Yeni
Ana Sayfa » Hukuk tarihi » Sosyalist Birlik Partisi Kapatma Kararı

Sosyalist Birlik Partisi Kapatma Kararı

Sosyalist Birlik Partisi Kapatma Kararı, 19 Temmuz 1995 tarihinde Anayasa Mahkemesi tarafından alınmıştır. Kapatılma gerekçesi, “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmayı amaçlamak” olarak açıklanmıştır.

Anayasa Mahkemesi kararından kısa bir süre önce parti kendisini feshetmiş, kadrolarının çoğunluğu Birleşik Sosyalist Parti‘ye katılmış ve 1996 yılında kurulan Özgürlük ve Dayanışma Partisi‘nin kuruluşunda aktif rol almışlardır.

Sosyalist Birlik Partisi (SBP) 15 Ocak 1991’de TBKP, TSİP ve Sosyalist Parti’den kopan bir grup ve bazı bağımsız sosyalist aydınlar tarafından kurulan siyasi partidir. Türkiye Cumhuriyeti tarihinde kapatılan siyasi partiler arasında kısa süre sonra kapatılan partiler arasındadır.

Partinin ilk genel başkanı Sadun Aren’dir. Parti, katıldığı tek seçim olan 1994 yerel seçimlerinde %0,30 oranında oy almıştır.

ANAYASA MAHKEMESİ KARARI

 Esas Sayısı:1993/4 (Siyasî Parti-Kapatma)

Karar Sayısı:1995/1

Karar Günü:19.7.1995

R.G. Tarih-Sayı:22.10.1997-23148

 DAVACI : Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı

DAVALI : Sosyalist Birlik Partisi

DAVANIN KONUSU : Sosyalist Birlik Partisi’nin, tüzük ve programının, Birinci Büyük Kongre’de alınan kararın, bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu raporu ile Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcısı’nın Parti adına yaptığı açıklamaların; Anayasa’nın Başlangıç’ı ile 2., 3., 6., 14., 69. maddelerine, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı savıyla, aynı Yasa’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri uyarınca kapatılmasına karar verilmesi istemidir.

I- DAVA

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın kapatılma istemli kamu davasına ilişkin 28.12.1993 günlü, SP. 43 HZ.l993/57 sayılı iddianamesinde şöyle denilmektedir:

“I- Giriş

Çalışmalarıyla ulusal iradeyi oluşturarak genel ve yerel seçimler yoluyla siyasal iktidara sahip olmayı ve siyasal kararları etkilemeyi hedef alan kuruluşlar olan siyasal partileri, Anayasanın 68. maddesinin ikinci fıkrası hükmü, demokratik siyasal hayatın vazgeçilmez ögeleri saymak suretiyle demokrasinin belirleyici temel özelliklerinden birisi olarak kabul etmiştir.

Kişilerin genel oy hakkı çerçevesinde tek tek sahip oldukları siyasal tercihleri, programları yönünde toplayıp birleştirerek siyasal iktidara ulaşmayı amaçlayan siyasal partilerin ulusal iradenin oluşmasındaki rol ve görevleriyle olağan derneklerden farklı bir durumda bulunduğunu gözeten Anayasa, bu nedenle onları öncelikle kendi yapısı içinde düzenleme gereğini duymuş ve 68. ve 69. maddelerinde kuruluşları, tüzük ve programlarında ve çalışmalarında uymakla yükümlü oldukları hususları ve kapatılmaları hakkında genel nitelikteki kuralları getirmiştir. Ancak, önceden izin alınmadan kurulabileceği ve onlar olmadan gerçek bir demokratik hayatın var olamayacağı kabul edilen siyasal partilerin, çalışmalarında hiçbir sınırlamaya bağlı olmayacaklarını söylemek olanaksızdır. Çünkü, toplum hayatında çok önemli işlevlere sahip bulunan siyasal partilerin demokratik düzeni ve cumhuriyetin niteliklerini hedef alan bir güç merkezi durumuna gelmesi toplumu tehdit etmeye başlar ve kamu düzeni bozulur. Toplumun hukuksal açıdan örgütlenmiş biçimi olan devletin bizzat kendi varlığına yönelen bu gibi tehlikelere karşı hukuk devleti ilkesi çerçevesi içinde gereken önlemleri alması onun demokratik hukuk devleti olma niteliğinin gereğidir. Anayasa, siyasal partileri demokratik, siyasal hayatın vazgeçilmez ögeleri ve demokrasinin simgesi saymış olmakla birlikte, çalışmalarında sınırsız bir özgürlük tanımamış, onların ülke zararına çalışmaların odağı olabilmesi olasılığını öngörerek bu gibi hallerde kapatılabileceklerini kabul etmiştir. Getirilen yasaklamalara uyulmaması durumunda, Türkiye Cumhuriyetinin kendisiyle özdeşleşmiş olan niteliklerin ve devletin dayanağını oluşturan temel ilke ve esasların sarsılacağı ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinin tehlikeye düşeceğinde hiç kuşku yoktur. Yukarıda belirlenen nitelikler ve işlevlerin sonucu olarak Anayasa 69. maddesiyle, kurulan partilerin tüzük ve programlarının ve kurucularının hukukî durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine uygunluğunun kuruluşlarını takiben ve öncelikle denetleme ve gerektiğinde kapatma davası açma görevini Cumhuriyet Başsavcılığımıza vermiştir.

Siyasal partilerin kuruluşlarından itibaren çalışmaları, denetimleri konularında olduğu kadar kapatılmalarına ilişkin ilke ve esaslar belli bir düzen içerisinde ayrıntılı olarak Siyasî Partiler Yasası (Daha sonra “SPY” olarak anılacaktır)’nda yer almış, Anayasada belli edilen yasaklara uymadığı Cumhuriyet Başsavcılığınca tespit edilen siyasal partiler hakkında Anayasa Mahkemesinde kapatma davası açılması benimsenmiştir.

Davalı siyasal parti, gerekli bildiri ve belgelerin 15.1.1991 tarihinde İçişleri Bakanlığına verilmesiyle SPY’nın 8. maddesine göre tüzel kişilik kazanmıştır. Cumhuriyet Başsavcılığımız da Anayasa ve SPY’nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında 9.11.1993 gün ve SP.33 Muh.1993/154 sayılı yazımız üzerine davalı siyasi partice 12.10.1993 gün ve 706 sayılı yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi ve değerlendirilmesinden, davalı siyasî partinin çalışmalarında, kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.

II- Açıklamalar

SPY’nın 78., 80. ve 81. maddelerini de içeren, dördüncü kısmındaki yasaklara aykırılık halinde partinin kapatılmasını düzenleyen 101. maddesinde bir siyasal parti hakkında kapatma kararının şu hallerde verileceği belirlenmiştir: (a) Parti tüzük, program ve diğer mevzuatının yasanın dördüncü kısmında yer alan hükümlere aykırı olması veya (b) Parti büyük kongresinde, merkez karar ve yönetim kurulunca veya bu kurulun iki ayrı kurul olarak oluşturulduğu hallerde ilgili kurulca ya da Türkiye Büyük Millet Meclisi grup yönetim veya grup genel kurullarınca Yasa’nın dördüncü kısmındaki hükümlere aykırı karar alınması veya genelge ve bildiriler yayınlanması veya karar alınmamış olsa bile bu kurullarca aynı hükümlere aykırı faaliyetlerde bulunulması yahut parti genel başkan veya genel başkan yardımcısı veya genel sekreterinin sözü edilen bu maddeler hükümlerine aykırı olarak sözlü ya da yazılı beyanda bulunması veya (c) parti merkez karar ve yönetim kurulunca Yüksek Seçim Kuruluna partiyi temsilen konuşma yapacağı bildirilmiş olan kimsenin radyo ve televizyonda yaptığı konuşmanın Yasa’nın dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı olması.

Bu dava açısından 101. maddenin (c) bendinin uygulanması söz konusu değildir. Bu nedenle, var olan kanıtların (a) ve (b) bentleri uyarınca değerlendirilmesi gerekmektedir. (a) bendinde tüzük ve programı esas alması yanında (b) bendinde de sözlü ya da yazılı beyanlarıyla partinin kapatılmasına neden olabilecek parti organları arasında büyük kongre, merkez karar ve yönetim kurulu veya bu kurul iki ayrı kuruluş olarak oluşturulmuş ise bunların her biri ile genel başkanı ve genel başkan yardımcısı sayılmıştır.

Davalı siyasî partinin tüzük ve programındaki kapatılma nedeni olabilecek kimi belirsizlikleri; davalı siyasi partinin büyük kongre kararı, genel yönetim kurulu raporları, genel başkan Sadun AREN ve genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un parti adına açıklamaları ile kapatılmaya ilişkin kanıtlar daha belirgin hale gelmiştir.

Parti Tüzüğünün, partinin amaçlarını belirleyen 2. maddesinde,

“… Parti, ulusal baskı ve şiddetin her türlüsüne karşı mücadele eder. Kürt sorununa barışçı, demokratik ve adil bir çözüm yolunun bulunması, bunun koşullarının yaratılması için çalışır…” denilmekte ve parti programının,

Katılımcı demokrasi başlığı altında,

“Ülkemizin karşı karşıya bulunduğu çok boyutlu, derin sorunlar ve dünyadaki hızlı, çok yönlü değişiklikler, Türkiye’de köklü bir politik yenilenmeyi, demokratik yeniden yapılanmayı zorunlu kılmaktadır. Toplumsal yaşamın her alanında yıkıcı etkilerde bulunan tıkanıklığı aşmak, toplumsal dinamizmin önünü açmak, ancak baskıcı anlayış ve rejime son vermekle ve köklü bir demokratikleşmeyle mümkün olacaktır.

Buna bir ilk adım olarak Partimiz

……..

Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınmasını, kendi sözlerini söyleyebilmelerini

…….

zorunlu görmektedir…”

Kürt sorunu başlığı altında,

“Partimiz, Türkiye Cumhuriyeti yurttaşlarının önemli bir bölümünü Kürtlerin oluşturduğu olgusundan hareketle, “Kürt Halkı’nın varlığı” gerçeğini söylemeyi engelleyen yasaklar zinciri ortadan kaldırılmadıkça, Kürt sorununu tartışma ve çözümler üretme olanağının bulunmadığı görüşündedir.

Partimiz, Kürt sorunu çözülmeden ülkemize demokrasinin gelemeyeceği, demokrasi sorununa çözüm bulunmadan da Kürt sorununun çözülemeyeceği inancındadır. Kürt sorunu, Türkiye’nin, Türklerin ve Kürtlerin, demokrasi ve özgürlükten yana olan herkesin sorunudur. Çünkü bu sorun, baskıcı rejimin hem bir nedeni hem bir sonucudur.

Partimiz, Kürt sorununun, İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Helsinki Sonuç Belgesi doğrultusunda Türkiye’nin yeniden yapılanması temelinde barışçı, demokratik yöntemlerle çözülmesinden yanadır.

Partimiz, Kürt sorununa barışçı, demokratik ve adil bir çözüm yolu bulunması, bunun koşullarının yaratılması için ciddi, tutarlı ve inançlı bir uğraş verecektir.

Partimiz, kendini Kürt halkının yerine koymadan, onlar adına çözümler önermeden, Türkler ve Kürtler arasında demokratik bir ortamda oluşacak bir mutabakatla, bu ekonomik, politik, sosyal ve kültürel boyutlu karmaşık sorunun çözüme ulaşması için çalışacaktır.

Partimiz, Kürtlerin kendi kimlikleri ile tartışmalara katılması, sorunun çözümünde taraf olabilmeleri için, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasak ve baskıların kaldırılması için, Kürtçe yazma ve konuşmayı yasaklayan 2932 sayılı Yasa’nın ve benzer yasaların kaldırılması, Ceza Yasası’nda ve Siyasî Partiler Yasası’ndaki ilgili yasaklara son verilmesi için çalışacaktır.

Partimiz, acil olarak Doğu ve Güneydoğu Anadolu’da savaş hali ve gerekçelerinin ve devlet terörünün son bulması, militarist, şoven, baskıcı resmî anlayışın, Kürtleri bir güvenlik rizikosu kabul eden görüşlerin terkedilmesi, yerlerinden yurtlarından olmalarının önlenmesi, zorunlu göç ve sürgüne, kötü muamelelere hedef olmaktan kurtulmaları için mücadele edecektir.”

Eğitim başlığı altında,

diğer düzenlemeler yanında “… Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmeleri imkanı da sağlanmalıdır…”

Kültür başlığı altında,

“… Kürtlerin kendi kültür varlıklarını yaşatmaları ve geliştirmeleri desteklenecektir…”

İbareleri yer almaktadır.

Siyasî Partiler yasasının belirlediği yöntem ve esaslara göre parti mevzuatındaki bu düzenlemelerin anlamının; partinin büyük kongeresi ile ilgili kurullarının aldığı kararlar, yayınladığı genelge ve bildirileri, bir karara dayanmasa bile faaliyetleri, genel başkan, genel başkan yardımcısı ve genel sekreterinin yazılı veya sözlü beyanları ile birlikte değerlendirilmesi zorunlu görülmüştür.

Davalı siyasî partinin Büyük Kongresi 2-3 Mayıs 1992 tarihinde yapılmıştır. Bu kongrede partinin genel yönetim kurulunun çalışma raporu incelenmiş ve göndemindeki konuları görüşerek bazı noktaların bir sonuç bildirgesiyle duyurulması kararlaştırılmıştır. Gerek genel yönetim kurulu çalışma raporu ve gerekse birinci kongre sonuç bildirgesi ve kararları parti yayını olarak yayınlanmıştır.

Birinci kongre genel yönetim kurulu çalışma raporunda;

“… Kürt sorununun bugün geldiği yer Kürt halkının uzun mücadele sürecinin ve birleşik olarak kürt politik örgüt ve hareketlerinin varlığıyla gelinen yerdir. Son 10 yılda Türkiye açısından PKK. öne çıkan kürt örgütü durumundadır.

