Yeni
Ana Sayfa » Hukukbook » Platon ve Ksenophon’un Şölen’lerinde Yürümek ve İçmek Üzerine

Platon ve Ksenophon’un Şölen’lerinde Yürümek ve İçmek Üzerine

Platon ve Ksenophon’un Şölen’lerinde Yürümek ve İçmek Üzerine – Hilmi Şeker

Şarap, Ağrı Dağı’nın eteklerindeki asmaların, Babil’e taşınmasıyla var olur. Anavatanı Ağrı’dır yani. Trampa gücü yüksek, bebekten tutun, krala kadar herkesin içeceği, ilk para birimi Bira’ya göre dünkü çocuktur şarap. Bira, Babil’in ilk göz ağrısı, Güney Mezopotamyalı Enkidu’yu uygarlıkla tanıştıran esrarengiz içecektir. Uygarlaştıran ve uygarlığı temsil edendir. Hiç kimsenin olmadığı, için, herkesin içeceğidir. Şarap, Zagros’lu egzotik yabancıdır. Yüzünü nadiren gösterdiği için prestij sahibidir.

Platon ve Ksenophon’ un Şölen’lerinde Yürümek ve İçmek Üzerine

Şarabın, Ararat’ta başlayan yürüyüşüne, zamanın otantik halkları da iştirak eder. Ksenofon, Anabasis’ten arta kalan ordusunu Karadeniz’e sürerken, şarabın otantik, özgül, özge ve özgün izlerine de rastlar. Ermenilerin(Hayér) kokulu şarapla metali birleştiren eşsiz estetiğini tasvir etmeyi ihmal etmez.

Kurmanc, Acem ve Bedeviler’le tanışır. Dicle ve Fırat’ın Kelek’leriyle (antik sal) zenginliğini ulaşabildiği herkesle paylaşır. Adına Yanmış Şarap dense de Bedevi yarımadasında damıtılarak Brendi’ ye evirilir. Hafifler, sertleşir ve özüne döner. Şarabı özüyle buluşturan Bedevi’lerdir anlayacağınız. Çok sonraları, doğum yerinden hayli uzaklarda bira-viski ikilisinin de bu akıbeti paylaşacaklarına tanık olacağız.

Ksenophon Hellen ordusunun bir neferi olarak Onbinler’e katılır. Onbinlerin dönüş yolculuğu, şarabın anavatanına yönelen zorunlu yoluculuk manasına da gelmektedir. Ordu, Kardukh’u yedi günde geçer. Muharrir Ksenophon, geçit vermeyen bu topraklarda savaşsız ve çatışmasız bir gün olmadığını kayıtlar. Zırh delen mızrak, ok, yay ve sapan ustası savaşçılar, güzel evler ile duvarları sıvalı sarnıçlarda saklanan bereketli şarap savaş güncesinin unutulmazları arasındadır. Şarap, hiç olmadığı kadar boldur.

Kardukh’larla vedalaşan ordu, komşu Batı Armenia’ın başlangıcı Bitlis ırmağına, ardından da Murat nehrini besleyen Karasu’ya varır. Kar, rüzgâr ve süvarileri, nefis içecek, davar, kuru üzüm, sebze, buğday ve hoş kokulu yıllanmış şarap bu toprağın özelliklerinden, verdiklerinden ve yaşadıklarından bazılarıdır. Zeytin yağı yerini usulca domuzyağı, susam, acıbadem, sakızyağı ile bunlardan elde edilen hoş kokulu sıvılara bırakır.

Arpa, buğday ile testilerde demlenmiş ve taneleri yüzeyde gezinen arpa şarabı Armenia uygarlığının bir başka varsıllığıdır. Bu topraklarda arpa şarabı küp ve testilerde saklanır, içine sarkıtılan kamışlarla ikrama hazır tutulurdu. Ksenophon’un arpa şarabı dediği şey; saklanma biçimi, hammaddesi ve içime arz formu nazara alındığında, Sümer Ülkesi’nin gözdesi, uygarlığın muştusu biradan başkası değildir.

Mezopotamya’ya sığmayan şarap, en az iki koldan Avrupa’ya göç eder. Hicretten önce, altın kâse ile simbiyotik ilişki kurar, refahın sembolü olur. Güç, şiddet ve adaleti temsil eden kılıçla ittifak kurar. Taşlara şekil ve şemailini nakşeder, adını yazdırır. İktidar bileşeni olduğunu dost ve düşman herkese ilan eder. Mısır uygarlığıyla buluşur. Firavun ile dost olur, dünyevi zevki ve ahiret yolculuğuna refakat ederek misyon geliştirir.

Şarabın göçü tıpkı, otantik/doğulu müziğin batıya yolculuğu gibidir. Davud’un oğlu Süleyman’ın şehri mucize Tadmur(Palmira) garbe yolculuğun önemli kavşak ve güzergahlarından birisidir. Mucize Şehrin tacirleriyle, Hellen topraklarına temellük eden şarap, tanrılarla tanışır. Kimine göre de tanrı, içeceğini değiştirir. Kadim içecek Bal Nektarı gözden düşer. Antik günlerin gözdesi olur. Yerlisi olacağı yurdunda eğlenme, dinlenme, yeme ve neşenin sevgilisi olmakla yetinmez Şarap.

