargılama süreci hukukunun kısa erimdeki amacı, budur.”  Sami Selçuk

“Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri adlı bu yapıt beş kitaptan oluşmaktadır. Suç Hukuku Dogmatiği ve/ya Grameri – Giriş adını taşıyan ilk kitapta, suç hukukunun varlık nedeni ve bilim dünyasındaki yeri üzerinde durulmaktadır. Suçbilim başlığını taşıyan ikinci kitapta suçun başlıca nedenleri; üçüncü kitapta suçları önlemek için başvurulan yöntemler, yani suç politikası; dördüncü kitapta suç olgusuna yaklaşımlar ve suç genel kuramı; elinizdeki beşinci ve son kitapta ise, suç yargılama süreci hukuku ele alınmaktadır.”

Suç Yargılama Süreci Hukuku;Dogmatiği ve/ya Grameri (2022, İmge, Ankara)

“Atatürk, istediği kadar “Yaşamda en doğru yol gösterici bilimdir” desin, bu özdeyiş, ne denli üniversitelerin duvarlarına kazınırsa kazınsın, oralarda bir süs bitkisi işlevini üstlenecek; yerini “bilim başka, uygulama başka” önyargısına, daha doğrusu saçmalığına, safsatasına bırakacak; beyinlere kaskatı yerleşen bu safsata da yükselme kaygısıyla ikonlaşıp yaygınlaşarak herkesi tutsak kılacaktı. Türk insanının, Türk hukukçusunun sorunu, hastalığın virüsü işte buydu: “Bu yapılan doğru mu?” sorusunu sormaksızın, yaşananları sorgulamaksızın kendisinden öncekilere öykünmek, onları taklit etmek! Elbette kolaycılık olmasının da ötesinde bir hastalıktı bu. Kanımca da, “eleştirel düşünme”yi ve “eleştirel yaklaşım”ı, sorgulamayı dışlayan öğretim dizgemizin (sistem) bunda büyük payı vardı. Öyle ya, yasalar ve fakültelerde okutulan bilgiler hiç uygulanmayacaksa, neden bu bilim yuvaları açılmışlardı; oralarda dört yıl süreyle çoğu beş yüz sayfayı aşan ders kitapları niçin okutuluyordu? Öte yandan bakıyorsunuz, bu ülkede Atatürk’ü gerçekten hemen herkes seviyordu. Öyleyse onun değişmez hedefini kavrayanlar neden bu denli çok azdı!? Hukuk devrimi, çağ atlamanın, Atatürk’ün Tevfik Fikret’ten alarak dile getirdiği “fikri hür, irfanı hür, vicdanı hür” kuşaklar yetiştirmenin en iyi ve vazgeçilemez bir yoludur. Bunun için de bilimsel yöntemle yola çıkarak ilkin yargılama süreci hukukları dogmatiğinden; özellikle de bu dalların en önemli aşaması olan “duruşma”dan başlayarak bilimsel yolu izlemeliyiz.”

Ahlak ve Suç Hukuku (İmge, 2023, Ankara)

“Yasa dışı olabilirsiniz, Ancak İnsanlık dışı değilsiniz.” Nitekim bu ahlak anlayışı İkinci Dünya savaşı sonrası hukuka da yansımıştır. Gerçekten Alman hukuk felsefecisi Gustav Lambert Radbruch’a göre, eğer bir hukuk düzgüsü (norm) adalet ve / ya ahlak anlayışına katlanılamaz biçimde ters dü-şüyorsa, yargıç onu uygulamayacak; adalete, ahlaka, dolayı-sıyla olması gereken hukuka uygun düzgüyü uygulayacaktır.

“Radbruch formülü” diye anılan bu yaklaşım, yazılı hukukun buyruğuna bireyin kendi hukuk ve adalet duygusunu kurban etmesinin saçmalığını vurgulamakta; yargıca yazılı hukuku bağlı kalmanın olası trajedisini önlemenin yolunu göstermek-tedir. Yirmi birinci yüzyılda insanın ötekileştirilmesi artık yadırganmaktadır. Ülkemizde sokaktaki insanımızdan devletin en yukarı katında yer alanlar, bu evrimi iyi değerlendirmeli…”

Toplu Mahkemede Görüşme İlkeleri ve Oylama Yöntemi (İmge, 2023)

Elinizdeki kitapçık, bildiğimce ilk kez 1982 yılında Yargıtay Ceza Genel Kurulunun gündemine gelen çok yargıçlı mahkemelerde görüşmelerin ve oylamaların nasıl yapılacağı sorunuyla ilgilidir. Yaptığım araştırmalar, ülkemizde öğretinin bu konuya yeterince eğilmediğini, uygulamanın ise, kurulan yargıların sonuçlarını geçersiz kılacak derecede yanlış olduğunu göstermiştir. “Ülkemizde görüşme ve oylama konularının, ilkelerinin hukuk mantığı çerçevesinde doğru anlaşıldığını ve uygulandığını söylemek olanaksızdır. Her şeyden önce uygulamada çoğu zaman seçenekli ve toptan (cumulatif) sorular sorulamayacağı kuralına hiç uyulmamış; dolayısıyla toptan sorular sorularak kararlar verilmiştir. Üzülerek belirtelim ki, bütün bu kararlar “kesin hiçlik” (mutlak butlan) yaptırımıyla sakat ve hükümsüzdür.”