….

Nevroz olayları ve sonrasındaki şiddet askersel çözüm yanlısı güçler, Hizbullak (h) vb. kontgerilla organizasyonlarını da daha yoğun kullanarak kendi tutumlarını hükümete kabul ettirmişlerdir. Bu durumda Kürt realitesini yok sayan, onların ulusal ve uluslararası yasa ve antlaşmalardan doğan ve her ulusun sahip olduğu kendi geleceğini özgürce belirleyebilmek için vazgeçilmez olan hak ve özgürlüklerini yadsıyan ve bu konulardaki yasal ve barışçı girişimi şiddetle bastıran geleneksel politika en azından bugün tekrar üstünlük kazanmış görünmektedir. Oysa, bu politikanın bizzat kendisinin bölücü niteliği 70 yıllık uygulamasının sonuçlarıyla ortadadır.

…..

SBP GYK’sı şiddete dayalı yöntemlerin ne Kürtlere ne de Türklere hiçbir yararı olmadığı ve terkedilmesi gerektiğinin yaşamsal öneminin altını çiziyor. Bir bütün halinde şiddet Türk ve Kürt nüfusunun gittikçe daha çoğunu sertlik yanlısı güçlere doğru kutuplaştırma ve her iki halkı da birbirine karşı cepheleştirme eğilimi taşıyor.

…..

GYK’mız Kürt sorununun çözümü açısından şu temel noktaların altını çizmektedir.

Kürt sorunu Kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

Nasıl yaşamak istedikleri konusunda Kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar.

Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

Şiddet eylemleri ve PKK. ile Kürt sorununu özdeş görmemek, karıştırmamak gerekir. Kürt sorunu PKK’dan önce de vardır. PKK. bu işten vazgeçerse de, Kürt sorunu çözülmezse Kürt sorunu gene varolmaya devam edecektir.

Türkiye halkı ve demokrasiden yana olan herkesin ortak çabası ile Kürt sorunu çözülebilir ve çözülmelidir. Bu noktada GYK’mız işçi sınıfının sendikal, politik hak ve özgürlükler mücadelesi ile Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin gerçekleştirilmesinin yakın bağına dikkatleri çekiyor.

Kürt sorunu çözülmeden 12 Eylül’den tam çıkış ve demokrasi gelemez. Demokrasi uygulanmadan, Kürt sorunu çözülemez. Yani Türkler ve Kürtler arasında tam hak eşitliği sağlanmadan, sorunun tam bir açıklıkla ve sınırsızca tartışılması için politik ve yasal koşullar sağlanıp, yasaklar kalkmadan hangi çözümün doğru olduğunu sağlıklı bir biçimde tartışmak bile mümkün değildir.

Sorunun çözümünün birinci koşulu; çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklanma, savunulma ve alternatif olarak da kendini istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul, problemin ilgililerinin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul; özgür demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevli mekanizmalara sahip olmasıdır.

Önce tüm yasakların, baskı ve eşitsizliklerin kalktığı şiddetin ve silahın terkedildiği tam ve güvenceli demokratik bir ortam. Bu olmadan GYK’mız Kürt sorununu tartışmak ve çözümler üretme olanağının çok sınırlı olduğu görüşündedir.

Kürt sorunu, Kürtlerin özgür iradesini temel alan, Kürtlerin ve Türklerin tam hak eşitliği temelinde ortak çıkarlarını sağlayan demokratik bir mutabakatla, bölge ve dünya barışına hizmet eden, şiddeti bütün biçimleriyle reddeden, barışçı, demokratik ve adil bir çözümle sonuca ulaştırılabilir.

Önceki yıllarda çözümü daha kolay olan Kürt sorunu, gün geçtikçe çözümü zorlaşan bir sorun haline gelmektedir. Türkiye Cumhuriyetinin geleneksel politikalarıyla, Kürt realitesinin çatıştığı bir konumdan Kürtlerle Türklerin çatıştığı bir konuma doğru yuvarlanma tehlikesi ciddidir. Bu noktada, Türkiye solunun üzerine düşeni yeterince yerine getirdiği söylenemez. Partimiz sorundaki tehlikeli gelişmeye dikkati çekmiş, Genel Başkanımız Sadun AREN bu konuda doğrudan Sayın S.DEMİREL ve E.İNÖNÜ’ye mektupla görüşlerimizi iletmiş, kamuoyuna açıklamalar yapmıştır. İl örgütlerimizin girişimleri olmuştur. Ama en başta Kürtlerin yoğun yaşadığı illerde parti örgütlerimizi kuramamış oluşumuzdan başlayarak sorunda eksik kaldığımızı da kabul etmeliyiz.

Türkler ve Kürtlerin özgür ve gönüllülükleri temelindeki birliğinden yana olan SBP birinci kongresi vesilesiyle Türkiyenin Türk-Kürt tüm yurttaşlarına, kamu görevi yürüten ya da yurttaş insiyatifi niteliğinde bulunan bütün kurumlarına seslenmekte ve aşağıdaki önerilerin hayata geçirilmesi için zaman yitirilmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Yukarıda ifade edilen noktalardan çıkarak gerçekleştirilmesi gereken değişikliklerin bir bölümü hükümet kararnameleriyle, bir bölümü yasa değişiklikleriyle, bir bölümü ise yeni bir anayasa ile sağlanabilir.

İvedilikle harekete geçilmesi gerektiğinden, anayasa gibi geniş mutabakatlar gerektiren konuların ele alınmasından önce hükümet kararnameleri ve yasa değişiklikleriyle temel adımların atılması gerekmektedir.

Sosyalist Birlik Partisi Türkiye’nin, tüm yurttaşların esenlik içinde yaşadığı bir ülke haline gelebilmesi için ulaşılması gereken hedefleri şöyle tanımlamaktadır :

1) Kürtlerin varlığı yasal temelde tanınmalıdır.

2) Devlet ve hükümet Kürt sorununun çözümünde askersel araç ve çözümleri değil, politik araçlar ve çözümü benimsediğini açıklamalıdır.

3) Olağanüstü hal hemen sona ermeli, koruculuk sistemi kaldırılmalı, özel tim bölgeden çekilmelidir.

4) Anayasa ve siyasî partiler yasası barışçılığı esas alan tüm görüşlerin tam bir özgürlük içinde dile getirilmesini sağlamalıdır. Ayrılıkçı partiler de yasal olabilmelidir. Bu ayrılma durumunun hangi koşulların yerine gelmesiyle gerçekleşebileceğinin anayasada tanımlanmış olmasını gerektirir.

5) Kürt sorununu yasal yollardan dile getirmek ve en uç önerileri bile seslendirebilmek mümkün olmadığı için yasal yolların dışına çıkmış olanlar için bir genel af getirilmelidir.

6) Merkezi devlet örgütlenmesinde ademi merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, eyalet meclisleri kurulmalı, eyalet il ve ilçe yönetimleri seçimle görev getirilmelidir.

7) Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

8) Radyo ve televizyonlardan Kürtçe de yayın yapılmalıdır.

9) Devlet katlarında ve Silahlı Kuvvetlerde görevli kürt kökenli yurttaşların kendi ulusal kimliklerini açık ifade edebilmeleri sağlanmalıdır. Devletin yasama, yürütme ve yargı erk organlarının bileşiminin ülke nüfusunun etnik-ulusal bileşimine uygun hale gelmesiyle eşitlik sağlanmağa başlanılmış olabilir. Haklarda ve devletin tüm yapısında farklı kökenlerden tüm yurttaşların tam eşitliği ve devletin milliyetçilikten arındırılması, yani Türk vasfından uzaklaştırılmasıyla, devlet Türklerin, Kürtlerin ve ülkede yaşayan tüm ulus ve etnik kökenden yurttaşların demokratik devleti olma imkanını kazanabilir. Eğer Kürt olduğunu ifade eden bir teğmen general olabiliyorsa, Kürtlerin devletin en yüksek katlarına gelebildiği ancak o zaman söylenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bu Cumhuriyette yaşayan tüm yurttaşların esenliği bu değişikliklere ulaşılabilmesine bağlıdır. Geleneksel devlet politikasında ısrar Türkiye’yi içeride kaosa, dışarıda ise bir barbarlar ülkesi konumuna sürükleyecektir…” denilmektedir.

Davalı Partinin büyük kongeresinde alınan karara dayalı partinin görüşleri “1. kongre sonuç bildirgesi ve kongere kararları” ismi ile parti yayını olarak bir kitapcık haline getirilmiştir. Burada “Kürt Sorunu Hakkında Karar Tasarısı” başlığı altında aynen,

“…..

SBP 1. Kongresi, Kürt sorununun çözümü açısından şu temel noktaların altını çizmektedir.

Kürt sorunu, kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

Nasıl yaşamak istedikleri konusunda kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdır.

Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

Şiddet eylemleri ve PKK ile Kürt sorununu özdeş görmemek, karıştırmamak gerekir. Kürt sorunu PKK’dan önce de vardı. PKK bu işten vazgeçerse de, Kürt sorunu çözülmezse Kürt sorunu gene varolmaya devam edecektir.

Türkiye halkı ve demokrasiden yana olan herkesin ortak çabası ile Kürt sorunu çözülebilir ve çözülmelidir. Bu noktada Kongremiz işçi sınıfının sendikal, politik hak ve özgürlükler mücadelesi ile Kürtlerin hak ve özgürlüklerinin gerçekleştirilmesinin yakın bağına dikkatleri çekiyor.

Kürt sorunu çözülmeden 12 Eylül ‘den tam çıkış ve demokrasi gerçekleşemez. Demokrasi uygulanmadan, Kürt sorunu çözülemez. Yani Türkler ve Kürtler arasında tam hak eşitliği sağlanmadan, sorunun tam bir açıklıkla ve sınırsızca tartışılması için politik ve yasal koşullar sağlanıp, yasaklar kalkmadan hangi çözümün doğru olduğunu, sağlıklı bir biçimde tartışmak bile mümkün değildir.

Sorunun çözümünün birinci koşulu;çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklama, savunulma ve alternatif olarak da kendi istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul; problemin ilgililerin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında, hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul; özgür, demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevi mekanizmalara sahip olmasıdır.

Önce tüm yasakların, baskı ve eşitsizliklerin kalktığı şiddet ve silahın terkedildiği tam ve güvenceli demokratik bir ortam bu olmadan kongremiz Kürt sorununu tartışmak ve çözümler üretme olanağının çok sınırlı olduğu görüşündedir.

Kürt sorunu, Kürtlerin özgür iradesini temel alan, Kürtlerin ve Türklerin tam hak eşitliği temelinde ortak çıkarlarını sağlayan demokratik bir mutabakatla, bölge ve dünya barışına hizmet eden, şiddeti bütün biçimleriyle reddeden barışçı, demokratik ve adil bir çözümle sonuca ulaştırılabilir.

Önceki yıllarda çözümü daha kolay olan Kürt sorunu, gün geçtikçe çözümü zorlaşan bir sorun haline gelmektedir. Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel politikalarıyla, Kürt realitesinin çatıştığı bir konumdan, Kürtlerle Türklerin çatıştığı bir konuma doğru yuvarlanma tahlikesi ciddidir.

SBP. Kongresi şiddete dayalı yöntemlerin, ne Kürtlere ne de Türklere hiçbir yararı olmadığı ve terkedilmesi gerektiğinin yaşamsal öneminin altını çiziyor. Bir bütün halinde şiddet, Türk ve Kürt nüfusunun gittikçe daha çoğunu sertlik yanlısı güçlere doğru kutuplaştırma ve her iki halkı da birbirine karşı cepheleştirme tehlikesini taşıyor. Son günlerde Batı Anadolu’da tekrar uç verdirilen olaylar vahimdir. Dış Türkler olgusundan da çarpıtılarak yararlanan şoven, pantürkist çevrelerin kışkırtmaya çalıştığı milliyetçi hisleri bu açıdan tehlikeli bir toplumsal psikolojik zemin yaratıyor.

Kongremiz, Kürt sorununun bu ortam içinde ve şiddet makasında, en azından belli bir süre için çözüm olanaklarının daraltılıp ertelendiği bir duruma, kitlenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğuna dikkatleri çekmektedir. Çünkü Kürtlerin varlıklarını inkar politikasından bile tam anlamıyla vazgeçilmemiştir. Hükümetin kuruluşunu izleyen günlerde Başbakan DEMİREL’in “Kürt realitesini tanıyoruz” sözleri resmî devlet televizyonunda sansür edilebilmiştir. Gene Başbakan’ın 30 Mart 1992’de yabancı basın için İstanbul’da düzenlediği basın toplantısında sarfettiği “Kürt” sözcüğü yine TRT tarafından yansıtılmamıştır. Kısaca, “devlet içindeki devletin” Kürt sorununu çözümsüzlüğe doğru yuvarlama tehlikesi artmaktadır.

Türklerin ve Kürtlerin özgür ve gönüllülük temelindeki birliğinden yana olan SBP., Birinci Kongresi vesilesiyle, Türklerin Türk-Kürt tüm yurttaşlarına, kamu görevi yürüten ya da yurttaş insiyatifi niteliğinde bulunan tüm kurumlarına seslenmekte ve aşağıdaki önerilerin hayata geçirilmesi için zaman yitirilmemesi gerektiğini hatırlatmaktadır.

Yukarıda ifade edilen noktalardan çıkarak gerçekleştirilmesi gereken değişikliklerin bir bölümü hükümet kararnameleriyle, bir bölümü yasa değişiklikleriyle, bir bölümü ise yeni bir anayasa ile sağlanabilir.