Düşünceye altın çağını yaşatacak düşler kurar. Tıpkı, kahvenin aydınlanma çağıyla ilgili hayalleri gibi. Çok geçmez zamanın nükte, şiir ve retorik konağı Şölen’lerin (Sympossion) favorisi olur. Tanrı içeceği soluklanır, demlenir, en nihayet düşünceye yar ve yarenlik eder. Şölen; şarabın gevşeten, yatıştıran, ferahlatan, korku ve kaygı gideren sedatif karakteriyle tanışır. İddia odur ki zeytinle birleşir ve Helenleri barbar olmaktan çıkarır.

“İ.Ö 416 yılında, ilk tragedyasıyla birincilik kazandığı günün ertesi akşamı, Atinalı tragedya şairi Agathon bir ziyafet verir evinde. Başta Sokrates, Aristophanes ve Alkibiades olmak üzere dönemin ünlü siyasetçilerinin, bilim adamlarının, sanatçılarının ve felsefecilerinin bir araya geldiği bu toplantıda konuşulanlar Platon’un ahlak konulu metinlerinden birine, aşk konusunun sanatla, ahlakla, siyasetle, bilimle ve felsefeyle olan ilişkisinin incelikli bir üslupla ele alındığı; sanatla felsefenin, edebiyatla bilimin içi içe örüldüğü bir edebiyat şaheserine temel olur. Derin düşüncelerle eğlendirici hikâyelerin karışıp kaynaştığı, sanatın bilin ve felsefeyle buluştuğu bu eser, insana dair en esasi konulardan birini, aşkı el almakta ve Platon felsefesine olduğu kadar Yunan düşüncesine de bir giriş niteliği taşımaktadır.”

Şarap, düşünceyi ayak bağından ve ağırlığından kurtararak dile gelmesini sağlayan ve kolaylaştırandır. Birey, toplum ve kamuyla ilişkilerini yoluna koyar, rayında tutar. İyicil ve habis yönlerini büyüteç altında tartar, sayar ve derecelendirir. Düşünce, en nihayet şaraptan optimum istifadenin yer, zaman ve miktarını belirler. İçmesini bilmeyenleri barbar olarak tasnif eder, ayıklardı. Şarap yabanla, uygar olanı geliştirdiği testlerle sınayan bir ayraçtı aynı zamanda.

Hellen’lerde düşünceye sadece Şölen değil, yürüme de eşlik eder. Şölen, yürümenin demidir. Ya da bir eylem olarak yürümenin, düşünce ile kadim dost olduğunu söylesek yeridir. Sokrates, Aristodemos’la Şölen’ e doğru “yan yana giderken, baş başa verip ne diyeceğimizi düşünelim hele bir yürüyelim” derken, esasında baş başa vermenin diyalogdan öte bir diyalektik çağrısı olduğuna vurgu yapar. Dahası, yürümenin “baş başa vermenin” öncülü yahut ayak sesleri olduğunu benimser.

Felsefeye yarenlik eden yürümeyi, çağcıl felsefe de unutmaz. Yürümeyi düşünerek, geliştirdiği özellik ve anlam üzerine kafa yorar. Vefalıdır. Ondan aldıklarını, felsefesini yaparak aslına rücu eder. “Her almak, bir vermektir” özdeyişi, bu zaman mekân ve kişilerde anlamına ve tadına kavuşur. Yürümek, ruhi ve fiziki daralarından kurtulmak, rafine hale gelmek, özüne dönmektir. İnsanın kendisiyle konuşması, doğru ve gerçeği arama ihtiyacına özgülenen kadim diyalog ve diyalektik formudur.

Platon; Sokrates’i Aristodemos’u, Agathon’u, Eryksimakhos ve nice bilge ve genci idmanlardan sonra veya sokak aralarında yakalayarak, antik dere ve nehirlerin dingin, berrak sularının eşlik ettiği doğada, limanı kentle buluşturan şehir yolunda, Atina Burçlar’ının yanı başında bir zeytin ağacının altında, idmanlardan sonra ikindi vaktinde yürüterek tartıştırmayı unutmaz.  Yol hem konuşturan hem dinlendiren hem de dillendiren bir rahatlatıcı, Şölen kadar olmasa da doğurgandır. Eflatun, yürümenin farkındadır ve Apollodoros’u “Bir arkadaşla” bilhassa limanı şehre bağlayan yokuşta konuşturur.

Şölen, yer ve zamanına göre misafir ve bilgeleri yedirip içirir, dinlendirerek düşünmeye hazırlar. Sosyal ve politik ilişkilerin örüldüğü ağın bir parçasıdır. Biyolojik dürtülerin iradeyi kırma potansiyelini eğlenerek enterne eder. İkindi vakti günü karşılayan şölen, ritüellerle işine devam eder. Şölen iyilere açıktır. Düşüncelileri değil, düşünenleri kapıda ağırlar, baş tacı ederdi. Agathon’un, Arsitodemos’a “başka bir iş için geldiysen sonraya bırak demesi” bundandır. Şölen, başka işlerle meşgul düşüncelilere kapalı, düşünen iyilerden oluşan çoğulcu ve nesnel bir ortamdı.

Mesela Apollodoros’la ile Arkadaş’ın diyaloğunda Platon, sürüp sürmeleyerek güzelleştirdiği Sokrates’i Agathon’a doğru yürütürken hızını azaltır, yolunu uzatır, düşünceye daldıkça yükünü ağırlaştırır. Yol azaldıkça, yük çoğalır. Düşünceye yol verir yürüme, bir zaman gelir yol kütleye direnemez hale gelir. Sokrates, kendisiyle konuştukça Aristodemos ile arasındaki mesafe açılır, yürüyemez hale gelir. Hız, yoğunlaşarak özüne dönen düşünceye yenilir.