“Temyiz incelemesinde asıl olan, “eyleme ilişkin sorun” ile “hukuka ilişkin sorun” ayrımıdır. Çünkü bu ayrım, şu sonucu zorlamaktadır: Duruşma yapmadıkları için “Yargıtay üyeleri, davanın (esasın) değil, yalnızca kurulan hükmün yargıcıdırlar.”
Bu yüzden temyiz denetiminin özeti şudur:
“1- Yargıtay, olayların / eylemlerin kanıtlanması (sübutu) işlemini, olmazsa olmaz ilkelerine göre duruşma yapan ilk mahkemenin elinden hiçbir zaman, hiçbir gerekçe ve bahaneyle alamaz; bu sorunları ilk mahkemenin yerine geçerek çözemez.
2- Yargıtay, yasanın yorumu, belirlenip benimsenen olayların /eylemlerin nitelendirilmesi (hukuksal tanı ve adlandırma) konusunda ise, son sözü söyler.”
1999-2000 ADLİ YILI AÇIŞ KONUŞMASI (YAGITAY BİRİNCİ BAŞKANI DOÇ. DR. SAMİ SELÇUK)

“İçleri boşaltılmamış, sulandırılmamış evrensel kavramlarla düşünen ve üreten; dünyanın kıyısında köşesinde değil, odağında yer alan; tarihe maruz kalan değil, tarih yapan, çağın ruhuna denk düşen bir Türkiye istiyorum.

Uygar yüzlü, ışıyan Atatürk’ü ve sonluluk değil, sonsuzluk olan, 1930’lara mıhlanan değil, bilimin ışığında geleceğe gelecekler üreten Atatürkçülüğü geri istiyorum.

Düşük yoğunluklu, yozlaşmış, büyük ağabeylerin vesayetindeki icazetli demokrasiyi reddediyorum. Eşit bireylerden oluşmuş özgür halkın, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetimi anlamında çıtası en yüksek demokrasiyi istiyorum.

Demokrasinin yönettiği düşünceler ve inançlar Cumhuriyetimi geri istiyorum.

Yaşamın ve barışın vazgeçilmez gerekçesi olarak, dokuları örselenmemiş, kendisini dengeleyen bir doğa; kılcal damarları çoğulculukla beslenen ve kendini geliştiren bir toplum istiyorum.
Çoğulculuğun doğal sonucu olarak, din ve devletin karşılıklı bağımsızlığı ilkesine yaslanan, barışçı, kırılmalara uğramamış, özürsüz ve ödünsüz laikliği geri istiyorum.
Düşünceleri, inançları yasaklamayan, yalnızca barış içinde tartıştırıp yarıştıran, adalet imbiğinden geçmiş ve insanları özgürleştiren bir hukuk; böyle bir hukukun egemenliğinde, düşünce ve inançlara eşit uzaklıkta, karar süreçlerine kattığı halkına güvenen, yansız ve meşruluğunu hukuktan alan güçlü bir devlet istiyorum.
Böyle bir devletin; devletlerin özgür birey ve halk için olduğu anlayışını temel alan, insanların evrensel ahlak kodu sayılan hak ve özgürlükleri gerçekleştirmeyi kaygı edinen, gözeneklerine değin içselleştirdiği hukukun üstünlüğü omurgasıyla ayakta duran bir anayasayla örgütlenmesini istiyorum.
Hukuku değil, devleti koruma kaygısıyla Memurin Muhakematı Kanunu gibi yasaların destekçisi sözde anayasa metinlerinin çağcıl bir ülkede yeri olmadığını özellikle vurguluyorum.
Sığlaşan hukuktaki her yanlışın patlamaya hazır bir krater olduğu bilinciyle; her aileyi yargısallaştıran ve devleti bireylerle sürtüştüren çarpık hukukun ürettiği davalar yığınının fay hattındaki hukuk göçüğünden insanımın kurtarılmasını, yazılı hukukun değiştirilmesini, “dura dura bayatlayan adalet” (B. Brecht) yüzünden umudunu mafyaya bağlayanların “makûs talih”lerinin yenilmesini istiyorum.
Özlenen hukuku yaşama geçirmenin önkoşullarını yaratabilmek için, hukukun biricik yorumcusu ve sözcüsü yargı erkinin öbür erklerden bağımsız olmasını, özellikle yürütmenin kuşatma harekâtını yarmasını; devleti ve demokrasiyi meşrulaştıran yargı gücünün yasama ve yürütme güçleriyle maddi ve manevi bütün alanlarda eşit kılınmasını istiyorum.”
Hukuk Dünyasında Doğmayan Halk Oylaması