İvedilikle harekete geçilmesi gerektiğinden, anayasa gibi geniş mutabakatlar gerektiren konuların ele alınmasından önce, hükümet kararnameleri ve yasa değişiklikleriyle temel adımların atılması gerekmektedir.

Sosyalist Birlik Partisi 1.Kongresi Türkiye’nin tüm yurttaşların esenlik içinde yaşadığı bir ülke haline gelebilmesi için, ulaşılması gereken hedefleri şöyle tanımlamaktadir.

1) Kürtlerin varlığı yasal temelde tanınmalıdır.

2) Devlet ve hükümet Kürt sorununun çözümünde askersel araç ve çözümleri değil, politik araç ve çözümleri benimsediğini açıklamalıdır.

3) Olağanüstü hal hemen sona erdirilmeli, koruculuk sistemi kaldırılmalı, özel tim bölgeden çekilmelidir.

4) Anayasa ve siyasî partiler yasası, barışçılığı esas alan tüm görüşlerin tam bir özgürlük içinde dile getirilmesini sağlamalıdır. Ayrılıkçı partiler de yasal olabilmelidir. Bu ayrılma durumunun, hangi koşulların yerine gelmesiyle gerçekleşebileceğinin Anayasada tanımlanmış olmasını gerektirir.

5) Kürt sorununu yasal yollardan dile getirmek ve en uç önerileri bile seslendirebilmek mümkün olmadığı için, yasal yolların dışına çıkmış olanlar için bir genel af getirilmelidir.

6) Merkezi devlet örgütlenmesinden adem-i merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, il ve ilçe yönetimleri seçimle göreve getirilmelidir.

7) Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

8) Radyo ve televizyonlardan Kürtçe yayın da yapılmalıdır.

9) Devlet katlarında ve Silahlı Kuvvetlerde görevli Kürt kökenli yurttaşların kendi ulusal kimliklerini açık ifade edebilmeleri sağlanmalıdır. Devletin yasama, yürütme ve yargı erk organlarının bileşiminin ülke nüfusunun etnik ulusal bileşimine uygun hale gelmesiyle eşitlik sağlanmağa başlanılmış olabilir. Haklarda ve devletin tüm yapısında farklı kökenlerden tüm yurttaşların tam eşitliği ve devletin milliyetçilikten arındırılması, yani Türk vasfından uzaklaştırılmasıyla, devlet Türklerin, Kürtlerin ve ülkede yaşayan tüm ulus ve etnik kökenden yurttaşların demokratik devleti haline getirilebilir. Eğer Kürt olduğunu ifade eden bir teğmen general olabiliyorsa, Kürtlerin devletin en yüksek katlarına gelebildiği ancak o zaman söylenebilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ve bu Cumhuriyette yaşayan tüm yurttaşların esenliği bu değişikliklere ulaşabilmesine bağlıdır. Geleneksel devlet politikasında ısrar Türkiye’yi içerde kaosa, dışarda ise barbarlar ülkesi konumuna sürükleyecektir.”

Denilmekte ve bu kararın 6 karşı oyla çoğunlukla kabul edildiği belirtilmektedir.

Partinin genel yönetim kurulunun çeşitli tarihlerdeki bu açıklamalarının “Bülten” adı ile yayınlanan ve “Sosyalist Birlik Partisi Genel Merkez Haber Bülteni” olduğu belirtilen parti yayınının 4., 7., 8. ve 11. sayılarında yer aldığı ve benzer görüşlere yer verildiği görülmektedir.

Partinin Anayasa değişikliğine ilişkin önerisi Bülten’in 7. sayısında yer almıştır ve burada “Eğitim dili Türkçe olmalı, ancak değişik etnik kökenli yurttaşların yoğun olarak yaşadıkları bölğelerde, halkın yaygın olarak konuştuğu dillerde de eğitim yapılmalıdır. Her dilde özel okul açmak serbest olmalıdır.” ilkesine yer verilmektedir.

Genel Merkez Haber Bülteni’nin Temmuz 1992, Ağustos 1992 ve Eylül 1992 tarihli sayılarında davalı parti genel başkanının çeşitli yayın organı temsilcileri ile yaptığı röportajlardaki beyanları yayınlanmıştır. Genel Başkan Sadun AREN’in konu ile ilgili olarak sorulara partisi adına verdiği yanıtlar aynen şöyledir;

“…..

Vo Realites: Kürt sorunu konusunda ne düşünüyorsunuz’

AREN: Türk hükümeti Kürt kimliğini tanımak istemiyor. Sorunun çözümü Kürt kimliğinin tanınmasından geçiyor.

Vo Realites: Kürt sorunu konusunda, bağımsızlık, özerklik veya federasyon önerileri içinde siz hangisine taraftarsınız’

AREN: Bu konuda kararı Kürtler vermeli. Biz onlara özerklik veya federasyon türü bir öneriyi dayatamayız. Çözüme ulaşabilmek için önce konunun tartışılabileceği bir ortam yaratılmalı.

Vo Realites: 17 Mayıs tarihinde Irak’ta yaşayan Kürtler, arasında seçimler yapıldı. Bunun Türkiye’de yaşayan Kürtler üzerinde bir yansımasının olabileceğini düşünüyormusunuz’

AREN: Düşünmüyorum. Türkiye’de yaşayan Kürtler Irak’takinden çok farklıdırlar; ileri durumdadırlar. Çok uzun süredir birlikte yaşadıkları Türklerle kaynaşmışlardır. Türkiye’nin batısında yaşayan birçok Kürt, yaşadıkları bölgenin halkıyla o kadar bütünleşmişlerdir ki, Kürt kimliklerini ileri sürmemektedirler. Bir örnek verecek olursak, şu andaki Hükümetin Dışişleri Bakanı Kürttür. Arap ülkelerinde ise durum farklıdır. Oradaki Kürtler yerli halkla karışıp bütünleşmemişlerdir.

Vo Realites: Bu nedenle mi, Türkiye’de ne kadar Kürdün yaşadığı hesaplanamıyor’

AREN: Evet, tamamen öyle. Bu rakamın on ile yirmi milyon arası olduğu söylenebilir. Altmışlı yıllardaki nüfus kayıtlarında insanlara “ana diliniz ne'” sorusu soruluyordu. Bu soru Kürt nüfusunun saptanmasına olanak veriyordu. Bugün bu tür soruların sorulmuyor olması, nüfus içindeki Kürt oranının tespitini olanaksız kılıyor.

Vo Realites: PKK’nın “Kürtlerin temsilcisiyim” iddiasını nasıl değerlendiriyorsunuz’

AREN: Bunu söyleyemezler. Silah kullandıkları sürece Kürtler de kendilerinden korkuyor. Zor bir soru.

Vo Realites: Türkiye’nin iç durumunu nasıl yorumluyorsunuz’

AREN: Demokratikleşme yönünde gelişmeler var. Güneydoğudaki silahlı mücadele demokratikleşmenin önünde bir engel oluşturuyor. Eğer eski SSCB sınırları içerisinde bir Türk müdahalesi gerçekleştirilirse, bu durum da olumsuz gelişmelere neden olur.

…….

Vorwarts: Türkiye’de Kürt halkının varlığından bahsetmek yasa önünde suç sayılıyorsa, partinin Kürt konusundaki tavrı nedir’

AREN: Partimiz Kürt sorunu konusunda yaklaşık olarak Kutlu ve Sargın’ın partisinin savunduklarına yakın şeyler söylüyor. Türkiye’de Kürt halkının varlığını, bu halkın Türklerin sahip olduğu haklara sahip olması, gelecekleri hakkında kendilerinin karar vermesi gerektiğini savunuyoruz. Kanunlara karşı geliyor sayılsak bile, bizim konuya bakışımız böyledir. Şu anda hükümet bu konuda kesin bir tavır takınmıyor, var olan kanunu da bize karşı kullanmıyor.

Kürt sorunu şu anda Türkiye’nin önemli sorunu. Güney Doğu’da PKK önderliğinde bir silahlı savaş sürmektedir. Bu durum sorunun barışçı çözümünü engellemektedir. Biz silah kullanılmasına karşıyız.PKK silahlarını bırakmalı, hükümet de PKK’cılara af çıkartmalı. PKK mücadelesini yasal yollardan yürütebilmelidir. Ancak o zaman sorunlar tartışılıp bir çözüm bulunabilir.

Vorwarts: Türkiye’de demokratikleşme süreci o kadar kuvvetli değil. PKK’nın silahlı mücadelesi buna engel olabilirmi’

AREN: Düşünceme göre evet. Fakat şunu da belirtmekte yarar görüyorum ki, şu anda hiç kimse Kürtlerin tam olarak ne istediğini bilmiyor. Türkiye Kürtlerinin durumu, Irak ve İran’dakilerden farklı. Kanunlar önünde Türkler ve Kürtler arasında bir fark yoktur. Kürt halkının yarısı bugün ülkenin batısında yaşamaktadır. Buradaki halkla kaynaşmış, aralarında derin bağlar oluşmuştur. Bir Kürt başbakan veya amiral olabilir. Ama Kürt olarak, Kürt asıllı olarak değil. 15 milyon Kürdün 8 milyonu Türklerle iç içe yaşamaktadır. Bu nedenle Kürtlerin bağımsızlığı veya özerkliği durumunda başka problemler de çıkacağından, çokça Kürt bu çözüm önerilerine taraftar değildir. Bugün ayrılma yönünde mücadele eden Kürtler vardır. Düşünceme göre, serbest bir referandum yapılacak olursa sonuç arzuladıkları gibi olmayacaktır. Öncelikle Kürtlerin varlığı resmî olarak kabul edilmeli, okulda, toplumda, kendi dillerini konuşabilmeli, kültürlerini sürdürebilmelidirler. Konunun açıkça tartışılabileceği bir ortam yaratılmalı, böyle bir ortamda yapılacak bir referandumla gelecekleri konusunda karar verebilmelidirler. Partimiz sorunun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözümünden yanadır.

……..”

“…….

L’HUMANİTE: TBKP, gibi yasanın hışmına uğramamak için kongre metinlerinizde Kürt sorununu nasıl ele aldınız’

  1. AREN: Bildiğiniz gibi, eğer yasa çerçevesinde kalmak istenirse, ülkemizde ne bir şey yapılabilir, ne de bir şey söylenebilir. Siyasî Partiler Yasası, partilerin, Türkiye’de etnik ya da dinsel azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek hakkının olmadığını söylüyor. Buna göre, Kürtlerin olduğu bile söylenemez…. Kürt’lerin bütün sorunu bu; olmak mı, olmamak mı, varlık mı, yokluk mu sorunu. Biz, Kürt’lerin hak eşitliğini savunuyor ve onları bir azınlık olarak görmeyi kabul etmiyoruz. Ama bu, sorunu çözmeye yetmez. Gereken şey, Kürt’lerin kendi yazgılarını kendilerinin kararlaştırabilmesidir. Kongrenin başlıca sloganlarından biri de buydu: “Kürtler, istedikleri gibi yaşamakta özgür olmalıdırlar”.

– Gerçekte bu ne anlama geliyor’

– Örgütlenebilmeleri, geleceklerini tartışmak için kendi partilerini kurmaları gerektiği anlamına geliyor. Olası çözümlerden biri, bağımsızlıktır. Bir başkası federasyondur. Bir üçüncüsü, kültürel özerkliktir. Şimdi olduğu gibi, üniter bir Türk devleti içinde yaşamayı da seçebilirler. Ama bunu söylemek onların işi. Şimdilik bunu kendileri de bilmiyorlar. Çünkü bu çözümleri özgürce görüşmek, olası tüm tercihlerin sonuçlarını tartışma olanakları yok.

– Öyleyse siz, Kürt partilerinin kurulmasından yanasınız’

– Kuşkusuz. Demokratik bir ortam yaratmak gerekiyor. Bugün durum nedir’ Hükümet, “Kürdistan”dan söz edilmesini bir suç olarak görüyor ve bunu yapan herkesi mahkemeye veriyor. Ama eğer bir Kürt: “Ben böyle çok iyiyim, bu durumun değişmesini istemiyorum” derse, bu kez de PKK ona saldırıyor. Bu koşullarda görüşüp tartışmak olanaksız. O halde silahların susması, hükümetin bir genel af çıkarması ve PKK’nın yasallaştırılması gerekiyor.

– PKK’nın yasallık kurallarına uymaya karşı olduğunu mu düşünüyorsunuz’

– Bilmiyorum. Ama bir şeyden başlamak gerekiyor. Eğer hükümet ilk adımı atarsa PKK’nın nasıl bir karşılıkta bulunacağı görülecek. Bir şey kesin, bu sorun silahla çözülemez. İki taraf da bunu kabul etmek ve insan öldürmeye son vermek zorunda…. Sorun şu ki, PKK hükümetin tek muhatabı olmak istiyor. Ama biz, halk için de var olan bütün eğilimlerin kendini dile getirebilmeleri için birçok örgüt olması gerektiğini düşünüyoruz. Bizim önerdiğimiz şema şu: Kürt’lerin özgürce örgütlenmesi, tartışma ve referandum. Sonra, Kürtler eğer bağımsızlığı seçerlerse bunu kabul etmek ve sınırlar sorunu gibi, Türk’lerin ve Kürtlerin malları sorunu gibi, batı bölgelerinde yaşayan Kürtler sorunu gibi teknik sorunları çözmek için görüşme masasına oturmak gerekecek.

– Böyle bir şema şimdilik çok azınlıkta kalmıyor mu’

– Doğru. Bu fikir, Türk toplumu tarafından hoşgörü ile karşılanmıyor. Ama işleri ilerletmek için bu fikri dile getirmek de önemli. Bu bir zihniyet sorunu. Kürt halkının özgür kararını kabul etmek zorunda olduğumuzu kabul ettirmekte başarı sağlamak gerekiyor. Türkiye için temel sorunlardan biridir bu. Eğer bu sorun çözülebilirse, bütün öteki sorunlar da çözülebilir. Demokratlaşmanın temeli bu. Çünkü Kürtler için özgürlük kabul edilebilirse, kadınlar için de özgürlük kabul edilebilir ve bu böylece sürer gider … her şey birbirine bağlı. Bütün tabuları yıkmak gerek”

…..”