Yürüme düşündürmekle kalmaz, düşünceli hale de getirir. Sokrates, Aristodemos’a sen durma yürü derken, yürümeyi yüceltmekle kalmaz, yolu yoldaşıyla üleşerek, yarışacak düşünceyi de Şölen’e hazırlar. Maksadı düşünceyi özge, özgün hale getirip özerkleştirmektir. Sokrat, iyilerin sofrasına, davetsiz iyileri önden yürüterek Homeros’un, iyilerle kötüleri yer değiştiren mitosuna gönderme yapar.

Agathon, kaybolan Sokrates’i buldurur. Öylece durmaktadır komşu avluda. Hareket, devinimle yer değiştirmiştir bu kez. Komşu avluda düşünce, devinerek doruğa ulaşmanın hazzını yaşamaktadır. Hülasa durmak, düşünceyi kendinden geçirmektedir. Anlayacağınız yürümek, durmakla özdeştir Antik Dünya’da.

Sokrates, komşu avluda maddi olandan uzaklaşıp, düşüncenin dümen suyuna girerken, beri taraf tekmil şölene hazırlanmaktadır. Kölelerden biri, Aristodemos’u karşılar. Ötekisi ellerini temizlemesi için su tutar. Bir diğeri, Sokrates’in izini sürer. Şölen, karşılama ve arınmayla işine koyulur. Ortada herkese yakın, ancak hiçbirine ait olmayan bir sofra vardır. Değerli misafir, nal formunu alan sedirlerde, ev sahibinin sağında konuşlanır.  Sağına almak: kıymet yaratan antik bir değerlendirme biçimi, kadim bir onurlandırma ölçütüdür. Solda kalan, sağındakini övecek kadar sever. Birinin sağ kolu olmakla, onun sağında oturmak özdeş değildir.

Yuyulan beden, doyurularak açlığın elinden alınır. Ev sahibi emek, maharet ve tercihe saygılıdır, mutfaktan uzak kalır. O yüzden mutfağın özerkliği gelenektendir ve adeti biçimlendiren beğenidir. Köleyi özerk kılan maharetidir. Ağırlayan köle olsa da dimağ ve damağına güvenilen, işlerine karışılmadığında “canlarını çekeni getiren”, şöleni çekip çeviren, “yemediklerini yedirmeyen” evin çocuklarıdır.

Yemek; adetlerin yerine getirildiği, ritüelleri olan, şiirli, şarkılı, çalgılı uzun bir fasıldır. Bu fasıl Dionysos’a dökülen şarapla yerini yavaş yavaş Şölen’e bırakır. Nysa Dağı’nın antik üzümlerini şaraba tahvil eden Tanrı Dionysos’a şarap adamak, âdetten öte şükürdür. Şarap, mucidi ile her fırsatta buluşur. Onsuz yenmez, içilmez ve tartışılmaz bu sofralarda.

Doğum yeri değişse de doğacak yeni bir dağ bulmaktadır. Şarap dağlıdır. Ovalarla tanışıklığı çok sonradır. Mitleri akraba yapan, şarabın değişmeyen öyküsüne sadakattir. Şarap zamana, dağlara ve mitlere direnmektedir. Şarap gibi olmak: zamanı hafife alan sürdürülebilir yenilik veya güzelliğe tekabül eden uygarlıktır.

Eğlendirir, baş döndürür, neşelendirendir, hüzünlendirir. Yeri gelir yollara düşürüp delirtir ya da düşündürerek abdala dönüştürür. Şarap Tanrısı Dionysos’a deli denmesi, icadına olan tutkusundandır. İki yüzlü ve işlevlidir. Delirten bir sarhoşluk yapabileceği gibi, düşünceye yol vererek barışçıl, sosyal kolaylaştırıcı veya buluşçu da olabilmektedir.

Dionysos’sız şarap içilmez, yemek sonlanmaz. Şarap dökmek; hem adamak hem de tanrıyla paylaşmak, ondan geleni ona vermek demektir. Agathon, sağındaki Sokrates’e “birazdan bilgi bahsinde Dionysos’un hakemliğinde kozlarını paylaşacaklarını” söyler. Dionysos düşünenleri yarıştırmakla kalmaz, üçüncü göz sıfatıyla yarışı sevk ve idare de eder. Dahası ve mühimi, içilecek şarabın debisini belirleyerek, şarabı bilincin biçimlendirdiği bilgi ve erdemin emrine verir. Şarap içmek, kaideten yemekten şölene geçildiğine yahut düşünsel ve estetik şölene ramak kaldığına delalet eder.

Şölen devam ederken sözü Agathon’u seven Pausanias alır, “dostlar hepimiz dünden kalmayız, çoğumuz aynı durumdayız” der ve hep birlikte düşünüp, içmenin en zararsız yolunu bulmayı teklif eder. Sokrates, Pausanias’ teyit eder. Agathon, “ben de hal yok” der ve sözü uzatmadan, Eryksimakhos’a bırakır. Eryksimakhos, beden eğitimi taraftarı bir hekimdir. Atası ve ustasından aldığı elle, “sarhoşluk insan için zararlıdır” der ve aşkınlığa haddini bildirir. Durulması ve işin tadında bırakılması gereken yeri ima eder. Kafası tütsülü olanlara içmekten ırak durmalarını önerir.