Eğer ben bir hukukçuysam, ilkin yalın ve “genel” bir uyarıda bulunmak zorundayım. Devlet hukuka dayanmazsa, insanı köleleştirmeye yönelir, hızla yaşlanır (progeria) ve ölümcül “devlet yetmezliği” hastalığına yakalanır. Böyle bir devleti ayakta tutan biricik güç, artık kaba güçtür. Kaba güç ile meşruluk arasındaki ilişki ters orantılıdır. Kaba güç arttıkça meşruluk azalır ve gittikçe yok olur, devleti de tüketir. Çünkü kaba güç, ölümcüldür. Buna karşılık devlet, eğer biricik efendi olarak gerçekten yalnızca ve yalnızca hukuku tanımış, hukukun üstün olduğunu içselleştirmişse, o ülkede her insan özgürdür; devlet bireylere hiçbir görüşü ve inancı dayatmaz, dayatamaz. Hukuksal ve ölçülü güç ile meşruluk arasındaki ilişki her zaman doğru orantılıdır.  Bu nedenlerle demokraside devletin dokunduğu her şey hukuka dönüşür. Demokraside “çok hukuk, az devlet” ilkesi, devletin meşruluğunun, dolayısıyla gücünün temelidir. Bu temelde gelişen meşruluk kat-sayısı arttıkça devlet güç ve güven kazanır, devleşir. Hukukçu, hukuka boyun eğmek, bir başka anlatımla yasalardaki soyut hukuk düzgülerinin somut olayda nasıl uygulanacağı konusunda “hu-kukun dediğini söylemek” (juris dictio), dile getirmek zorundadır. Hukukçu, siyasal eğilimlere, ideolojilere, duygulara göre değil, ne pahasına olursa olsun, yalnızca hukuka göre görüş belirtir. Özellikle de yargıç, kendi ya da şunun bunun davasının sözcüsü değil, salt hukukun sözcüsüdür.  Ben de bunu yapmaya çalıştım. Prof. Dr. iur. Sami SELÇUK

Yaptırımı (Cezayı) ve Sonuçlarını Ağırlaştıramama Kuralı

“2004/5271 sayılı Yeni Ceza Yargılama Yasası’nın istinaf, temyiz, yasa yararına bozma ve yargılamanın yenilenmesi (m. 283, 307/4, 309/4-b, 323/2) yollarında benimsenen ve yaygın anlatımıyla “aleyhe bozma yasağı kuralı”, kişisel görüşümüze göre “yaptırımı (cezayı) ve sonuçlarını ağırlaştıramama kuralı” denilen konu üzerine yaptığımız incelemenin üzerinden üç yıl geçmiştir. Bu arada yeni incelemeler ve Yargıtay kararlarıyla konu zenginleştirilmiştir. İncelememizde Türk yargısının “yaptırımı (cezayı) ve sonuçlarını ağırlaştıramama kuralı”nı algılamasında ve kurala yaklaşımında, dolayısıyla uygulamada sorunlar yaşandığı, köklü değişikliklere gereksinme olduğu sonucuna ulaşılmıştı. O incelmede hukuk uygulamasının sağlıklı olarak olabilmesi için özellikle şu görüşlere yer verilmişti: 1-Kural, 1929 yılından bu yana dayanılan “kazanılmış hak” görüşünden arındırılmalıdır.  2-Kuralın yanılgıya yaslanan bir lütuf, atıfet, iyilik, bağışlama olduğu, bu yüzden genişletilmemesi gerektiği anlayışı bir yana bırakılmalıdır. 3-Kural, sanık/hükümlü yararına düzenlenmiş bir kurum bulunduğu için sanık/hükümlü aleyhine yorumlanamayacaktır.

Elbette bunlara kimi koşullar da eklenmişti. Bu koşulların ne denli gerçekleştiğini, elbette kitapta yansıtılan kuramsal ve yargısal görüşleri inceleyen okurlar değerlendireceklerdir. Kitap, benim incelememe çok değerli meslektaşım sayın Prof. Dr. Ali Rıza Çınar’ın bilimsel incelemesi de eklenerek ve bir bütün olarak meslektaşlarımızın değerlendirmesine sunulmuştur. Yapıt, Yargıtayın son kararları ile de zenginleştirilmiştir. Bu kararların bulunmasında, özetlenmesinde, ayrıma tabi tutulmasında emek, bütünüyle Sayın Çınar’ındır. “

“Temsili ve Katılımcı Demokrasinin Kökeni  (İstanbul, 1987 )
Temsili ve Katılımcı Demokrasinin Kökeni, Sami Selçuk tarafından kaleme alınmıştır. Kitap 1987 yılında Çağdaş Kitap tarafından [İstanbul] yayınlanmıştır.
“Çürütmeler”, (İstanbul, 1990

Çeşitli gazete ve dergilerde Atatürkçülük, dil, hukuk ve benzeri konular üzerine zaman zaman yazdığım yazıları bu kitapta topladım; adına da “Çürütmeler” dedim. Bu adlandırma ilk bakışta iddialı görülebilir. Ama aslında, kitap okunduğunda görüleceği gibi, hiç de öyle değildir. Çünkü, hem içerik, hem de konu açısından sınırlı dört yazının ortak başlığıdır bu ad. (Sunuş´tan)

Çürütmeler, Sami Selçuk tarafından kaleme alındıktan sonra ilk olarak 1990 yılında Tekin Yayınevi tarafından [İstanbul] yayınlanmıştır.