“…..

– Sayın AREN, Kürt sorunu konusunda partiniz iyi niyetli yaklaşımlar içinde olsa da bu konuda somut bir pratiğiniz yok. Bunun nedenini açıklarmısınız’

– Öncelikle bizim partimizin görüşünü aktarmak istiyorum, böylece sorunuza da açıklık getirebilirim.

Kürtler bir ulustur. Türklerden farlı bir kimliği olan, kültürü olan bir ulustur. Türkiye’nin aslî unsurudur. Kürtler, azınlık falan sayılmazlar. Eskiden beri Türklerle yan yana yaşamış kaynaşmış bir halktır.

Türk devletinin Kürtler üzerinde uyguladığı yok sayma politikası sorunun bu şekilde gelişmesine neden olmuştur. Belki daha farklı bir gelişme yaşanabilirdi. Biz bu politikayı reddediyoruz. Yani öncelikle Kürtlerin varlığı kabul edilmeli, onlar üzerindeki tüm yasaklamalar ve kısıtlamalar kaldırılmalıdır. Ondan sonra Kürtler nasıl yaşamak istediklerine kendileri karar vermelidirler. Hangi biçimde olursa olsun, Kürt halkının geleceği Kürtler tarafından belirlenmelidir. Bu nedenle parti olarak çözüm önerileri üretmek ve bunları Kürt halkına dayatmaktan yana değiliz.

Bugüne kadar Kürt halkının kendi özgür idaresiyle karar verme şansı olmadığından doğru zeminde bir gelişme yaşanmamış. Yani Kürtler üniter bir devlet içinde mi, federal bir devlet içinde mi, yoksa tamamıyla ayrılıp bağımsız bir devlet olarak mı yaşamak istiyorlar’ Bunu bilmiyoruz. Karşılıklı iki güç arasında Kürt halkı kendi isteğini dile getirmek fırsatından yoksun kalmıştır. Biz bu nedenlerle sonunu sahiplerine, yani Kürt halkının özgür iradesine bırakılmasından yanayız. Bundan dolayı, nasıl yaşayacakları konusunda herhangi bir önerimiz olamaz. Ancak, Kürt kimliğinin ve kültürünün üzerindeki baskılar mutlaka sona ermelidir. Bu biçimde yaşama ya da ayrı yaşama biçimlerinden hangisi olursa olsun bu mutlaka gereklidir.

Bize düşen görev bu düşüncelerimizi dile getirmektir. Biz de bunu sık sık, gittiğimiz her platformda dile getiriyoruz.”

Gene genel başkan Sadun AREN’in çeşitli sebeplerle parti adına konu ile ilgili yaptığı açıklamalar partinin yayın organı “Bülten”in 4., 10. ve 11. sayılarında yer almıştır. Bu beyanlar,

“…. Kürt sorunu önce özgürce oluşturulacak bir tartışma ortamında tartışılmalıdır. Parti olarak biz “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar” diyoruz. (Bülten Sayı:4)

” …. Bu vesile ile hükümetin Kürt sorununun çözümüne yönelik bazı adımlar atmasının yerinde olacağı inancındayız. Örneğin TV. ve radyoda Kürtçe yayın ve Kürt dilinde eğitim yapılmasını bunlar arasında sayabiliriz.” (Bülten sayı: 10).

” …. Dünyadaki benzer olaylar ve ülkemizde Kürt sorununun izlediği gelişme çizgisi bu sorunun silahlı yollarla değil, fakat ancak siyasal, demokratik ve barışçı yollarla çözülebileceğini en açık biçimde ortaya koymuştur. Bu nedenle herşeyden önce Hükümetin, PKK’nın silahlı eylemleriyle asıl Kürt sorununu birbirinden ayırması gerekmektedir. Bundan sonra yapılacak iş Kürt halkını temsil edebilecek parti ve örgütlerle bir diyaloğ içinde soruna barışçı ve demokratik çözümler aramaktır. Unutmayalım ki daha PKK’nın bile tam olarak ne istediği bilinmemektedir.

Burada Kürtçe eğitim görme olanağı ve Radyo-Tv’de Kürtçe yayın yapılması gereçekleştirilmelidir. Bunlar talep edildiği takdirde de karşılanması gereken en doğal demokratik haklardır.” (Bülten Sayı: 11).

biçimindedir.

Davalı Partinin genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un 28 Şubat 1993 günü Paris’te yapılan “Türkiye’de siyasi durum ve görevimiz” konulu toplantıda partisi adına yaptığı açıklamalar “Bülten”in 7. sayısında yer almaktadır. Bu beyanın bir bölümü aynen “… Kürt sorunu bugün ülkenin en güncel ve can alıcı sorunudur. Kürt sorunu çözülmeden demokrasi gerçekleşemez. Her Kürt, Türk yurttaşlarla eşit olana kadar, üzerindeki her türlü baskı ve ayrımcılık bitene kadar her bilinçli Türk insanı “ben Kürdüm” diyebilmelidir…” şeklindedir. Sıtkı COŞKUN başka bir beyanında da “… Sosyalist Birlik Partisi bu noktadan hareketle, Türk ve Kürt halklarını Çekiç Güç’e karşı çıkmaya çağırıyor, MGK’nın ve hükümetin Çekiç Güç’ün görev süresinin uzatılması önerisine karşı, milletvekillerinin red oyu vermesini istiyor.” (Bülten Sayı: 10) demektedir.

III- Kapatma Nedenleri ve Değerlendirme:

  1. A) Kapatma Nedenleri

Daha önce de değinildiği gibi, siyasal partilerin amaçları ve kapatılmalarına ilişkin esaslar Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde düzenlenmiş bulunmaktadır. 68. maddenin dördüncü fıkrası, siyasal partilerin tüzük ve programlarının devletin ülkesi ve ulusuyla bütünlüğüne, insan haklarına, ulus egemenliğine, demokratik ve lâîk Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamayacağı; beşinci fıkrası, sınıf ve zümre egemenliğini veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayan parti kurulamayacağı kuralını getirmiş, 69. maddenin birinci fıkrası ise, siyasal partilerin tüzük ve programları dışında faaliyette bulunamayacakları, Anayasanın 14. maddesinde yer alan sınırlamaların dışına çıkamayacakları, çıkanların temelli kapatılacakları, sekizinci fıkrası da, siyasal partilerin yabancı devletlerden, uluslararası kuruluşlardan, yabancı ülkelerdeki dernek ve gruplardan herhangi bir suretle ayni ve nakti yardım ve emir alamayacakları ve bunların Türkiye’nın bağımsızlığı ve ülke bütünlüğü aleyhindeki karar ve faaliyetlerine katılamayacakları, bu hükümlere aykırı hareket eden siyasal partinin temelli kapatılacağı kuralını kabul etmiştir.

Çalışmaları ile ulusal iradenin oluşmasını sağlayarak siyasal iktidara sahip olmayı hedefleyen siyasal partilerin toplum düzeni ve demokratik hayatın devamı bakımından taşıdıkları önem onların kuruluş ve faaliyetlerinin izlenmesinin benzeri örgütlerden farklı olmasını zorunlu kılmıştır. Nitekim, genel çizgileri itibariyle olağan derneklere benzese bile, siyasal partilerin uymaları gereken esasların Anayasa’da yer alması, çalışmalarının Anayasa ve yasalar hükümlerine uygun olup olmadığının derneklerden farklı olarak özel biçimde izlenip, denetlenmesi, demokratik hayatın vazgeçilmez ögeleri sayılmalarının sonucudur. Ancak, siyasal partilerin yukarıda belirtilen hedefe ulaşmaları için yapacakları çalışmalarda mutlak bir özgürlükten yararlanmaları beklenemez. Demokratik hukuk devleti olmanın gereği olarak, bu özgürlük Anayasa ve yasalarla sınırlandırılmış, siyasal partiler çalışmalarında herhangi birinin çiğnenmesi halinde, Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacak olan nitelikler ve devletin dayandığı temel ilke ve görüşler hiçe sayılmış olur ve böylece doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyeti tehlikeye düşer.

Siyasal partilerin kurulmalarına, faaliyetlerine, denetlenmelerine, kapatılmalarına ilişkin esasları düzenleyen SPY, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde öngörülen ilke ve esaslara paralel olarak, siyasî partilerle ilgili yasaklar başlıklı dördüncü kısmında partilerin amaç ve faaliyetlerinde uyacakları hususları düzenlemiş, bu ilke ve esaslara uymamanın yaptırımını 101. maddenin (a), (b) ve (c) bentlerinde “partinin kapatılması” olarak belirlemiştir.

Siyasal partiler için öngörülen yasaklamalar, davanın konusunu ilgilendirdiği ölçüde, şu biçimdedir:

SPY.nın 78. maddesinde; “Siyasî partiler:

  1. a) Türkiye Devletinin … Anayasanın başlangıç kısmında ve 2. maddesinde belirtilen esaslarını; anayasanın 3. Maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline … dair hükümlerini …. değiştirmek;

… dil, ırk, …. ayrımı yaratmak amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

….” hükmü getirilmiştir. Sözkonusu yasaklamaların Cumhuriyetin niteliklerini, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini ve Atatürk milliyetçiliği ilkesini korumaya yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Madde metninde belirtilen Anayasanın Başlangıç’ında, “… hiçbir düşünce ve mülahazanın … Türk varlığının devleti ve ülkesiyle bölünmezliği esasının … Atatürk milliyetçiliği, ilke ve inkılâpları … karşısında koruma göremiyeceği” ifade edilmiş, Anayasanın 2. maddesinde ise, Cumhuriyetin nitelikleri sayılırken Başlangıç’a gönderme yapılmak suretiyle “bölünmezlik” ya da bütünlük ilkesinden dolaylı olarak söz edilmiş, 3. maddesinin birinci fıkrasında ise, “Türkiye Devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçe’dir.” biçimindeki hükümle “bölünmezlik” ilkesi açık olarak konulmuş, 14. maddesinin birinci fıkrasında, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin hiçbirinin devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak … dil, ırk, din ve mezhep ayırımı yaratmak … amacıyla kullanılamayacağı kabul edilerek temel hak ve özgürlükleri kötüye kullanılmasının önüne geçilmek istenmiştir.

Sözü edilen bölünmezlik ilkesinin siyasal, tarihsel ve hukuksal dayanaklarını Amasya Genelgesi ile başlayıp, Misak-ı Millî (Ahd-ı Millî) bildirgesi ile sonuçlanan belgeler dizisi oluşturur. Gerçekten, 21-22.6.1919 tarihli Amasya Genelgesinin 1. maddesinde, “Vatanın tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir.” tesbiti yapıldıktan sonra, 7.8.1919 tarihli Erzurum Kongresi kararlarında, “Trabzon vilayeti ve Canik sancağiyle Vilayat-ı Şarkiye adını taşıyan, Erzurum, Sivas, Diyarbakır, Mamuretilaziz, Van, Bitlis vilayeti ve bu saha dahilindeki müstakil livalar, hiçbir sebep ve bahaneyle birbirinden ve Osmanlı topluluğundan ayrılması düşünülemeyen bir bütündür. Buralarda yaşayan müslümanlar birbirlerinin sosyal ve ırki durumlarına saygılı ve öz kardeştirler.”, “Vatanın bütünlüğü, milli istiklalin sağlanması ve Saltanat ve Hilafetin masuniyeti için kuva-yı milliyeyi amil ve irade-i milliyeyi hakim kılmak esastır.”, ve “Mondros mütarekesiyle sınırlarımız içinde kalan ve her bölgesinde olduğu gibi Doğu Anadolu Vilayetlerinde de ezici bir çoğunluğu İslamlar teşkil eden, iktisadi ve kültürel üstünlüğü müslümanlara ait bulunan ve yekdiğerinden gayrıkabil-i infikak öz kardeş olan din ve ırkdaşlarımızla meskun memleketlerimizin bölünmesinden vazgeçilmeli, mevcudiyetimize, hukuk-ı tarihiye, ırkîye ve dîniyemize riayet edilmelidir.” biçimindeki ilkelerle ülke ve ulusun bölünmezliği vurgulanmıştır. 11.9.1919 tarihli Sivas Kongresi kararlarında ise, “Heyet-i Temsiliye, Şarkî Anadolu’nun heyet-i umumiyesini temsil eder.”

ibaresi yerine “Heyet-i Temsiliye vatanın heyet-i umumiyesini temsil eder.” hükmü getirilmiş, “Hükümet-i Osmaniye bir tazyik-i düvelî karşısında buraları (yani Şark vilayetlerini) terk ve ihmal etmek ızdırarında bulunduğu anlaşıldığı takdirde alınacak idarî, siyasî, askerî vaziyetlerin tayin ve tesbiti” yani geçici yönetim oluşturmak meselesini düzenleyen hükümde yer alan “buraları” ibaresi yerine de “mülkümüzün herhangi bir cüzünü terk ve ihmal etmek …” biçiminde kapsamlı ve genel bir kayıt getirilmiştir. İstanbul’da toplanan Meclis-i Meb’usan’ca 28.1.1920 tarihinde kabul edilip Büyük millet Meclisi’nce de benimsenen Misak-ı Millî Bildirgesinin 1. maddesinde, “Devlet-i Osmaniye’nin münhasıran Arap ekseriyetiyle meskun olup 30 Teşrinievvel 1918 tarihli mütarekenin hin-i akdinde muhasım orduların işgali altında kalan aksamın mukadderatı, ahalinin serbestçe beyan edecekleri araya tevfikan tayin edilmek lazım geleceğinden, mezkur hatt-ı mütareke dahilinde dînen, ırkan ve aslen müttehit, yekdiğerine karşı hürmet-i mütekabile ve fedakarlık hissiyatıyla meşhun ve hukuk-ı ırkiye ve içtimaiyeleri ile şeriyat-ı muhitalarına tamamiyle riayetkar Osmanlı-İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksamın heyet-i mecmuası hakikaten veya hükmen hiçbir sebeple tefrik kabul etmez bir küldür.” denilerek bölünmezlik ilkesi doğrulanmıştır.