Çünkü, içki hafife alındığında şölenden vandal çıkarma gizil gücüne sahipti. Antik akşamcılar bunu bilirlerdi. İsa’dan önceki Beşinci Yüzyılın siyasetçilerinden Perikles, kariyeri için riskli bulduğu için şölenle arasına olabildiğince mesafe koyardı. Mesafeyi motive eden şölenin tanrı tanımaz özerkliğiydi. Züppeler ile tanrıtanımazlara ev sahipliği yapan bir şölen, yoksullar demokrasisinin müstakbel önderleri için sevimsizliğe yol açabilirdi.

Söz sırası Eflatun’un adına “güzellik diyalogunu” adadığı, ince yapılı ve yakışıklı delikanlı Phaidros gelir. Phaidros, misafirleri bilhassa Eryksimakhos’u dinlemeye davet eder. Söz etkilidir, topluluk, öneriyi benimser ve içkiyi tadında bırakmaya, işi sarhoşluğa vardırmamaya karar verir. Tadında bırakma; sarhoşluğa geçişi yasaklayan, ölçüsüzlüğü haber veren bir uyarıdır. Yarar ile zarar arasındaki rekabet, sınırsız skalada tehlikenin dayandığı yer, zaman ve debiye tekabül eder.

İçmenin yazgısı, birlikte ve ortaklaşa kararla çizilirken, bireysel özerkliğin korunuyor olması şölenin demokratik ve çoğulcu motiflerini açığa çıkarıyordu. Nihayetinde seçkin erkekler, içmenin serbest, sarhoşluğun yasak, edebin de hadle tahdit edildiği yerde ittifak ederler. Durulacak yer, içkinin tadında bırakılacağı yer olur. Metaforik bu söylem, tekrarın yarattığı sıradanlığın, yozlaşma önleyen nirenginin, dilin körleştirdiği, aşınmanın yarattığı hissizliğin, tekrarın yarattığı tatsızlığın, utangaçlığın ahraz bıraktığı, sarhoşluğun düşünceyi sindirdiği yer ve zamanın adıdır.

Eryksimakhos, içkinin değil, sarhoşluğun zararlı olduğuna hükmeder. İçmek ile sarhoşluk arasındaki farkı ortaya koyar. Sarhoşluk: sağlık, huzur ve uykudan uzaklaşarak, fiziki ve psikolojik saldırganlığa geçişe tekabül eder. Ne kendisi ne de başkası için istediği gerçeğine vurgu yapar. Kişi, yer ve zaman üstü bir aşkınlık formu olarak mimler. Ona göre, sarhoşluk, zarar veren bir içme biçimidir. Zarar görmek istemediği gibi, vermek ve verilmesini de reddeder. Sıra “kafası dünden tütsülü olanlara” gelince, cümlenin önüne konulan “hele” bağlacıyla yasağı özneler için koyduğu tahditle pekiştirir. Dünün mestliğini ve sermestlerini, kendinden geçik esriklerini şölenin irfanından uzak tutar.

Eryksimakhos, bir dileği olduğunu söyler. Yemeğe flütü ile eşlik eden kıza izin verilmesini önererek, çalgıyı şölenden uzaklaştırmayı teklif eder. Böylelikle flüt, yerini konuşmaya bırakır. Çalgının, düşüncenin dikkatini dağıtmasına izin verilmemektedir. Çalgı; dikkat dağıtıp yoğunlaşmayı önlerken, şarap; yarattığı rahatlıkla, düşüncenin yoğunlaşmasına destek olur. Flüt, resital yapmak için mahremine çekilirken, Eryksimakhos, Euripides kaybolan tragedyası Melanippesi’ndeki, “hayır ben değilim bu sözleri söyleyen” mısrası aracılığıyla; sözü, sofranın sağ başında uzanmakta olan Phaidros’a bırakır. Böylece sözü Phaidros’un tanrısal bir sevgi formu olan övgüye getirerek, şöleni tahrik eder.

Şölen, sevginin görünüm biçimleri üzerine ivme kazanır. Söz, Pausanias’a bırakılır. Pausanias, hangi sevginin övülmesi gerektiği meselesinden önce, sevginin nasıl övülmesi gerektiği meselesine odaklanır. Akabinde Tanrıyı gereğince övmeye geçeceğini açıklar. Bu, sonuç ile yöntem arasındaki kadim ilişkinin, bir başka yer ve zamanda dile geliş biçimidir.

Afrodit’in soyut ve somut görünümü ile özdeşleşen yahut Tanrı’nın ikiliği aracılığıyla çoklu sevgiyi tasnif eder. Sevgiden hisselerine düşeni almaları haktır. Övebilmek için sevgiyi bilmek gerekir. Ona göre sonuç, yöntemin eseridir. Yöntem, özerk bir kıymettir. Usul, güzel ve çirkini tek başına ve onlardan bağımsız olarak belirleme tekeline sahiptir.

Övebilmek için sevmek, sevmek için sevgiye giden yol/yordamı bilmek ve sevmek gerekir. Sevginin var ettiği sevgi, övülecek olandır. Yaratanı ve yaratılanı sevgi olan şey övülecek sevgidir. Övgü bu ikilinin yaratısıdır. İş, tek başına ne güzel ne de çirkindir. İçki içmek, şarkı söylemek gibi, konuşmak da tek başına güzel değil, onları güzelleştiren yöntemle üslubun güzelliğidir. Şöleni övülesi hale getiren izlediği yöntem ve kullandığı araçlardır. Övgü, salt sevgiye değil, sevgiyi yaratanadır. Övülesi sevgi, sevgiden neşet edendir. Sevginin yolu, sevgiden geçer ve sevgisiz yaratı hiçtir. Varsa da çirkindir.