“Önce Dil”, (Ankara, 1993 İstanbul, 2009 )

Konfüçyüs’e sordular: “Bir ülkeyi yönetmeye çağrılsaydınız yapacağınız ilk iş ne olurdu?” Büyük düşünür şöyle yanıtladı: “Hiç kuşkusuz, dili gözden geçirmekle işe başlardım. Dil kusurlu olursa, sözcükler düşünceyi iyi anlatamaz. Düşünce iyi anlatılamazsa, yapılması gereken şeyler iyi yapılamaz. Ödevler gereği gibi yapılamazsa, töre ve kültür bozulur. Töre ve kültür bozulursa, adalet yanlış yola sapar. Adalet yoldan çıkarsa şaşkınlık içine düşen halk, ne yapacağını, işin nereye varacağını bilemez. İşte bunun içindir ki, hiçbir şey dil kadar önemli değildir.”  Yıllarca ben de bu anlayışı benimsedim.  Bir hukukçu olarak, bir Türk olarak Türkçe yazmaya, konuşmaya çabaladım. Başka dillerden alınan sözcüklerin dilimi yutmasına izin vermemeye özen gösterdim. Ana dilim Türkçemle çoğaldım, Türkçemle azaldım, üzüldüm. Ancak gelinen noktaya baktığımda, üzülmenin de ötesinde bir yerlerdeyim artık. İçim acıyor. İnsanlık, günümüzde hiçbir dilin, hatta hiçbir sözcüğün yitip gitmesine izin vermiyor, göz yummuyor. Göz yumarsa yoksullaşacağını biliyor. Türkçeyi koruma konusundaki çığlıklar günümüzde daha çok duyulmaya başlandı. Bu küçük yapıt da onlardan biri. Umarım, yasa koyucu, günün birinde ana dili bilincine ulaşır, bu çığlıkları duyar. Halkımız da bu konuda gerekli duyarlılığı göstermeye başlar.  “Kolay değildi dilimi korumak, Onu yutmaya çalışan diller arasında”

“Çek Suçları”, Çek suçları, öğreti, mevzuat, içtihat – (Ankara, 1993 )
“Çek Suçları”, Çek suçları, öğreti, mevzuat, içtihat – (Ankara, 1993 )
“Laiklik”, (SİVİL TOPLUM – HOMO DEMOCRATİUS) (İstanbul, 1994 )
“Zorba Devletten Hukukun Üstünlüğüne”, (Ankara, 1998)

“Çoğulculuk bilincine ulaşmış, onu sindirip özümsemiş bir halk, büyük bir halktır; kimseyi ötekileştirmez. Her insanı bir hukuk öznesi olarak görür ve onun haklarını da kendi hakkı gibi savunur; savundukça çoğalacağını bilir. Gerçek tekil değil, çoğuldur. Doğa tek tip insan yaratan bir klinik değildir (…) iki binli yıllara evrilirken bu konuda hepimize düşen ödevler vardır. Ödevlerimizin ortak paydası, kuşkusuz, bilimi uygulamaya aktarmak ve demokrasiyi yerli yerine oturtmaktır.”  Prof. Dr. Sami Selçuk, Eski Yargıtay Başkanı

 

 “Demokrasiye Doğru”, (Ankara, 1999 )

DEMOKRASİYE DOĞRU, SAMİ SELÇUK tarafından kaleme alınmış, kitap 1999 yılında YENİ TÜRKİYE tarafından [ANKARA] yayınlanmıştır. 250 sayfadır. Ekinde, 1999-2000 adli yıl açılış konuşması da bulunmaktadır. 

“Bu kitap, üçüncü binin başlangıcında “BİR DEMOKRASİ BİLDİRGESİ” olarak tarihe geçecektir. “DEMOKRASİYE DOĞRU”, Türkiye’nin çağcıl demokrasiye geçişinin başlangıcı olarak anılacaktır. Devleti oluşturan üç erkten yargı erkinin en yüksek noktasındaki kişi Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un ünlü 1999-2000 Adli Yılı’nın Açılış Konuşması’nı ve Yeni Türkiye’deki son yazılarını “DEMOKRASİYE DOĞRU”da bulacaksınız. “Demokrasi”, “İnsan Hakları”, “Atatürkçülük”, “Laiklik”, “Tartışma Kültürü” ve “Yargı Reformu” konularında en cesur, bilimsel ve yansız değerlendirmeleri yılların özlemi ile okuyacağınıza inanıyoruz. “DEMOKRASİYE DOĞRU”, Yazarın YENİ TÜRKİYE YAYINLARI arasında yayınlananan ikinci kitabı. Bundan önce yayınladığımız “ZORBA DEVLETTEN HUKUKUN ÜSTÜNLÜĞÜNE” yi sunarken “bundan sonra devlete, hukuka ve demokrasiye bakış açınız değişecek” demiştik. Bu “Demokrasi Bildirgesi”nden sonra inanıyoruz ki, Türkiye’nin Anayasası, sistemi ve hukuku değişecek… (Arka Kapak)”

 

“Konuşma”, (Ankara, 1999 )

Bu metin hukukun üstünlüğüne ve insan haklarına dayanan, özgürlükçü ve çoğulcu bir demokrasinin ana hatlarını çiziyor; barışçı ve gerçekten uygar bir toplumsal varoluşun felsefi ve ahlaki öncüllerini açıklıyor. Sami Selçuk Türkiye’ye insanlığın evrensel tecrübesinin ve entelektüel birikiminin ışığında bakmak suretiyle evrensellikle yerelliği bağdaştırmaya çalışıyor. Bunu başarıyor da. Binlerce yıl öncesinden günümüze uzanan referansları ve ilgileriyle, klasik olanı modern ve çağdaş olanla buluşturuyor. Bir yandan cumhuriyetten bahis açıyor, öbür yandan özgürlükçü demokrasiden; bireyi ve bireyselliği vurguluyor ama toplumsal varoluşu ve yurttaşlığı ihmal etmiyor. Evrensel insan haklarının vazgeçilmezliğine dikkat çekerken, ortak varoluşa karşı ahlaki ödevlerimizi de hatırlatıyor. Sami Selçuk her ne kadar jakoben cumhuriyetçiliği eleştirirken hiç sözünü sakınmıyorsa da, cumhuriyetle demokrasiyi bir arada istemekten de vazgeçmiyor.