Anayasanın, bir tarihsel olgu ve hukuksal temel niteliğinde olan bölünmezlik ilkesine devletin temel amaç ve görevlerini düzenleyen 5., temel hak ve özgürlüklerin sınırlanmasıyla ilgili 13., basın özgürlüğünü dezenleyen 28. ve 30., dernek kurma özgürlüğünü düzenleyen 33., gençliğin korunmasından söz eden 58., siyasal partilerin tüzük ve programlarının uyacakları esasları belirten 68., yükseköğretim kurumlarını düzenleyen 130., radyo-televizyon idaresi ve kamuyla ilişkili haber ajanslarını düzenleyen 133., kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarını düzenleyen 135. maddelerinde bu ilkeye yer verdiği 143. maddesiyle bu bütünlük aleyhine işlenen suçlar için özel yargı yerleri olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri kurduğu, hatta 81. maddesinde milletvekili 103. maddesinde Cumhurbaşkanı yemini metnine dahil ettiği görülmektedir. Bütün bu düzenlemeler, Anayasanın Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği ilkesine karşı gösterdiği duyarlık ve titizliğin birer işaretidir. Gerçekten, toplumun hukuksal bağlamda örgütlenmesi demek olan devletin ve dolayısıyla toplumun kendi varlığına yönelebilecek tehditlere karşı korunmasını sağlayan bölünmezlik ilkesi bir yönüyle ülkenin tümlüğünü, diğer yönüyle de ulusu meydana getiren ögelerin bütünlük oluşturmasını ifade eder. Bu ilkenin öylesine bir özelliği vardır ki, bir yönünün herhangi bir biçimde ihlal edilmesi, diğer yönünün de ihlal edilmesi sonucunu doğurmaktadır.

Lozan Barış Antlaşması görüşmelerinde Başdelege İsmet Paşa, “Büyük Millet Meclisi Hükümeti; Türk yurdunun birliğine ve bölünmezliğine en büyük önemi vermekte, hakların ve ödevlerin, çıkarların ve yükümlülüklerin yurttaşlarca eşit olarak paylaşılması gerektiğine inanmaktadır.” biçimindeki sözlerle bütünlük ilkesini açıklığa kavuşturmuştur.

  1. maddenin (a) bendi, siyasal partilerin devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğü yanında, devlet dilinin Türkçe olduğuna dair kuralı da değiştirme amacını güdemeyeceklerini ve bu yolda faaliyette bulunamayacaklarını belirtmektedir. Anayasanın 3. maddesinin birinci fıkrası, devlet dilinin Türkçe olduğu hükmünü taşımaktadır. Bölünmezlik ilkesinin bir gereği ve sonucu olan bu hüküm, resmî işlemlerin ve yazışmaların Türk dilinde yapılması, resmî belgelerin bu dilde düzenlenmesi, öğretimin ve ulusal kültürün yalnızca Türkçeye dayanması, başka deyişle ülkedeki tek ulusal kültürü Türk kültürünün oluşturması demektir.Türkçe bireyler arasında yalnızca bir resmi dil olma durumunu çoktan aşmış; ayrı etnik kökenlerden gelseler bile, yüzyıllar boyunca karışıp kaynaşmış ve bir ortak kaderi paylaşmış, ortak bir kültüre ulaşmış kitlelerin hem günlük yaşantıda, aile içinde ve işyerinde yaygın biçimde kullandığı ortak bir iletişim aracı olabilmiş, hem de aynı kitlelerin ortak bilim, kültür ve sanat dili olma derecesine ulaşabilmiş ve böylece gerek bireysel, gerekse toplumsal iletişimin sağlanmasında ana araç olmuştur. Türkçenin kazandığı bu yaygınlık ve genellik gözönüne alındığında, etnik grupların sahip oldukları yerel dillerin resmi dil yerine genel iletişim ve eğitim dili olarak kullanılması düşüncesi kabul edilemez. Yerel düzeyde kalmış, gelişememiş diller bireylere manevi varlıklarını geliştirme olanağı sağlayamaz.

Diğer taraftan, hernekadar Anayasanın 26. maddesinin üçüncü fıkrasında, “Düşüncelerin açıklanması ve yayılmasında kanunla yasaklanmış olan herhangi bir dil kullanılamaz.” hükmü getirilmişse de, günümüzde kullanılması yasaklanmış bir dilin bulunmadığı, her yurttaşın istediği dili özel yaşantısında özgürce kullandığı yaşanan gerçeklerdendir. Anayasanın 42. maddesinin son fıkrasında, “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez …” kuralı yer almış, uluslararası sözleşmelerin hükümleri bundan ayrı tutulmuştur. İlköğretimin zorunlu olması, eğitim ve öğretim birliğinin sağlanması gereği olarak böyle bir düzenlemeye ihtiyaç duyulmuştur.

Dil konusunda Anayasada bulunan bir diğer hüküm de 14. maddenin ilk fıkrasındaki, “Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek ….. amacıyla kullanılamazlar …” biçimindeki kuraldır. Bu hükümle, Anayasadaki hak ve özgürlüklerin dil ayırımı yaratmak amacıyla kullanılamayacağı kabul edilmiştir.

Davanın konusu bakımından, SPY.nın 78. maddesinin (a) bendinde incelenmesi gereken bir başka husus da “millet (ulus)” ve “milliyetçilik (Atatürk milliyetçiliği” kavramlarıdır. Yüksek Mahkemenizin de, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı, 10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı ve en son 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar l993/1 sayılı kararlarında belirtildiği gibi; “… “millet” KAVRAMI; insanlığın gelişme süreci sonunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan toplumsal yapıyı anlatır. “Ulus” ve yerine göre “Halk” sözcükleriyle de anlatılan bu yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler olgusunu gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir toplumsal gerçek ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu olan çağın en etkin kültür ve politik anlayışıdır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde “millet” ve “milliyetçilik” kavramları, başta teokrasiden demokrasiye geçişi sağlayan Atatürk olmak üzere Cumhuriyetin kurucularıyla, onların koyduğu temel ilkeler üzerinde Cumhuriyeti yöneten kuşaklarca yorumlanmış ve 1924, 1961, 1982 Anayasalarında yer almıştır. 1982 Anayasasının Başlangıç’ında, ” … Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı …”, 2. maddesinde “… Atatürk milliyetçiliği…”, 42. maddesinde ” … Atatürk ilkeleri …” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce …” sözcükleriyle Atatürk milliyetçiliği güçlü biçimde yer almaktadır. Atatürk milliyetçiliği, ayrımcı ve ırkçı bir kavram değil, Türkiye Cumhuriyetini kuran Türk halkının, kökeni ne olursa olsun, devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini içeren çağdaş bir olgudur. Ayrımcılığı dışlayıp “ulus” yapısı içinde kaynaşmayı öngören bu kavram; etnik kökenleriyle kimliklerin ayrımcılığa varan resmi bir tanıtım belirtisi olarak söylenmesini engellemektedir…

“Ulus, tarihsel ve sosyolojik yönden belirli aşamaları geçmiş ve belirli nitelikleri kazanmış bir topluluktur. Türk ulusu, Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasıyla sınırları çizilmiş “vatan” kavramına dayanır. Ulus; vatan üzerinde yaşayan, geçmişten geleceğe doğru bir zaman akışı içinde, ortak yaşam istek ve amacına bağlanan kültür ve ülkü birliğine dayanır. “Ulus” kavramı dar çerçeveli topluluk ve dinden başka toplumsal bir bağı olmayan ve başka öge aramayan ümmet kavramlarından çok farklıdır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerli dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir …”

Anayasanın 2. maddesinin gerekçesinde, “Atatürk milliyetçiliği” olarak ifade edilen milliyetçilik kavramı, bütün bireylerin kaderde, kıvançta ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde, diğer bir deyişle, ulusal dayanışma ve adalet anlayışı içinde yaşamaları olarak tanımlanmıştır. Başlangıç’ın dokuzuncu paragrafında Türk vatandaşlarını millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde, nimet ve külfetlerde ve millet hayatının her türlü tecellisinde ortak olduğunun belirtilmesi de Atatürk milliyetçiliğinin tanımından başka bir şey değildir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin niteliklerini oluşturan ve onun ulusal devlet olmasının bir sonucu olan Atatürk milliyetçiliği, çağdaş milliyetçilik anlayışıdır. Yani, hangi kökenden gelirse gelsin, bireyleri bir araya getiren, bir arada yaşatan şey, onlardaki aynı bir ulusa mensup olma duygu ve düşüncesi, bu yolda gösterilen kararlılık ve irade birliğidir. Subjektif nitelikteki bu milliyetçilik düşüncesinde esas olan, kökeni ne olursa olsun, bireyin, kendisi gibi olanlarla birlikte, kaderde, kıvançta ve tasada ortak ve bölünmez bir bütün oluşturdukları duygu, düşünce ve inancıdır. Bu bakımdan, sınırları belli, bölünmez vatan esasını temel alır. Gerçekçi ve çağdaş milliyetçilik anlayışını temsil eder. Irk düşüncesi, kan bağı, diğer biyolojik ölçütler ve soyca başka görünen toplulukların bütünden ayrı sayılmaları düşüncesi bu milliyetçilik anlayışında yer almaz. Kültür milliyetçiliğidir. Bu nedenle, kökenlerine, soylarına, bakılmaksızın, bireyleri ortak bir kültüre mensup oldukları bilinci ve manevi mutabakatı etrafında toplar, onları “tek ulus” yapısı içinde kaynaştırıp, bütünleştirir. Yüksek Mahkemeniz de bir tarihsel olgu olarak bu milliyetçilik anlayışını kararlılık gösteren bir biçimde böyle yorumlamaktadır. Nitekim, 20.7.1971 gün, Esas 1971/3 (Parti Kapatılması), Karar 1971/3 sayılı kararda, “… Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasamız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi, bütün Anayasa yapısının oturduğu temel dahi budur. Bu, Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir…”; 8.5.1980 gün, Esas 1979/1 (Parti Kapatılması), Karar 1980/1 sayılı kararda, “… geçmişte “panislamist” ve “panturanist” görüşlerin neden olduğu acı deneyimleri yaşamış olan Türk Ulusunun din, dil, ırk ve mezhep gibi esaslara dayalı ayrılık çabalarına ödün vermeyen, birleştirici ve toplayıcı bir “milliyetçilik” anlayışına Anayasanın Başlangıç hükümleri arasında yer verilmesi, imparatorluktan ulusal devlete dönüşmüş olan bir toplumun bilinçli bir davranışıdır…”; 27.11.1980 gün, Esas 1979/31, Karar 1980/59 sayılı kararda, “… Anayasada, ırkçılık, turancılık ya da din veya mezhep doğrultusunda bütünleşmeyi amaçlayan inanışları reddeden Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışı benimsenmiştir…”; 18.2.1985 gün, Esas 1984/9, Karar 1985/4 sayılı kararda, “… Atatürk milliyetçiliği, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan, dil, ırk, din gibi düşüncelerle yapılacak her türlü ayırımı ret eden, birleştirici ve bütünleştirici bir anlayışı temsil eder…” biçimindeki görüşlere yer verilmiştir.

Özellikle son iki yıl içinde benzer davalar dolayısıyle vermiş olduğu kararlarda Yüksek Mahkemenizin, giderek kazandığı öneme paralel olarak sözü edilen ilkenin anlamını daha da artan bir duyarlılıkla yorumlayıp zenginleştirdiği gözlenmektedir. Nitekim, 16.7.1991 gün, Esas 1990/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1991/1 sayılı kararında şöyle denilmiştir: “… Bugün, Türkiye Cumhuriyeti içinde yaşayan insanların bir kesimi değişik kaynaklardan gelse bile kültürleriyle tek bir yapı oluşturmuştur. Türkiye Cumhuriyetinde dil ve kültürün bugünkü düzeye gelmesinde, ülkenin her karış toprağında, her kökenden ve soydan gelen vatandaşlarımızın payı vardır… ülkenin her yeri her yurttaşındır.

“Kurtuluş Savaşı’ndan önce Anadolu’nun yer yer işgal edildiği, bütün güç ve olanaklarına el konulduğu bilinmektedir. Bu çok kötü koşullar içinde Anadolunun bir kısım topraklarının parçalanması için yoğun çabaların sürdürüldüğü sıralarda, 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Atatürk’ün 18.6.1919 günü, 1. Kolordu Komutanı Cafer Tayyar Paşa’ya çektiği telgrafta; “Bütün Anadolu halkının millî bağımsızlığı kurtarmak için baştan aşağı tek bir vücut gibi birleşmiş” olduğu belirtilmektedir.

“Atalarımız tarihin geçmiş günlerinde olduğu gibi, o karanlık günlerde de bölücü propaganda ve desteklere kapılmadan, kendi özgür istençleriyle ve ortak istekleriyle çağların yarattığı ortak kültürde birleşmeyi ve Türk Ulusu’nu oluşturmayı sağlamıştır. Bu olgu, bugün de ulusça bağlı olduğumuz bir tür ulusal ant ve toplumsal uzlaşmadır. Yasama, yürütme ve yargı organlarıyla yönetim görevlerinde, yerleşimde, çalışma hayatında, temel hak ve özgürlüklerde eşitliği kabul eden bu tarihsel dayanışma, kaynaşma ve oluşum, Kurtuluş Savaşı’nda zafere ulaşmayı, ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti devletini kurmayı başarmıştır.