Şölen bir başına hiçtir. Varlık; üslubunca düşünmeyi, sorgulamayı, konuşmayı, tartışmayı, içmeyi ve söylemeyi bilmekle mümkündür. Şölen geride tutulur. Akıl, yöntem ve araç öne çıkarılarak yüceltilir. İçmek; erdeme giden yolu korku, endişe, sıkılganlık, utancın baskısından arındırıp özgürleştirir. Korku azalır, irade merak bağımlısı olur.

Şöleni, nadiren sarhoşlar da ziyaret eder. Şölen, davetsiz misafiri özgün savuşturma teknikleriyle reddetmesini öğrenmiştir. Red yahut benimseme, gelenin kim olduğuna bağlıdır. Şölen, sevginin peşi sıra giderken sevgi, kendisine atfedilen anlam ve değerle dilden dile dolaşır. Sokrates, sevginin bir yarına kalma formu olarak, her daim saygıyı hakkettiğini, dolayısıyla toplumsal bir meşguliyetin konusu olması gerektiğine vurgulayarak gücünü de över.

Bu sırada avlunun kapısı sarsılır. İçeriye bir alay sarhoşla çalgıcı kadının patırtı ve velvelesi girer. Konuklardan biri bilindiktir. Agathon, çocuklara seslenir. Bakın tanıdık ise içeri alın değilse, içkiyi bitirdik yatıyoruz deyin” der. Varanlar tasnif edilir, içlerinden biri meclise alınır, diğerleri elimine edilir. Bu fikri şölenin seçiciliğinin bir başka kanıtıdır.

Şölen, esrikliğe kapadığı kapıyı, Alkibides ile istisnaya uğratır. Şölen, güvenilmez içicilere kapalıdır. Çalgıcı kadın ve ahbaplarının desteğiyle ayakta kalabilen Alkibides, içmek için seçkinlerden destur istemekte, davet beklemektedir. Alkibides gülüşmelere eşlik eden selamlarla sedirdeki yerini alır.

Alkibides, Agathon ile Sokrates’ in arasına oturur. “Hey dostlar pek ayık duruyorsunuz” der. İçmenin hızını ve gidişatını beğenmez. Gevşemek yerine, içmeyi salık verir.  Geleneğe inat, emrivaki yapar ve içki başkanlığına el koyar. Agathon’a kocaman bir kâse getirtmesini söyler. Kâse ’den kasıt; cam, metal, balçık veya kilden yapılmış, kulpsuz, üzeri siyah motiflerle bezeli derince kaptır. Akabinde bundan vazgeçer ve “lan” diyerek çocuklara kil ya da metalden yapılı, yayvan ve küçük buz çanağını işaret eder.

İçki ve içen, şölenin markajındadır. Şölen davetlileri, Başkan olarak tabir edilen Mazi’ nin Sakisi ’ne teslim eder. Başkan: (Symposiarkh) demokratik yöntemle seçilen davetli ya da Şölenin Kralı olarak tabir edilen ev sahibiydi. Vazifesini bihakkın bazen de uşak vasıtasıyla yerine getiren başkan, şarabın kim tarafından nasıl ve ne şekilde içileceğinin yol ve yordamını yapardı. Kimine göre Sympossion’un sorumlusu olarak; Şarap ile suyun düetini tıpkı orkestra şefi gibi elindeki baget, jest ve stillerle sevk ve idare eder, icabında su ve şaraba repertuar sunar, yaratıcı performanslarını sergilemelerine zemin hazırlardı. Şölenin gündemini belirlemek, felsefe edebiyat ve siyaset arasındaki seçimi yapmak ve sapmaları önlemek görev tanımı dahilindeydi.

Başkan salt servisi yönetmemekte, mürşid-i kâmil olmasa da sohbetin ilerlemesini kolaylaştırmakta, düşünce şöleninin zihni skalasını renklendirmekte, motive etmekte dahası ve mühimi bir elinde, Hydria diğer elinde Krater ile ayıklık ile sarhoşluk arasında sürdürülebilir ahenkle denge inşa ederdi.

Kase’nin diğer adı Krater’di. Şölen, şarabı sek değil, su katarak ikram ederdi.  Sek içmek, Trakyalılar ile İskitler hariç Tanrı Dionysos’a mahsustu. Hydria üç tutacaklı, suyu serin tutan bir testiydi. Hydria, Krater ’in talebiyle bağlıydı. İstediği yer ve zamanda talebiyle uyumlu suyu arz etmekle ödevliydi. Yükümlülüğünü azaltma veya bertaraf etme şansı, ihtimali ve olanağı yoktu.

Bu oran, asla birebir veya eşit olmazdı. Her su şaraba katılmazdı. Uranüs’ün bahşettiği, perilerin mekân edindiği sular Şölen’in tercihiydi. Mütesavi terkip, sert yahut saf şarap addedilirdi.  Şarap, suyu dengi saymaz, eşitliği kabul etmez, ayağına asla gitmez, ağırlığını her daim muhafaza ederdi. Tanrı olmasa da tanrısaldı. Kimin, nasıl ve ne kadar sarhoş olacağını, sunu ustası barmenlerin antik versiyonu saki tayin ederdi.