“Özlenen Demokratik Türkiye”, (Ankara, 2000 )

Çağcıl demokrasi, özgür, özerk, eşit bireylerden oluşan, bilgilendirilmiş özgür halkın, hukukun egemenliği altında, sivil toplumun özgürlükçülüğe, çoğulculuğa ve katılımcılığa yaslanan normlarına göre, özgür halk tarafından, özgür halk için yönetilmesidir. Bu tanımdan da anlaşılıyor ki, demokrasinin ilk öğesi ve ortak değeri özgürlüktür. Demokrasinin özü, özgürlükte yoğunlaşır, iktidarın yürütülmesinde değil. Haklar ve özgürlükler, toplumla birlikte ortaya çıkar. Özgürlükçülük bir kez benimsenmeye görsün, gerisi gelecektir.

“Longing for Demokracy”, (Ankara,2000 )

Bu kitap, Yargıtay Başkanı Doç. Dr. Sami Selçuk’un konuşmalarının İngilizce’ye tercümesidir. Uluslararası hukuk alanında uzman öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Kemal Başlar’ın güzel tercümesi ile bu “Demokrasi Manifestosu”nu bütün dünyanın bilgisine sunarak önemli bir görev yaptığımıza inanıyoruz. (Dr. Selçuk dwells on many theses so as to radically trasform the state, legal and political philosophy in Turkey and in countries where democracy does not work smoothly. While Dr. Selçuk recently comes to the fore as the only figure regarding legal and state philosophy, he is also known to be one of the most prominent representatives of an archetype of liberal enlightened man advocating democracy and supremacy of law)

“Türkiye’nin Demokratik Dönüşümü”, (Ankara, 2001 )

TÜRKİYENİN DEMOKRATİK DÖNÜŞÜMÜ, DO. DR. SAMİ SELÇUK tarafından kaleme alınmıştır. Kitap 2001 yılında YENİ TÜRKİYE YAYINLARI tarafından [ANKARA] yayınlanmıştır.

Son dönemde yetişen tek düşünürümüz Doç. Dr. Sami Selçuk, şerefli Yargıtay Başkanlığı görevinin son konuşmasında, Türkiye’yi yönetenlere ve yönetecek olanlara demokratik dönüşüm için yol gösteriyor.  2000-2002 Adli Yıl Açış Konuşmasında Sami Selçuk, Türkiye’de herkesin susadığı bir düşünce ziyafetini bizlere sunuyor.

“Özlenen Hukuk/Yaşayan Hukuk”, (Ankara, 2002 )

Kırk yılı aşan meslek yaşamımda, özellikle tartışmalarda, bu yüzeysel doğululuğu yakından gözledim. Birden çok hukukçunun katıldığı toplantılarda, yöntem, kaynaklar, bilimsel içerik açılarından yapılan eleştiriler, tartışmalar, çoğu kez seninle her konuda ve her yerde tartışırım efeliklerine ve inatlaşmalarına dönüşmüştür. Tartışmaların hasmı yenmeye yönelik bir bilek güreşiyle özdeş görülmesi, sanırım kaba bir doğululuktur. Oysa eleştiri ve tartışma, yanlışı savunanların bile doğruyu bulmada hizmet ettikleri bir imece etkinliğidir. Birlikte yapılır. Yeneni yenileni olmaz, olamaz da. Okuyacağınız metinlerde, doğulu toplum olmanın yanlış kavramlarla, terimlerle bezeli hukuktaki izdüşümlerini göreceksiniz.

“Beccaria’nın İnsanlığa Bildirisi”, (Ankara, 2004 )

“Suçlar ve Cezalar Hakkında” Adlı Başyapıtın Yayımlanmasının 240. Yılı Dolayısıyla Armağan Eseridir.  Beccaria diyor ki: ”Sanki yasalar ve yargıçlar, yararın gerçeği aramakta değil, suçu kanıtlamakta olduğuna inanmaktadırlar.”  ”İşkence, suçluya, kimi zaman bir suçu söyletmek, kimi zaman onun düştüğü çelişkileri gidermek, kimi zaman suç ortaya çıkartmak, kimi zaman suç ortaklarını ortaya çıkartmak, kimi zaman ne olduğunu bir türlü anlayamadığım şu doğa ötesi ve akıl almaz arındırma yöntemleriyle suçluyu aşağılanmışlık/onursuzluk lekesinden sözde kurtarmak, fakat henüz suçlanmadığı “suçlarını” öğrenmek amacıyla yapılmaktadır.”  Gerçeğin ölçütü/esası bir zavallının kasları ve sinirleri içindeymiş gibi, verilen acının gerçeğin ta kendisi olduğunu kararlaştırıp buyurmak, bütün nedensel bağlantıları birbirine karıştırmayı bilerek istemek demektir. Besbelli ki, güçlü kuvvetli, serseri, vicdansız katilleri aklayıp kurtarmanın ve sıska suçsuzlara hüküm giydirmenin en güvenilir yolu budur(!).”  “(…) Manevi kesinlik (kesin vicdani kanı) sadece bir olasılıktan başka bir şey değildir.” “Suçları önleyen en önemli frenlerden biri, cezaların ağırlığı değil, cezaların kaçınılmaz olmalarıdır.”