“Türk Devletinin vatandaşları arasında etnik ya da diğer herhangi bir nedenle siyasal veya hukuksal ayrılık söz konusu değildir… Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaş, hiçbir ayırım gözetilmeksizin, istek ve başarılarına göre her görev ve işte çalışmış, Türkiye’nin her yerinde, köyünde, şehirinde yaşama, yerleşme, okuma, evlenme, gelişme ve yükselme ile Türk dil ve kültüründen faydalanma ve katkıda bulunma olanağına kavuşmuştur….

“Türkiye’de; Türk Ulusunun dengeli, tutarlı tumumu, hoşgörüsü, insan sevgisi ve değerbilirliği millî bütünlüğü adaletli biçimde sağlamıştır. Millî bütünlüğümüzün temeli, ortak kültüre, lâiklik ilkesi ile akla, mantıklı düşünceye, sağduyuya, adalete dayanan “Atatürk milliyetçiliği”dir.

“Anayasamız, Türk Devleti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi Türk sayan birleştirici ve bütünleştirici bir milliyetçilik anlayışına sahiptir. Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, bu çağdaş milliyetçilik anlayışının belirgin niteliklerinden birini oluşturmaktadır.

“Anayasa Mahkemesi’nin yine siyasal partilere ilişkin 20.7.1971 günlü, Esas 1971/3, Karar 1971/3 sayılı kararında bu konuda şöyle denilmiştir :

“1921 Anayasası’ndan 1961 Anayasasına değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devleti’nin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği) ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misakı Milli kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukuka aykırılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu mütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Antlaşması görüşme ve kararlarında da, Misakı Milli’nin çizdiği sınırlar içinde azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir.

“Bu durum yalnızca bir olayın değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeğin de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk’ün kendi el yazısı ile düzenlediği notlarında: “Bugünkü Türk Milleti, siyasî ve içtimaî camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, çerkezlik fikri ve hatta lâzlık fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış göstermeler hiçbir millet ferdi üzerinde üzüntü ve kınamadan başka bir tesir hasıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk Camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka ve hukuka sahip bulunuyorlar” demiş ve “Ulus”u, “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir.” …” (biçiminde tanımlamış).

“10.7.1992 gün, Esas 1991/2 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1992/1 sayılı kararda “… Uluslar, varlıklarını tarihsel gelişmeler ve gerçeklerle kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihe dayanır. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış halkın vatanı Türk vatanı, Milleti Türk Milleti, Devleti de Türk Devleti’dir. Dünya çağlar boyu Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için “Türkler” adını kullanmıştır. Bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupları görmeme anlamına gelmez.

“Türk Ulusu’nu oluşturan, binlerce yıl birarada yaşamış, kaynaşmış, ortak kültüre, ahlâka ve dine sahip insanların tarihleri birdir. Vatanı üzeninde yaşamış bütün geçmiş kuşaklar, ülkenin ve ulusun tümlüğünü ve onurunu sürdüreceği kuşkusuz olan, gelecek kuşaklarla birlikte düşünülmelidir. Her ulusun olduğu gibi tarihsel gerçeklere dayanan Türk Ulusu’nun ortak kimliği ve kültürü de savunmasız bırakılamaz. Herşeyden önce Türk Devleti’nin bağımsızlığına, kimliğine ve özbenliğine, ulusal bütünlüğüne düşman olan tüm karşıtlıklarla uğraşmak uluslararası hukuksal belgelerin benimsendiği temel bir görev ve haktır…

“Yüzyıllardan beri süregelen tarihsel ve manevi birliğe ek olarak, bütün yıkıcı ve bölücü faaliyetlere karşın birlikte Ulusal Kurtuluş Savaşı’na katılıp Cumhuriyeti kuran ve böylece kader ve gönül birliğini kanıtlamış bulunan; ülkenin her yöresindeki vatandaşlar arasında ulusal bütünlük perçinlenerek, Türk Ulusu’nun siyasal ve toplumsal birliği kurulmuştur.

“Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları, ortak tarihsel değerlere ve kültüre sahiy, aynı ulusal kimlik taşıyan ve tek vücut olan Türk Ulusu’nun bireyleridir.

“Türkiye Cumhuriyeti, milliyetçiliğe büyük önem vermiş ve bu kuram Anayasalarda temel ilke olarak yer almıştır. Atatürk Milliyetçiliği, ülke ve ulus bütünlüğünü koruyan temel ilkedir. Türkiye Cumhuriyeti, Atatürk Milliyetçiliğine içtenlikle bağlıdır. Eşitlikçi ve birleştirici içereğiyle çağdaş anlayışı yansıtan Atatürk Milliyetçiliği toplumsal dayanışmanın güvencesidir. Atatürk Milliyetçiliği, yaşamsal ve bilimsel gerçek olarak benimsenmiştir. Bu tarihsel ilke aynı zamanda ulusal varlığın korunmasına ve yüceltilmesine hizmet edecek yaşam anlayışı ve biçimidir. İnsancıl, uygar ve barışçıdır. Kardeşliği, sevgiyi, dayanışmayı ve çağdaş evrensel değerleri kucaklar …” denilmiş; 14.7.1993 gün, Esas 1992/1 (Siyasî Parti Kapatma), Karar 1993/1 sayılı son kararda ise önceki iki kararda yer alan esaslar aynen tekrarlanmak suretiyle Anayasamızdaki milliyetçilik anlayışının niteliği bir kez daha vurgulanmıştır.

Bölünmez bütünlük ilkesi ile yakın ilişkisi bulunan egemenliğin, kullanılmasıyla ilgili olarak SPY.nın 80. maddesi siyasî partilerin “Türkiye Cumhuriyetinin dayanağı olan Devletin tekliği ilkesini değiştirmek” amacını güdemeyeceği ve bu amaca yönelik faaliyette bulunamayacağı yasağını koymuştur.

Türkiye Cumhuriyeti tekil devlet esasına göre kurulan bir devlettir. Bu husus aynı zamanda Türkiye Cumhuriyetinin ulusal devlet olmasının da sonucudur. Bu tarihsel gerçekten hareket eden Cumhuriyet anayasaları federatif devlet sistemini kabul etmemiş, devletin tekil yapısını korunması için güçlü ve ödün vermez yaptırımlar öngörmüştür.

Tekil devlet yapısını sağlayan bölünmez bütünlük ilkesidir. Bu ilke, azınlık yaratılmaması, bölgecilik ve ırkçılık yapılmaması ve eşitlik ilkesinin korunması anlamına gelir. Şu halde tekil devlette, birden çok ulusa ve tek olan egemenliği paylaşan federe devletlere yer yoktur. Egemenliğin kullanılmasını ve Anayasanın 6. maddesinde belirtildiği gibi, onun tek sahibi olan ulus yapısını bölen düzenlemeler, bütünlük ve tekil devlet ilkesiyle bağdaşmaz. Siyasal partiler Türkiye’de bu ilke ve esaslar tersine çalışma yapamazlar. Bu husus Yüksek mahkemenizin 10.7.1992 gün ve 2-1 sayılı kararı ile, 4.7.1993 gün ve 1-1 sayılı kararında geniş şekilde açıklanmıştır.

Bölünmezlik ilkesinin bir diğer güvencesini oluşturan SPY.nın 81.maddesinin (a) bendinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal ya da dinsel kültür ya da mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek; (b) bendinde ise Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ve yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmek ve bu yolda faaliyette bulunmak yasaklanmıştır. Maddenin gerekçesine göre, “Ülkemizde Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her alanda bütün haklara sahip ve borçlarda eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlatları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir.

“Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun, eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı, hatta zorunludur. Bu itibarla, resmî dili genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak devletin görevidir.”

Maddenin (a) bendinde siyasal partilere, ulusal ya da dinsel veya … ırk veya dil farklılığına dayan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmek yasaklanmıştır. Gerekcede de açıklandığı gibi, Lozan Antlaşmasıyla kabul edilen azınlıklar bu yasağın dışında kalmaktadırlar.

İç hukuk kuralı haline gelmiş olan ve uluslararası hukuk alanında da sonuçlar doğuran Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye’deki azınlıklar konusundaki hükümlerine esas teşkil eden hazırlık çalışmalarına Yüksek Mahkemeniz özellikle son bazı kararlarında ayrıntılı olarak yer vermektedir. Bunlara göre, ” … Müslüman topluluklar arasındaki değişik gruplara azınlık statüsü tanınmadığı, kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir açıklıkta Lozan Barış Konferansı tutanaklarında bir çok kez vurgulanmıştır.

“Alt komisyon önce, etnik azınlıkların, başka bir deyimle, müslüman olmayan azınlıkların da, örneğin Kürtlerin, Çerkeslerin ve Arapların tasarıdaki koruma tedbirlerinden yararlanmalarında direnmiştir. Türk temsilci heyeti, bu azınlıkların korunmaya ihtiyaçları olmadığını ve türk yönetimi altında bulunmaktan tamamiyle memnun olduklarını söylemiştir. Alt komisyon bu inandırıcı sözler üzerine koruma tedbirlerini yalnız müslüman olmayan azınlıklarla sınırlamayı kabul etmiştir.

“Barış görüşmelerinde söz alan İsmet İNÖNÜ: “Türkiye’de hiçbir müslüman azınlık yoktur; çünkü, kuramsal yönden olduğu kadar uygulamada da müslüman nüfusun çeşitli unsurları arasında hiçbir ayırım gözetilmemektedir.” demiştir. Aynı konferansın 20 Kasım 1922 günlü oturumunda Rıza Nur Bey tarafından okunan bildiride şu görüşler yer almıştır: “Müttefiklerin tasarısı Müslüman azınlıklardan söz etmektedir; oysa, Türkiye’de bu gibi azınlıklar söz konusu olamaz; çünkü, tarihsel gelenekler, moral düşünceler, görenekler, yapılagelişler, Türkiye’de yaşayan Müslümanlar arasında tam bir birlik yaratmaktadır.”

“Türk Delegasyonunun bu görüşleri Konferansça benimsenmiş ve “Müttefik Temsilci Heyetlerince Sunulan Azınlıkların Korunmasına İlişkin” 15 aralık 1922 günlü tasarının 4., 6., 7. ve 8. maddelerinde geçen “din ya da dil”. “soy, din ya da dil azınlıkları” sözcükleri yerini “gayrımüslim ekalliyetler” sözcüklerine bırakmıştır. Böylece, Türkiye’de değişik bir dil kullanmanın ya da soy unsurunun bir grubun azınlık sayılmasında ölçü olarak kabul edilemiyeceği Lozan Barış Antlaşması’yla kabul edilmiştir. Aynı Konferansta, Kürt azınlığın yaratılması yönünde, özellikle Lord Curzon tarafından gösterilen çabalar, Türk Delegasyonun “Kürtler, kaderlerinin Türklerin kaderleriyle ortak olduğu görüşündedirler; azınlık haklarından yararlanmak istememektedirler.” gerçeğini bildirmeleri karşısında kabul görmemiştir…” (Anayasa Mahkemesinin siyasal parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991, 10.7.1992, 14.7.1993 günlü kararları)

Bu suretle, ülkemizde sadece “Müslüman olmayanlar” azınlık kapsamına dahil edilmişlerdir. Müslüman olmayanlara da Müslümanlara sağlanan medenî veya siyasî haklardan yararlanma olanağı verilerek yasalar önünde din ayırımı yapılmaksızın herkesin eşit olduğunu belirtmek amacıyla böyle bir düzenlemeye gidilmiş ve örneğin antlaşmanın 38. maddesinin ikinci fıkrasında, “Gayrımüslim ekalliyetlerin bütün Türk tebaasına tatbik edilen … serbesti-i seyrüsefer ve hicretten tamamiyle istifade etmeleri”, 40. maddede, “Gayrımüslim ekalliyetlere mensup Türk tebaasının … masrafları kendilerine ait olmak üzere her türlü müessesatı hayriye, diniye veya içtimaiyeyi, her türlü mektep ve sair müessesatı talim ve terbiyeyi tesis, idare ve murakabe etmek ve buralarda kendi lisanlarını serbestçe istimal ve ayini dinilerini serbestçe icra etmek hususlarında müsavi bir hakka malik bulunacakları” kabul edilmiştir. (Anayasa Mahkemesinin siyasî parti kapatılmasına ilişkin 16.7.1991 günlü kararı)

Bundan ayrı olarak, bir de, 18.10.1925 tarihli Türk Bulgar Dostluk Antlaşmasında, Türkiye’de yaşayan Bulgarların azınlık sayılmaları kabul edilmiş ise de, yeni Türk Devletinin lâik mevzuatı kabul etmesinden sonra bu kimseler azınlık statüsünden kendiliklerinden vazgeçmişlerdir.

Sonuç olarak, Türkiye’deki hukuk düzeninde bu iki antlaşma ile kabul edilenlerin dışında herhangi bir azınlığın bulunduğu söylenemez.