Alkibides’in zikrettiği çanak sekiz kotyl’ den fazlasını alırdı. Güncel ölçekle iki litreden fazlası demekti. Bu alkolü hatırı sayılır debiye çıkarırdı. Şarap, kâseyle içilir, buz çanağa konulurdu. Sıcak Hellen akşamlarında; şarap, buz çanağında soğutulur, kâse ve çanak ikilisinden yudumlanırdı. Vazodan içmek, Dionysos’a mahsustu. Bunaltıcı havalarda şarap, samana sarılan karla kuytu, koyak ve kuyularda korunur, soğutulurdu.

Sokrates’in iki litreden fazla içmesine rağmen sarhoş olmadığını, Platon’un sufle verdiği Alkibiades’ ten duyuyoruz.  Platon, Alkibiades aracılığıyla şarap ile suyun ya da iyi ile kötünün ideal karışımının Sokrates’te vücut bulduğunu izaha çalışır. Benzerini Ksenophon ‘un de Şöleni de tecrübe eder.

Sokrates’in sarhoş olduğu duyulmamıştı, tanıklık eden de yoktu. Eryksimakhos, her şeye rağmen, yetkinliğinden aldığı kudretle vaziyete el koyar. Aşkınlığın, şölene hükmederek yozlaştırma girişimine izin vermez. Misafirler, yastıklarından aldıkları destekle saz, haz ile sözün etrafında uzanmaya davet ederler. Alkibiades, sohbetin raydan çıkmasını, tecrübeden neşet bilginin karizmasına yaslanarak önler. “Bir hekim tek başına birçok insana bedeldir” der ve Hekim’den müstakbel muhabbetin temasını belirlemesini ister.

Şu gerçektir ki Şölen dünden tütsülülerin de düşünme, konuşma ve felsefe yapmalarına imkân tanıyan koşulları hazırlama becerisine sahiptir. Çekinik bırakılma, ötelenme ve dışlanma ayrıksıdır. Bu konuda hem yetenekli hem de deneyimlidir. En çetin konuları tartışmaya açarak, akşamcıları yörüngede tutabilmektedir.

Alkibiades, Sokrates’e sevdalı olduğunu gizlemez. Sevgisini, meziyetlerine geçit yaptırıp, övgüye dönüştürecek zorlu bir sohbete adım atar. Sevgi ve methiye bu kez Sokrates’te tecessüm eder. Sokrates’i, tanrısal tınıların ustası Olympos ve Olympos’un üflediği kavalın mucidi Anadolu’lu Marsyas ile özdeşleştirir. Ona göre Sokrates, sırlara ve tanrılara erişmek isteyenleri deşifre eden çalgısız ve kavalsız Marsyas’tır.

Şarap, insana doğruyu söyletmektedir. Bir bakıma doğrunun adıdır Şarap. Ha çocuk ha şarap fark etmez, ikiliyi aynı paydada buluşturan yarattıkları saflıktır. Düşünce, her daim arılığa, duruluğa ve arınmaya muhtaçtır. Şölen çığ gibidir. Nerede, ne zaman duracağını kestirmek mümkün değildir. İlerleyen gece berisinde Agathon, Sokrates ve Aristophanes’i bırakır. Gece yorulsa da dur durak tanımayan kâse, üçlü arasında soldan, sağa doğru dolanmaya, dolaşmaya devam edecektir.

Sokrates, sevenlerini ve övdüklerini yatırmadan önce, onları aynı kişinin hem tragedya hem komedya yazabileceğine ikna eder. Gün ağarırken önce Agathon, ardından da Aristophanes uykuya yenilir.

Sokrates, Atina surlarının ötesindeki Lykeion’a gider. Yıkanır ve idman yapar. Gyimnasion, idman alandır. İdman: bedeni ve zihni eğitip, arındırarak yaratı döngüsüne hazırlayan yaşama biçimidir. Şarap, sabahın köründe anlatılanlarla, Sokrates aracılığıyla ideal içicinin hem güncesini tutar hem portresini çizer.

Gelelim, Ksenophon’ un Şölen’ine. Ksenophon meşhur Anabasis’in yaşayanı, yaratıcısı ve yazanıdır. Anabasis iki kardeşin bahane ile peçeledikleri iktidar savaşının anlatısı, Ksenophon ise öyküye konu ordunun lejyoneri, müşahidi ve vuslatın mimarıdır. Verimli Hilali içine alan sürprizlerle dolu seferin başında, başsız kalan ordunun başına geçer. Şarabı doğuran otantik toprakla tanışır, hisseder ve arşınlar. Güney batıyı, kuzeyle buluşturarak Karadeniz’e varan, görece sahili izleyerek, Trakya’da sonlanan güzergahın kâşifi, Onbinler’in artığı rical ordusunu, vatanıyla buluşturan komutandır.

Platon’un çağdaşı Ksenophon, sosyo politik ve kültürel bu kurumunun bir de kendi perspektifinden görülmesini ister. Hellenler’ de şölen çok çehreli, erekli ve karakterliydi. Kimi zaman eğitim, öğretim, eğlence bazen de Platon ve Ksenophon’un aktardıkları şekliyle güncel felsefenin temellerini atmaya özgülenirdi. Ksenophon da aralarında Sokrates’in de bulunduğu aktörleri bir başka yer ve zamanın şöleninde buluşturur. Kurguyu, felsefeciler onurlandırsa da Ksenophon’u tahrik eden; yemek, içmek, eğlenmek, oynamak ve düşünmekten ziyade, bunların yöntem ve araçlarıyla yarını tanıştırmaktır. Ksenophon, anı istikbale naklederek, dem ile devranı yaşatma ve var olmanın peşindedir.