 

“Bağımsız Yargı/Özgür Düşünce”, (Ankara, 2007 )

“Bir ülkede özgürlükten söz edebilmek için yasaların özgürlükleri güvence altına alması yetmez. Herkesin yasalara uyması da gerekir. Özgürlüğün birinci koşulu budur. Bu nedenle yargıçlar, yasa metinleri kendi görüş ve inançlarına ters düşse bile yürürlükteki yazılı hukuku uygulamaktan kaçınamazlar. Özgürlüğün ikinci koşulu ise yargının/yargıcın bağımsızlığı ve yansızlığıdır. Yargı bağımsızlığını gerçekleştirecek temel ölçütler, özgürlükçü demokrasinin vazgeçilmez öğeleridir. İnsan hakları çağında yaşıyoruz. Günümüzde doğuştan haklarla donatılmış insan, hak üreten bir odağa da dönüşmüştür. Haklar ve özgürlükler yelpazesi gittikçe genişlemeye başlamış, insan insanlığını bu haklarla kanıtlar konuma yükselmiştir.  Toplum içinde yaşayan insan, tarih açısından haklar ve özgürlükler, adalet, hukuk, eşitlik gibi evrensel değerleri devletten önce yaratmıştır. Onun için bu değerler devletten bağımsızdırlar. Çünkü devlet, toplum yaşamında hukuka göre düzeni sağlayan bir araç-değerdir ve insan içindir. Eğer yargı bağımsız, güvenceli ve yansız değilse, hukukun üstünlüğü sağlanamaz, demokrasi boş bir slogana dönüşür; tartışma rejimin içinden rejimin üzerine kayar. Etik bir değer olarak bağımsızlık, yargıcın üstünlüğünü, ayrıcalığını ya da soyluluğunu sağlamak için değildir; hak arama özgürlüğünün vazgeçilemez bir önkoşuludur. Egemen iktidara, devlete, parasal ve toplumsal güce karşı hak ve özgürlükler ancak böylelikle korunabilir. Demokrasinin alınyazısı ve esenliği, bağımsız, yansız ve bu nedenlerle de güçlü bir yargıya bağlıdır. Bağımsız Yargı Özgür Düşünce, Sami Selçuk’un onlarca yıla sığdırdığı deneyimlerini ve birikimini sergileyen hukuk yazılarından bir kesittir.”

Doğru Çözüm Yepyeni Bir Anayasa

“Ne tuhaf şey! Elli yıla yakın meslek yaşamımda, hukuktan anlayanlar benden akıl sordular; anlamayanlar, akıl verdiler. Ne zaman bir görüş belirtsem, hiç kimse “bu doğru mu yanlış mı?” diye sormuyor, bana. Oysa bir görüş karşısında sorulacak bircik soru budur. Peki, ne mi soruyor, insanlar? Ne yazık ki şunu: “kimden ya da hangi topluluktan yanasın?” Bu cemaatçi kısır döngü aşılamadığı sürece ne doğrulara ulaşabiliriz ne de düşünceleri sağlıklı tartışabiliriz. Türkiye; hukuk devleti değil, hukukun üstünlüğü temeline oturan, evrensel ilkelerin tezgâhında yerel ipliklerle dokunan, ortak paydası insan hak ve özgürlükleri olan bir anayasayla üçüncü bine girmeyi hak etmiştir. Değişmeyen sonuç şudur: Eğer hukuki akıl ve bellek, siyasetten ve sıradan zihinsel kalıplardan bağımsız değilse; siyaset hukukun buyruğuna girecek yerde, hukuk siyasetin boyunduruğuna girmişse, yapılan her düzenleme, ya eksiktir ya yanlıştır ya çarpıktır ya da “olması gereken hukuk”a aykırıdır yahut da hepsidir. Üzülerek belirteyim ki, ülkemizde sürgit yaşanan budur. İnsan davranışlarını binlerce yıl süren deneyimlerden ve binlerce beyinsel hücrelerden süzerek, evrensel -küresel değil- vicdanda damıtarak, zaman kavramını yenerek ve aşarak bugünlere gelen, küresel kavram ve ilkelerin kuşatması altında biçimlenen hukuk, sıradanlıkların gereci, aracı olamaz. Olmamalı. Olursa, geçici bir mutluluk, zenginlik yaşarsınız. Ama böyle bir hukuk bir süre sonra ilkin onu gereç, araç yapanları ezer geçer. Karun’ların (Kroisos, Krezüs, [MÖ]) sesleri, “Solooon! Ah Solon!” diye yükselmeye başlar. Ama artık çok geçtir; iş işten geçmiştir. Bugün devlet ve yasa adamı, bilge Solon, söyledikleriyle birlikte 2650 yaşındadır, Karun da bir o kadar.”