Özellikle, belirli bir büyüklüğe ulaşmış devletlerde ırk, dil, din, mezhep yönünden çeşitli boyutlara varan farklılıklara sahip toplulukların, yani ulus olgusuna oranla ikincil nitelikte kesimlerin bulunması doğal olduğu kadar, gözlenen bir gerçektir de. Yüksek Mahkemenizin 8.5.1980 gün, Esas: 1979/1, (Parti Kapatılması) Karar: 1980/1 sayılı kararında belirtildiği üzere, bu gibi toplulukların dilinin ya da dininin toplumun öteki kesimlerinden ayrı olduğundan nesnel biçimde söz etmek tek başına bir “azınlığın bulunduğunu ileri sürmek” anlamına gelmez. SPY.nın 81. maddesine benzer hükmü içeren eski 648 sayılı Yasanın 89. maddesinin birinci fıkrasını yorumlayan Yüksek Mahkemeniz, aynı kararında, “azınlıklar bulunduğunun ileri sürüldüğünün” kabul edilebilmesi için, “söz konusu topluluğun toplumun öbür kesimlerinden ayrılan varlığını ve niteliklerini koruması ve sürdürmesi için kendisine özel bir hukuksal güvence tanınması gerektiğinin, yani bu kimselerin “azınlık hukuku”ndan yararlanmaya hak kazanmış olduklarının da açık ya da üstü örtülü biçimde ileri sürülmüş olması gerektiğini” belirtmiş bulunmaktadır. Bu gibi toplulukların her birine azınlık hakkı tanınması ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine aykırı düşer. Hele böylesi topluluklar ortak geçmişten gelen tarihsel, kültürel ve manevi bütünlük anlayışı içinde kendi kaderlerini o ulusun kaderleriyle özdeşleştirme istek ve iradesini göstermişlerse, böyle bir hakkın tanınmasına gerek kalmaz.

Bizim toplumumuzda da “farklı kesimlerin varlığı” olgusunu görmek mümkündür. Gerçekten, X.Yüzyılda Türklerin Anadolu yarımadasına gelmelerinden sonra, Türkler ve o dönemde anadolu toprağında yaşamakta olan her soydan topluluk birbirini izleyen çeşitli siyasal oluşumlar içinde birlikte yaşamışlar, bu oluşumlar arasından yükselen Osmanlı İmparatorluğunun çatısı altında da bu yaşayış devam etmiş, zaman içinde bu birlikteliğe Kafkasya, Balkan ve Arap Yarımadası ahalisi de dahil olmuştur. Daha sonra, çeşitli tarihsel ve askersel olaylar sonucunda, Osmanlı Devleti sınırlarını Doğu Trakya ve Anadolu’ya kadar küçültmek zorunda kalmış ve tarih sahnesindeki yerini Türkiye Cumhuriyetine terketmiştir. Böylece, bin yıllık bir süreç içerisinde Türkler ve diğer etnik topluluklar aynı siyasal oluşumlar içinde iyi ve kötü günleri birlikte yaşamışlar, acılara birlikte göğüs germişler, sevincli günleri birlikte kutlamışlar, gerek birbirleriyle, gerekse başka topluluklarla, çeşitli tarihsel, siyasal nedenlerle ya da göç hareketleri sonucunda karışıp kaynaşmışlar, aynı toplumsal kaderi paylaşmışlardır. Bu kader birliği, her tür etnik topluluğu aynı toplumsal pota içinde kaynaştırıp, bütünleştirmiştir. Ortak bir geçmişe, tarihe, dine, ahlaka, hukuka, değer yargılarına, başka deyişle aynı bir ortak kültüre sahip insanlar, soyu ne olursa olsun, tek bir ulusa mensup olma bilinç ve istenciyle, bir tür toplumsal ant ve toplumsal uzlaşma sonucu ulusal sınırlar içinde “Türk Ulusu”nu oluşturmuşlar ve ortak kararlılık, istenç ve heyecanla Türkiye Cumhuriyetini kurmuşlardır. Bu birliktelik duygu ve düşüncesi o kadar güçlüdür ki örneğin, Kürt kökenliler diğer yurttaşlarla omuz omuza Kurtuluş Savaşına fiilen katılarak can, kan ve gözyaşı pahasına yurdumuzun işgalci düşmanlardan temizlenmesinde ve onu takiben Türkiye Cumhuriyetinin kurulmasında üstün hizmetler görmüşlerdir. Bugün dahi Türk Ulusuyla birlik ve bütünlük içinde olma duygusunun eksilmeden devam ettiği görülmektedir. Nitekim, Doğu ve Güneydoğu Anadoludaki ayrılıkçı, terörden kaçan yurttaşlar, soydaşlarının bulunduğu Irak’a, veya İran’a sığınmamakta, tersine, hepsi de İstanbul, Ankara, İzmir, Adana v.s. gibi şehirlere göç ederek geleceklerini yurdun başka yörelerindeki yurttaşlarla birlikte güvence altına almak istemektedirler. Bu itibarla, Türk Ulusu yanyana yaşamlarını sürdüren çeşitli halklardan değil, kendi özgür iradesiyle, ortak geçmişin yarattığı ortak kültürde geleceği de kapsayacak biçimde birleşmeye, kaynaşıp, bütünleşmeye karar vermiş olan tek halktan, Türk halkından meydana gelmiştir.

Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında, Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu belirtilerek, Türk Ulusundan sayılmak için kabul edilen tek koşulun “vatandaşlık bağı” olduğu, bunun dışında kalan dil, din, ırk v.s. gibi farklılıkların nazara alınmadığı, Türk Ulusunun, bir hukuksal bağ anlamında vatandaş sayılanların oluşturduğu bütünlüğü ifade ettiği benimsenmiştir. “Türk olmak” Türkiye Cumhuriyetinin yurttaşı olmak demektir. Bu ulus bütünlüğü içinde, şu ya da bu nedenle, yasanın deyişiyle, ulusal veya dinsel kültür, mezhep yahut ırk ya da dil ayırımına dayanan azınlıklar yoktur. Yüksek Mahkemenizin siyasî parti kapatılmasıyla ilgili 10.7.1992 ve 14.7.1993 günlü kararlarında belirtildiği gibi, “… Türk ulusunu oluşturan etnik gruplar arasında çoğunluk ya da azınlık biçiminde bir ayırıma yer verilmemiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesi “Türk” sayan birleştirici ve bütünleştirici milliyetçilik anlayışı kabul edilmiştir. Türkiye Cumhuriyeti Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin, hangi etnik gruptan olursa olsun, “Türk” sayılması, onun etnik kimliğini inkar anlamında değil, dünyaca, devletine “Türkiye Cumhuriyeti Devleti”, ulusuna “Türk Ulusu” ve vatanına “Türk Vatanı” denen ve toplum yapısında çeşitli etnik gruplar bulunan ülkede bütün vatandaşlar arasında eşitliğin sağlanması ve hepsi çoğunluk içinde bulunan etnik grupların azınlığa düşmesini önleme amacına yöneliktir.

“Diğer kökenli yurttaşlar gibi, Kürt kökenli yurttaşların da kimliklerini belirtmeleri yasaklanmamış; ancak, azınlık ve ayrı ulus olmadıkları, Türk Ulusu dışında düşünülemeyecekleri, devlet bütünlüğü içinde yer alacakları ortaya konulmuştur …”

Bir devletin nüfus ögesini oluşturan bireylerin hepsinin ayrımsız aynı soydan ve dilden olmaları olanaksızdır. Genellikle her ülkenin nüfusu değişik oranlarda da olsa, başka soya ya da soylara mensup toplulukları içerir. Ancak, bu gibi topluluklara soy ve dil farklılığına dayanılarak azınlık hakları tanımak ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine uymaz. Türk Ulusunu oluşturan, ulus bütünlüğü içinde yeralan etnik ögeler, Anayasanın 66. maddesinin birinci fıkrasında anlamını bulan ve Türk Devletine sadece vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkesi Türk sayan milliyet anlayışı karşısında toplumda azınlık ya da çoğunluk oluşturmazlar. Türk ulusunun manevî bütünlüğü içinde karışıp kaynaşmış olan her birey hukuksal ve toplumsal bağlamda mutlak eşit durumdadır. Hiç bir etnik kökenin diğerine üstünlüğü yoktur. Her yurttaş, başka yurttaşlara tanınmış olan her türlü siyasal, ekonomik, toplumsal, kültürel, medenî v.s. haklardan sınırsız biçimde yararlanabilmektedoir. Türk Vatandaşlığı kavramı herkesi eşit ve ayrıcalıksız kılmaktadır. “Eşit vatandaş”lık, Fransız Büyük devrimi (1789)’nden bu yana, hepsi çoğunluğu oluşturan her bireyin, soy, dil, din ve mezhep gibi ayırıcı özellikleri dikkate alınmaksızın, en üst düzeyde ve en değerli varlık olarak kabul edilmesi demektir. Herkesin böylesine eşit ve ayrıcalıksız olduğu bir hukuksal statüde azınlıktan ya da çoğunluktan söz etmek olanaksızdır.

  1. maddenin (b) bendinde ise, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleri ve bu yolda faaliyet göstermeleri yasaklanmıştır. Bu hükümle anlatılan, Türk dili ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek ya da yaymak yoluyla ülkede azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacını siyasal partilerin güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyet gösteremeyecekleridir. Burada belirtilmesi gereken, 81. madde ile ulusu oluşturan bireyler arasındaki etnik ayırımların, sahip bulunulan farklı dil ve kültürlerin yasaklanmadığıdır. Ancak yüzyıllardır birlikte hayat sürmüş, ortak bir geçmişe, tarihe, dine, geleneklere ve değer yargılarına sahip bireylerin oluşturduğu ulus bütünlüğü içinde bu ögelerden meydana gelen ortak kültürden ayrı, bireyler arasında bu bakımdan ayrımlaşma nedeni olabilecek yuğunlukta bir kültür farklılığından söz edilemez. Özel yaşantılarında çeşitli etnik kökenlerden gelen yurttaşların kimliklerini belirtmeleri, dillerini konuşmaları, gelenek ve göreneklerini uygulamaları karşısında herhangi bir yasal ya da toplumsal engel yoktur. Yasaklanan, azınlık ve ayrı bir ulus oluşturduklarının ifade edilmesi suretiyle ulus bütünlüğünün bozulması amacını gütmeleridir.

Söz konusu kuralın küçük değişikliklerle benzeri olan eski 648 sayılı SPY.nın 89. maddesinin (b) bendini yorumlayan Yüksek Mahkemeniz 8.5.1980 gün, E.1979/1 (Parti Kapatma), K.1980/1 sayılı kararında şu hükme varmıştır: “… Bu hükümde de ……”azınlıklar yaratma” deyiminin açıklığa kavuşturulması gerekmekte olup, söz konusu deyimin de maddenin tümü içinde değerlendirilmesi ve birinci fıkrasındaki “azınlıklar bulunduğunun ileri sürülmesi” deyimiyle sıkı ilişki gözönünde tutularak, aynı doğrultuda yorumlanması zorunludur. Böyle bir yorumla, varılacak sonuç ise “azınlık yaratma” deyiminin ancak bir “vatandaş topluluğunda azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmak” anlamına gelebileceğidir….

“Yukarıda da değinildiği gibi, azınlıklar dil, din ve ırk gibi nitelikleri nedeniyle toplumun çoğunluğundan ayrı varlıkları ve bu varlıklarını sürdürmeye hakları bulunduğu hukukça tanınan vatandaş toplulukları olduklarından, ülkemizde azınlık hukukundan yararlanmaya hak kazanmış gruplar bulunduğunu ileri sürmek, ya da Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla kimi vatandaş gruplarında azınlık hukukundan yararlanmaları gerektiği düşüncesini yaratmaya çalışmak, kuşkusuz, yukarıda açıkça ortaya konulan anayasal durum karşısında Anayasanın Başlangıcı ile 2. ve 3. maddelerinde yeralan “ülke ve ulus bütünlüğü” temel hükmüne ve bu temel hükmü içeren 57/1 maddesine aykırı düşer…”

Yine Yüksek Mahkemenizin 20.7.1971 gün, E. 1970/1 (Parti Kapatılması), K. 1971/1 sayılı kararında belirtildiği gibi, “… bir siyasî partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için birtakım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi ulusal yapıda gitgide kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmağa elverişli bir tutumdur…”

Şu halde, dillerini, kültürlerini ve sanatlarını kullanabilmeleri ve geliştirebilmelerini, ana dillerinde eğitim hakkı sağlanmasını istemek suretiyle bir kısım yurttaşları ırk, dil ve kültür bakımlarından şu veya bu ad altında ulus bütünlüğünden ayrı sayma, onlarda bu bütünlükten ayrı bir azınlık oluşturdukları düşünce ve bilincini yaratma, ulus bütünlüğünün bozulmasıyla sonuçlanabilecek ya da en azından böyle bir tehlikenin belirmesine yol açabilecek olan, Türkiye Cumhuriyet iülkesi üzerinde azınlık yaratma demektir. Siyasal partiler yönünden böyle bir amaç ülke ve ulus bütünlüğü ilkesine terstir. Daha önce de belirtildiği gibi, Türk Ulusu bütünlüğü içinde belirli uluslararası sözleşmelerle azınlık oldukları kabul edilen “Müslüman olmayan” yurttaşlar hariç, herhangi bir azınlıktan söz etmek olanaksızdır. Her Türk yurttaşı hukuk düzeninin sağladığı her türlü hak ve özgürlükten, herhangi bir etnik ayırımcılık söz konusu olmaksızın, sınırsız ve mutlak biçimde yararlanmakta, ulus bütünlüğü içinde bireysel mutluluk ve huzurunu gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Böylesine ayrıcalıksız konumdaki bir kısım yurttaşlar arasında, bir azınlığa mensup olduğu duygu ve düşüncesini yaratmak ve onların sınırlı haklar rejimine tabi kılınmasını, ulusun bizzat kendisi iken azınlık haline gelmesini istemek ulus bütünlüğünü bozmaktan başka biçimde yorumlanamaz.

  1. B) Değerlendirme

Davalı siyasî partinin tüzük ve programı, birinci büyük kongre kararı, bu karara dayanak teşkil eden genel yönetim kurulu raporu, genel yönetim kurulunun bu yöndeki kararları, genel başkan Sadun AREN ve genel başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un partisi adına yaptığı açıklamaların içerikleri, açıklanan Anayasa ve SPY. hükümlerinin ışığı altında, taşıdıkları düşünsel bütünlük içinde değerlendirildiğinde, yasaya aykırılık şöylece ortaya çıkmaktadır.