Bu kez ev sahibi Kallias’ tır. Kallias, tutkulusu Autolykos ve babası şerefine şölen yapma hazırlığındadır. Şölenin sevgiliye ’ya adanması, katılımcı kompozisyonunu da özel ve özgün hale getirir. Şölen öncekileri aratmayacak, sonrakileri özletecektir. Ev sahibi, rastladığı Sokrates ve arkadaşlarını şölenin konağı androna davet eder.

Kallias ‘ın sabıkalı kibri ve şımarıklığı, iştirakin kabulünü güçleştirse de çağrıya icabet edilecektir. Davetliler heyecanlıdır. Bazıları olasılıkla Gyimnasion ’da idman yapar, yıkanır, dinlenir ve şöleni onurlandırırlar. Şölen; şıklık, temizlik, gösteriş, tatlı bakış, yumuşak seslerin, soylu bakışlarla hoş kokuların geçit resmi yaptığı zaman, yer ve mekândır aynı zamanda.

Yemek başlar. Sessizliği, Philippos’un patavatsızlığı bozar. Gelen, şölenin soytarısıdır. Sedirde bulduğu yere ilişir. Yoksulluğunu sermaye yapar ancak beklediği ilgiyi bulamaz. Yüzü düşer, mahzunlaşır. Umarını yarına erteler ve payına odaklanır. Maskara, şölenin gülen yüzü, katılımcıların neşesi, davetsiz misafiri veya günah keçisiydi. Seçkinleri jest, mimik ve esprileriyle güldürüp, eğlendirmekle ödevliydi. Kültürel sermayesini felsefeye tahvil ettiği için düşünür de sayılırdı.

Şölen, duasız, adaksız, hatta anmasız olmazdı. Bu vesileyle tanrıların şerefine içilen şarap, ilahiler eşliğinde Tanrıya da sunulurdu. Şarap dökme; göksel bir ikram olarak, onurlandırma ve şükranın Grek varyantıydı. Başlamakta olan yersel faslın da girizgahıydı. Takdim; maddi doyumdan görme, hissetme, duyma ve dokunmanın tatminine geçişin işaretiydi. Şarap, Platon’da Dionysos’a dökülürken, Ksenophon ’da tanrılara sunulurdu.

Sahneyi biri dansör, diğeri flüt çalan iki kız, Kithara çalıp raks edebilen bir delikanlı alır. Dans, gösteri ve akrobasi bahşiş mukabiliydi. Platon’un şöleninde eğlenceye flüt eşlik ederken, ardılı şölende flüt yanına gitarın atası ve Lir’i de almayı ihmal etmezdi. Yetenek, bedene beceri de ritim ve ahenge eşlik ederdi.  Demem odur ki, tel ve nefes, Antik Dünya’nın düet yapan maruf ve meşhur ikilisiydi.

Şölen eğlenceye doyduktan sonra, Sokrates ev sahibine teşekkür eder. Ev sahibi, gecenin “hoş kokudan” yoksunluğunu ima ederek, felsefeye eyleyeceği bir başka konu sunar. Sözü Sokrates alır. Ona göre koku göreceli, öznel ve özgündür. Esasında güzel koku da yoktur. Koku her bedende farklı bir hal ve tat alır. Güzellerin kokusu hastır ve doğuştandır, tabiatıyla yapay kokuya gereksinimleri yoktur. Suni koku, aynılaştırır. Köle ile özgür kişi arasındaki farkı bertaraf eder. İdman sahasının ürettiği kokunun; doğal, çekici ve şehvetin ulağı olduğunu ima eder. Yaşlılara kalan ise iyilik ve soylulukla özdeşleşen kokudur. Muhabbet Antik Parfüm, zeytinyağını anmayı da unutulmaz.

Kız dans eder, dans akrobasiye dönüşür. Kızın tehlikeyle dansı, cesaretin öğretilebilirliği üzerinden felsefeye keyif alacağı bir tat ve alan bahşeder. Kızla yer değiştiren oğlanın güzelliği, dansını peçelese de Sokrates ve dostları güzel vücudun, sağlığa ve egzersize ödüncü üzerine yeni bir fasıl açarlar.

Philippos’un, dansı sulandıran maskaralıklarını müteakip şarap istemesi, Sokrates’i, şarabın rol ve işlevi üzerine nutuk atmaya teşvik eder. Sokrates, “şarap tıpkı adamotu gibidir. Hem ruhları ıslatıp, acıları dindirir hem de insanları uyutur ”der. Şarapla, adamotunu aynılaştırarak, anestezik ajanların antik köklerini selamlar. Zeytin yağının ateşi körüklediği gibi, şarabın da tutkuları tahrik ettiğini vurgular, afrodizyak yanını hatırlatır.

Şarap, kontrol edilmez ise önce aklı sonra da bedeni yoldan çıkarır. Soluksuz kalmamak ve konuşabilmek için, şarabın küçük kadehlerle sıklıkla ve az olarak içilmesi gerektiği salık verilir. Sarhoşlukla baş edebilme ve neşelenmenin yegâne yolu; şarabın, insanın “hakkından gelmesini” önlemektir. Şarabı erdem, bilgelik yiğitlik ile müptezel ve müptelalık arasına hapsetmek ve burada tutmak bir Hellen buluşuydu. Kadehlerin kulağı, adete aşinaydı ve kaselerin sedirleri dolaşan duyarlılığı çoktan başlamıştı. Şölen, şarabın şahsında bireyin ve şölenin prestijinin korunmasına dair tecrübeyi yineleyip, toplulukla üleşiyordu.