“2007’nin Hukuk Olayı/Anayasa Mahkemesinin 367 Kararı”, (Cedit Neşriyat, Ankara, 2008 )

“Hukuk tarihimizin önemli bir olayına ilişkin bu inceleme:
– Hukuku biricik efendi bilen ve ideolojik kaygılarla hukuka/adalete kıymayan;
– Yasama ve yürütme eklerine; kamuoyu baskısı ya da yönlendirmesi gibi her tür güce; bilimsel merak, yöntemsel kuşku, eleştirel, özgür ve önyargısız
yaklaşımla yakından izlediği ve katışıksız/salt hukuk bilinciyle irdelediği bilimsel ve yargısal görüşlere; kendi “ben”ini/egosunu aşarak kişisel düşünce ve inançlarına karşı bağımsız;
– Nesnel mantıkla düşünen yansız tüzecilere ve özellikle yargıçlara adanmıştır. Sami Selçuk”

Yargının Hukuk Sınavı Türkiye’nin Demokrasi Sınavı (2002)

“Doç.Dr. Sami Selçuk diyor ki: ‘Ben Yargıtayda tam otuz yıl çalıştım. Bu incelememdeki kararları verenler, görüş oluşturanlar, benim arkadaşlarım, iş arkadaşlarım ve dostlarımdır. Mesleğim boyunca onlara toz kondurmamaya hep özen gösterdim.. Hepsini sayar ve severim. Ama gerçeği, hukuku ve hukukun üstünlüğü ilkesini onlardan daha çok sayar ve severim. O nedenle görüşlerimi dikkatle değerlendireceklerine inanıyorum.”  YARGININ HUKUK SINAVI – TÜRKİYE’NİN DEMOKRASİ SINAVISAMİ SELÇUK tarafından kaleme alınmıştır. Kitap 2002 yılında YENİ TÜRKİYE YAYINLARI tarafından [ANKARA] yayınlanmıştır.

“Kısıtlı Demokrasi/Sancılı Hukuk”, (İstanbul, 2009 )

“Yargıtay Onursal Başkanı Prof. Dr. Sami Selçuk’un gerek hukukumuz gerekse de demokrasimiz üzerine en sıcak tartışmalara bu kitapta cevapları bulacaksınız… Batıda Aydınlanma; ahlak ve hukuk alanlarını, din alanından ayırmış, bireyciliği geliştirmişti.  Türk toplumu Aydınlanma evresini yaşamadı. Bugün de tam anlamıyla yaşamış değil. Bu kültürel gecikmişlik yüzünden bir türlü laik düzene geçilemiyor. Toplumumuz, bu alanları iç içe yaşıyor. Ne resmi dil, ne hukukun ne de askerliğin dili bile sözcüğün tam anlamıyla laik. Geleneklerin onca güçlü, köklü olduğu bir toplumda söz konusu alanların bir çırpıda ayrışması beklenemez elbette.”

Batıgil Demokrasinin ve Hukukun Doğugil Serüveninden Kesitler/ Adıyla Siyasallaşan Bir Dava: Ergenekon, (İstanbul, 2009 )

“Şu hiç unutulmamalı: Suçun siyasi olması başka, davanın siyasileştirilmesi başkadır.  Kilise yargılamasında, 14. Louis’nin 1670 yılındaki Buyrultusunda, ikrar kanıtların kraliçesiydi. Ne pahasına olursa olsun ikrara ulaşılmalıydı. İkrarı elde etmek için onurlar çiğnense bile her yönteme başvurulurdu. İşkence yasaldı. Bu sistemin adı, yasal kanıta yaslanan engizisyondur. Aydınlanma bu tiksindirici zorbalığı yıktı. Çağcıl hukukta her şey kanıt olabilir. Kanıtlar arasında sıradüzeni olamaz. Kanıtları değerlendiren yargıç, bir ikrarı geçersiz sayabilir. Yani maddi gerçeğe ne pahasına olursa olsun değil, insana saygı ve hukuka uygun kanıtlarla ulaşılır. Bu sistemin adı, kanıt özgürlüğü ve vicdani kanıya dayanan suçlama sistemidir. Bu bilgilerin ışığında yaşanan ilk yanılgıyı kolayca saptayabiliriz. 1890’lar Fransa’sındaki Dreyfus Davasında olduğu gibi, bu davada da Türk kamuoyu ikiye bölünmüştür: Ergenekon yandaşları, hukuki/yöntemsel yanılgılar bahanesiyle esasın karartılmak, hatta sulandırılmak, “cambaza bak” dolanlarıyla bavulun çalınmak istendiğini; Ergenekon karşıtları ise, düşsel kanıtlarla dava açıldığını, amacın ideolojik sindirme olduğunu ileri sürüyorlar. Hukuk, yargı, bu iki siyasi yaklaşımla da ilgilen(e)mez. Bu yaklaşımların sahipleri davaya Ergenekon dediler”

“Adalet ve Yaşayan Hukuk”, (Ankara, 2009 )

Digesta, “Hominum causa omne ius constitutum est” der. Yani “Bütün hukuk insan içindir.”  Hukukun temel görevi, insanı özgürleştirmektir. Bunu başaramayan bir hukuk, özde hukuk değildir. Bunu başaran bir hukuka, yasama, yürütme ve yargı dahil, herkes bağlı olmak durumundadır. Özellikle yargıçlar, yasaları uygularken yorum disiplinine uymak; anayasaya, yasaya / yasalara ve hukuka uygun vicdani kanıya göre hükümler kurmak; yetkilerini kullanırken insanın onuruna ve doğasına saygılı olmak, hukuku güzelleştirmek zorundadırlar. Hukukun üstünlüğü ilkesinin benimsendiği ve yaşama geçirildiği bir düzende, bütün işlemler ve kimi eylemler hukukun soğukkanlı mantık süzgecinden geçirilirler. Toplumda hukuksal güven ve yarına inanç böyle sağlanır. Demokraside temel amaç, kanımca “az devlet, çok hukuk” formülüyle özetlenebilir. Bu yüzden de kanımca toplum düzeninde yangında ilk kurtarılacak vazgeçilemez gereç, hukuktur.

Demokratik Yönetim/Özgür Birey, (Ankara, 2010)

Demokraside devlet, toplumun çoğulcu yapısını benimser ve onu özendirir. Çoğulculuk, düşünce ve inançlar karşısında devletin yansızlığını gerektirir. Devletin, ne dayatacağı resmi bir görüşü vardır ne de bir dini. Çoğulculuk devletin yansızlığını, yansızlık ise laikliği gerektirir. Laiklik demokrasinin izdüşümüdür. Doğa, tek tip insan yaratan bir laboratuvar ya da insan çiftliği değildir. Doğa, tek düşünce, tek inanç, tek tip insanı reddeder. Doğanın çoğulculuğuna dokunulamaz. İnsan her şeyin ölçüsü ise insanı ölçü almayan toplum ve devlet ikiyüzlülük ahlakını yaratır, adalet bilincini ve kültürel kimliğini yitirir. Devlet insanı hiçleştiremez, hiç kimseleştiremez. Tersi durumda meşruluğunu yitirir. Demokrasinin özü, başkalıkların kabul edilmesi, çoğulculuğun benimsenmesidir. Çoğulculuk bireysel özgürlük olmadan gerçekleşemez. Demokratik rejim düşünceler karşısında yansızdır. İyi-kötü, doğru-yanlış seçimini bireye bırakır. Demokrasi gücünü özgürlükten alır. Birey ne kadar özgürse demokrasi o kadar güçlüdür.

André Gide’den çeviri: “Cinayet Mahkemesi Anıları”, (Ankara, 2005, Kadıoğlu Matbaası )

Oldum olası mahkemeler, bana karşı koyamayacağım ölçüde büyüleyici gelmiştir. Ne zaman bir yolculuğa çıksam, bir kentte özellikle dört şey çekmiştir beni: Park, çarşı, mezarlık ve adalet sarayı.
Ancak, şimdi kendi deneyimimle biliyorum ki, adaletin dağıtımına tanık olmak başka şey, onun dağıtımına katkıda bulunmak ise büsbütün bir başka şeydir. İnsan halkın arasındayken ona olan inancını yitirmeyebilir. Ancak bir yol jüri üyesi sandalyesine oturmaya görsün, İsa’ nın sözlerini kendi kendine yineler durur: “Asla yargılamayınız”.

Ağır Ceza Mahkemesi Anıları, 1912 yılında, Rouen şehrinde görülen bir dizi davada jüri üyeliği yapan Nobel ödüllü yazar André Gide’in, duruşmalar sırasında tuttuğu notların ve anılarının derlemesidir. Cinayet, sarkıntılık, kundakçılık, hırsızlık gibi suçlardan yargılanan pek çok suçlunun kaderinde söz sahibi olan Gide,  karşı çıkmaya çabalasa da kararların çoğu zaman zalimce ve fazla üzerinde düşünülmeden verilmesine karşı isyanını aktarıyor. Dürüst bir insan ile bir suçlu arasındaki incecik çizginin ayrımına varmanın zorluğunun, ön yargıların ve dogmaların adalet sistemini nasıl etkilediğine dair çarpıcı bir günce sunuyor.

Suçu İnceleme Yöntemleri ve “Suç Genel Kuramı Önerisi”  (Ankara, 2018, Yetkin Yayınevi)
Suçu İnceleme Yöntemleri ve “Suç Genel Kuramı Önerisi”  (Ankara, 2018, Yetkin Yayınevi)
Kamu Görevlilerinin Yargılanması (Yetkin, 2017)

“İnceleme, sadece 1999/4483 sayılı Yasa ile sınırlandırılmış; birinci kitapta söz konusu Yasa ile ilgili konular incelenmiş; ikinci kitapta Yasa ile yargının bu konudaki kararlarına yer verilmiş.” (Önsözden)

Konu Başlıkları

          • Öğreti ve 1999–4483 Sayılı Yasa
          • Kamu Görevlilerinin Yargılanmasına İlişkin Sistemler
          • Türk Hukukunda Yaşanan Gelişmeler
          • Olması Gereken Hukuka Göre Kamu Görevlilerinin Yargılanması

 

16 NİSAN 2017 HALKOYLAMASINA İLİŞKİN BİLİMSEL GÖRÜŞ
Eski Yargıtay Başkanı Prof. Sami Selçuk’un “16 Nisan 2017 Halkoylamasına İlişkin Bilimsel Görüş” adıyla yazdığı eser dört dilde basılmıştır.

 

Loader Loading...
EAD Logo Taking too long?

Reload Reload document
| Open Open in new tab

Bunu okudunuz mu?

İdam Türleri

Kurşuna Dizme: Klasik bir yöntem olan bu idam şeklini Afganistan, Beyaz Rusya, Etiyopya, Kuzey Kore, …

Hukuk Ansiklopedisi sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya devam et