Platon’la Ksenophon’un bileşkesi, şarabın içki adıyla Şölen’in odağına taht kurması ve burada eylemesidir. Şarap, düşünceyi düşünce ile sınayıp, karşı ve karşıttan birlik devşirirken birkaç adım ötede felsefenin konuğu ve konusu da olabiliyordu. Ksenophon, Sokrates’e, Sokrates’ de Hermogenes’e “içki taşkınlığının ne olduğunu?” sorarak, sarhoşluğun yarattığı sapma biçimlerine neşter atar. Ksenophon da tıpkı önceli Platon gibi, duygularla şahsiyeti şarapla sınayarak, onun felsefe ve muhabbete olan katkısını, yarar ve zararlarını açığa çıkarıyordu.

Fikri şölenin kaide, standart ve rehberi vardı. Andron’un duvarları, soyunun özelliklerini çağırmak üzere hafızasına kazımıştı. Bellek, kraterin ilkini sağlığa, ikincisini aşk ile hazza üçüncüsünü uykuya ayırıyordu. Bakiye yedi kerte, aşkınlığın türevleri arasında üleşiliyordu. Şarap, hem kuramsal hem de teorik bir fon eşliğinde, sosyo-kültürel bir idrake malzeme taşıyordu.

Hermogenes taşkınlığı: şarabın etkisiyle can sıkmak olarak tanımlar. İçki, şarapla özdeştir ve içki ile aynılaşan bir başka alternatiften söz edilmemektedir. Sokrates, “şu anda susarak bizlerin canını sıktığının farkında olup olmadığını” Hermogenes’e sorar. Susmanın taşkınlık şekli olduğunu ima edip ortamı tahrik eder, tartışmayı ateşler. Amaç taşma formlarını deşifre etmek, sohbetle buluşturmaktır. Örfe göre içmemek ile müptelalık özdeştir. Antik Yunan, içmeyenleri de sarhoş olanlarla aynı kefeye koyardı. İçmek; eylemekti. Susmak, yoksamak veya benimsemek değildi.

Şölen, sempozyumun atasıdır. Şarapla özdeşleşen toplantı olarak da anılırdı.  Şölen soylu erkeklere münhasır, belli amaç ve hedefleri olan mahsus bir toplantıydı. Andron denen özel ve özgün bir odada gerçekleşirdi.  Andron, evin kalbinin attığı yerdi. Mimari açıdan öncüydü. Diğer bileşenlerin kıblesi, her şey ve herkesin buraya göre konuşlandığı, şekillendiği ve tasarlandığı nevi şahsına münhasır bir mekandı.

Şarap, yemeğe nadiren eşlik ederdi. Gözü kulağı düşünsel şenlikte, hakikat arayışının yarattığı heyecandaydı. Kendisini ışıkla buluşacak nesneye ve nesneyle kurulacak temas anına hazırlardı. Enerjisini düşünce ile yapacağı mesaiye ayırırdı. Vargı, bugünün hasımlı yargısının da rahmiydi. Şarap kadirşinastı, Tanrıya ibadeti bilir ve kahramanları anmayı asla unutmazdı. Bu üçlüye olan borç, defaten ve tamamen ödemeden şölene başlamak mümkün olmazdı.

Asıl şölen, karnı tok yapılır ve açlığın sırrın ve gizin arkeolojisini engellemesini önlerdi. Şarap, tıpkı spatula, mala gibi sosyal bu kazının duyarlı malzemesiydi. Hakikat, şölensiz, şölen şarapsız açığa çıkmazdı. Şölenden, şölene fark vardı.

Güncel sempozyum varlığını atası Sympossion’a borçludur. Günümüz bilgi şölenlerine el vermiş, isim babalığı yapmış, genetik nüvelerini armağan etmiştir. Roma’nın aklı Sympossion’ da kalmıştır. Yarattığı Convivium’la Şöleni yaşatmaya çalışsa da Roma, asla Hellen olamamıştır. Convivium ne hakikat arayışına kaynaklık etmiş ne estetikle temas kurmuş ne de demokratik işleyişe ev sahipliği yapmıştır.

Aksine yavan, sığ dünyevi bir gösterişin kol gezdiği, kibrin yarıştığı, farklılıkların derinleşerek yayıldığı, felsefenin nesnelerin gölgesinde çoraklaştığı, yemeğin iradeyi esir aldığı görsel şölenden öteye gidememiştir.

Convivium, şarabın cinsi, kalitesi, yaşı, tadı, kokusu üzerinden yaratılan farklılıkların yüzeye çıktığı aristokratik bir ziyafetti. Antik sermayenin tüketildiği, genetik özelliklerini yitiren bu yerde, düşüncenin uç vermesi mümkün değildi.

 Hilmi Şeker/Yargıç/İstanbul

Kaynakça:
Thomas R. Martin; Perikles , İş Bankası Yayınları Kültür Yayınları, İstanbul, 2021
Platon; Şölen ve Dostluk, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, İstanbul, 2008
Ksenophon; Şölen, Doğu Batı Yayınları, İstanbul, 2022
Ksenophon; Anabasis, Sosyal Yayınlar, İstanbul, 2010
Tom Standage; Merkez Yayıncılık, İstanbul, 2005
Loukianos; Şölen, Pinhan, İstanbul

Bunu okudunuz mu?

Sadri Maksudi Arsal

Ordinaryüs Prof. Dr. Sadri Maksudi Arsal, 23 Temmuz 1878’de Rusya Federasyonu içinde özerk cumhuriyet olan …