Davalı Sosyalist Birlik Partisi tarafından:

a)- Partimiz Kürt sorunu çözülmeden ülkemize demokrasinin gelemeyeceği, demokrasi sorununa çözüm bulunmadan da Kürt sorununun çözülemeyeceği inancındadır. Bu sorun baskıcı rejimin bir nedeni ve aynı zamanda sonucudur.

– Partimiz, militarist, şoven, baskıcı resmî anlayışın, Kürtleri bir güvenlik rizikosu kabul eden görüşlerin terk edilmesi, yerlerinden yurtlarından olmalarının önlenmesi, zorunlu göç ve sürgüne, kötü muamelelere hedef olmaktan kurtulmaları için mücadele edecektir.

– Kürt realitesini yok sayan, onların ulusal ve uluslararası yasa ve antlaşmalardan doğan ve her ulusun sahip olduğu kendi geleceğini özgürce belirleyebilmek için vazgeçilmez olan hak ve özgürlüklerini yadsıyan ve bu konulardaki yasal ve barışçı girişimi şiddetle bastıran geleneksel politika en azından bugün tekrar üstünlük kazanmamış görünmektedir. Oysa bu politikanın bizzat kendisinin bölücü niteliği 70 yıllık uygulaması sonucuyla ortadadır.

– Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar. Bu en doğal insan hakkıdır. Bu hak bağımsız yaşamayı da içerir.

– Nasıl yaşamak istedikleri konusunda kürtler özgür olunca, bu sorun çözüm yoluna girebilir.

– Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar.

– Bu özgürlük hiçbir tehdit, korku ve müeyyide taşımayan bir özgürlük olmalıdır.

– Sorunun çözümünün birinci koşulu; çözüm olarak önerilebilecek bütün görüşlerin açıklama, savunulma ve alternatif olarak da kendi istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip, güvence altına alınmasıdır. İkinci koşul: problemin ilgililerin demokratik ortamda oluşacak tercihlerine karşı kesin bir kabul ve saygı dışında hiçbir yaptırım uygulanmayacağı güvencesinin yasal temelde sağlanmasıdır. Üçüncü koşul: özgür demokratik bir tartışma sonucu oluşan sonuçla birlikte ilerde sorunun şu veya bu evrede gündeme tekrar gelmesi halinde ele alınabilmesi işlevli mekanizmalara sahip olmasıdır.

– Olası çözümlerden biri bağımsızlıktır. Bir başkası federasyondur. Bir üçüncüsü kültürel özerkliktir. Şimdi olduğu gibi, üniter bir Türk devleti içinde yaşamayı da seçebilirler. Ama bunu söylemek onların işi.

Denilmek suretiyle SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine aykırı olarak nitelikleri Anayasada belirtilen Türk devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ve diline dair hükümlerin değişitirilmesi amacı güdülmüştür.

  1. b) Kürt sorununun çözümü önerileri arasında federasyon önerilmesi yanında,

– Merkezi devlet örgütlenmesinden adem-i merkeziyetçiliği güçlendirecek şekilde bölgesel düzenlemeler yapılmalı, eyalet sistemine geçilmeli, il ve ilçe yönetimleri seçimle göreve

geterilmelidir.

– Eğitimde yerel yönetimlerin söz sahibi olması sağlanmalı ve yerel yönetimlerin kararlarına bağlı olarak Kürtçe derslerinin konulması mümkün olabilmelidir.

denilmek suretiyle Anayasanın 6. ve SPY. nın 80. maddesine aykırı olarak Devletin tekliği ilkesini değiştirme amacına yönelik faaliyette bulunulmuştur.

c)- Partimiz Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınması ve kendi sözlerini söyleyebilmelerini zorunlu görmektedir.

– Kürtlerin varlığının ve kimliğinin resmen tanınması ve kendi sözlerini söylemeleri zorunlu görülmektedir.

– Kürtlerin kendini istediği biçimde ifade etmesi özgürlüğünün kabul edilip güvence altına alınması gerekir.

– Kürt sorunu, Kürt kimliği ve özgürlüklerini tanımamak ve gereğini yerine getirmemekten kaynaklanmaktadır.

– Kürtler Türkler’den farklı kimliği ve kültürü olan ayrı bir ulustur.

denilmek suretiyle SPY.nın 81. maddesinin (a) bendine aykırı biçimde Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde, Türklerden ayrı bir ulusal kimliğe sahip olan ve varlığı ile kimliğinin korunması gereken bir Kürt azınlığının bulunduğu ileri sürülmektedir.

  1. d) – Partimiz Kürtlerin kendi kimlikleri ile tartışmalara katılması, sorunun çözümünde taraf olabilmeleri, Kürt dili ve kültürü üzerindeki yasak ve baskıların kaldırılması için çalışacaktır.

– Kürtlerin ana dillerinde eğitim görmeleri imkanı, sağlanıp, kendi kültür varlıklarını yaşatmaları, geliştirmeleri desteklenecektir.

Şeklinde görüşler ileri sürülüp, olası çözümler arasında Kürtlere kültürel özerklik tanınabileceği belirtilerek Türk dili ve kültüründen başka dili ve kültürü korumak, geliştirmek yoluyla azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacı izlenmiş ve böylece SPY.nın 81. maddesinin (b) bendine aykırı davranılmış bulunulduğu görülmüştür.

IV- Sonuç ve İstem :

Yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Birlik Partisi’nin Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 6., 14., 69. maddelerine ve SPY.nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı nitelikte beyan ve açıklamaların mevcut olduğu anlaşıldığından,

Sosyalist Birlik Partisi’nin SPY.nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim”.

II- DAVALI SİYASî PARTİNİN ÖN SAVUNMASI

Sosyalist Birlik Partisi’nin 28.2.1994 günlü Ön Savunmasında şöyle denilmektedir:

“1. Üç Yıl Sonra Açılan Dava :

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 28.12.1993 günlü iddianamesi ile Sayın Mahkemenizin huzuruna getirilen bu davada, SBP’nin kapatılması istenmektedir. Başsavcılığın kapatma isteği, Parti’nin bir kısım çalışmalarına olduğu kadar, kuruluş belgelerine de dayanmaktadır. Gerçekten de, iddianamenin daha başında, “deliller” bölümünde, kapatma isteğine “davalı siyasi partinin tüzük ve programı” kanıt gösterildikten başka (sh.2), iddianamenin 4. sayfasında Parti tüzüğünden, 5. ve 6. sayfalarında programdan alıntılar yapılarak tüzük ve program suçlanmakta, iddianamenin sonunda “değerlendirme” başlığı altında (sh.39) “davalı siyasî partinin tüzük ve programı”nın suçlandığı bir kez daha vurgulanmaktadır.

Başsavcılığın bu suçlamasında, daha ilk bakışta hayretle gözlenen bir olgu vardır. Bu da, SBP’nin kuruluş belgelerinin tarihidir. 15 Ocak 1991 olan bu tarih, Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde gösterilmemektedir. Diğer suçlamalara dayanak oluşturan Parti çalışmaları hakkında tarih belirtilirken (örneğin sh.6, 1.Kongre tarihi, sh. 14, Prof.Aren’le yapılan röportajların yer aldığı Bültenler; sh. 19, Sıtkı Çoşkun’un katıldığı toplantı tarihi) Parti’nin kuruluş tarihi gösterilmemiştir. Bunun nedeni ise, bu belgelerin, üç yıl sonra bir suçlamaya muhatap edilmeleri olmalıdır.

Oysa Başsavcılığın bazı siyasî partiler için Sayın Mahkemenizde açtığı kapatma davalarının iddianameleri şöyle başlamaktadır:

“Sosyalist Parti, 1 Şubat 1988 tarihinde Siyasî Partiler Kanununda öngörülen bildiri ve belgelerini, İçişleri Bakanlığına vererek kurulmuş, tüzel kişilik kazanmıştır.” (C.Başsavcılığı’nın 15.2.1988 günlü ve SP. 23 Hz. 1988/2 sayılı iddianamesi)

“4 Haziran 1990 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildiri ve belgelerini vermek suretiyle Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adıyla bir siyasî parti kurularak tüzel kişilik kazanmış…” (C.Başsavcılığının 14.6.1990 günlü ve SP. 30.Hz. 1990/34 sayılı iddianamesi)

“Davalı Parti, 1.2.1988 tarihinde İçişleri Bakanlığı’na kuruluş bildiri ve belgelerini vermek suretiyle Sosyalist Parti adı altında tüzel kişilik kazanmıştır.” (C.Başsavcılığı’nın 14.11.1991 günlü ve SP. 13. Hz. 1991/94 sayılı iddianamesi)

Kuruluşundan 3 yıl sonra, bir siyasî partinin tüzük ve programı ile suçlanması oldukça ilginçtir. Bu 3 yıl boyunca tüzüğü ve programı nedeniyle herhangi bir soruşturmaya uğramayan SBP’nin şimdi bu belgeler de vesile edilerek kapatılması istenmektedir. Bir siyasî parti için kapatmanın, “idam cezası” olduğu yolunda hukuksal görüşler ileri sürülmüştür. (As.Yarg.Başsavcılığı’nın 30.4.1984 günlü ve 1984/567 sayılı tebliğnamesi) Bu kadar vahim bir nitelik taşıyan tüzük ve program, 3 yıl süreyle soruşturmaya hedef olmamıştır. Bunun ise açık bir anlamı vardır. Bu tüzük ve program toplumsal olduğu kadar hukuksal olarak da meşruiyet kazanmıştır. 3 yıl sonra gelen bu soruşturma, “kapatma” biçiminde yöneldiği sonucun vahim niteliği ile kendisi çelişmektedir.

İddianamenin 3. sayfasında şöyle denilmektedir: “Cumhuriyet Başsavcılığımız Anayasa ve SPY’nın yüklediği görev uyarınca, diğer partiler gibi, davalı siyasal partinin yurt düzeyindeki çalışmalarını kuruluşundan başlayarak izlemeye başlamış, görevden ötürü (re’sen) yapılan izleme yanında 9.11.1993 gün ve SP 33 Muh. 1993/154 sayılı yazımız üzerine davalı siyasi partice 12.10.1993 gün ve 706 sayılı yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi ve değerlendirilmesinden, davalı siyasî partinin çalışmalarında, kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı davranışların var olduğu kanısına varılmıştır.”

Bu ifade kendisiyle çelişmektedir. SBP’nin “kuruluşundan başlayarak” yapılan izleme, -ki bu SPY’nın 10. maddesinin açıkça öngürdüğü bir gerekliliktir- “kapatmayı gerektiren yasaklamalara aykırı” görülmüşse bugüne kadar böyle bir dava niçin açılmamıştır.’ Gerçekte yasaklamalara aykırılık yoksa, bugün böyle bir dava açılmasının anlamı nedir’ Sözü edilen, “davalı siyasî partice 12.10.1993 günlü yazı ekinde gönderilen yayınların” ancak şimdilerde, kapatmayı gerektiren bir sorumluluk taşıdığı kanaatini yaratamayacağını ise, aşağıda ele alacağız.

Gene iddianamenin 4. sayfasında şöyle denilmiştir: “Davalı siyasî partinin tüzük ve programındaki kapatılma nedeni olabilecek kimi belirsizlikler; davalı siyasî partinin büyük kongre kararı, Genel Yönetim Kurulu raporları, Genel Başkan Sadun AREN ve Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un parti adına açıklamaları ile kapatılmaya ilişkin kanıtlar daha belirgin hale gelmiştir.”

“Kapatılma nedeni olabilecek belirsizlikler” ne demektir’ Bir “belirsizlik” nedeni ile mi kapatma istenmektedir’ İddianame bu belirsizliğin ne olduğunu söylemelidir. Bu belirsizlik şimdi nasıl “daha belirgin” hale gelmiştir’ İddianame bunu açıklamalıdır. Gariptir ki, iddianame, “belirsizlik” olarak nitelendirdiği hususun giderilmiş olduğunu söyleyememekte, ancak “daha belirgin hale” geldiğini belirtmektedir. Bu ise, hala belirgin olmayan yanları bulunan, yani kısmen belirgin, kısmen belirgin olmayan demektir. Belirgin olmayana da dayanan bir suçlama, kapatma isteğinde inandırıcı görülebilir mi’

Aslında iddianame, SBP’nin masumiyetini görmektedir. İşte bunun yanı sıra kapatma isteğinin açıklanması sıkıntı yaratmaktadır.

SPY’nın 9. maddesi, yeni kururulan siyasi partilerin tüzük ve programlarının, C.Başsavcılığı’nca, Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluğunun incelenip denetleneceğini öngörmektedir. Gene aynı madde hükmüne göre bu denetlemede görülecek noksanlıkları gidermeyen, istenecek ek bilgi ve belgeleri göndermeyen siyasî partiler hakkında kapatılmaya dair hükümler uygulanacaktır. Yukarıya alıntıladığımız ifadeden anlaşıldığı üzere, SBP’nin tüzük ve programı hakkında da yapılmış olan, “Anayasa ve kanun hükümlerine uygunluk” denetiminde olumsuz bir kanaate ulaşılmamıştır. Çünkü Parti tüzük ve programının değiştirilmesi veya düzeltilmesi konusunda Yargıtay Cumhuriyet başsavcılığı’ndan herhangi bir yazı alınmamıştır. Yukarıda sözü edilen davalarda Sosyalist Parti davasının iddianamesi, partinin kuruluşundan 14 gün sonra TBKP’nin iddianamesi ise 10 gün sonra hazırlanmıştır.

  1. Suçlanan Parti Çalışmalarının Üstünden 1,5 Yıl Geçmiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı’nın iddianamesinde, SBP, tüzük ve programından başka bir kısım faaliyetler nedeniyle de suçlanmaktadır. Partinin suçlanmasına neden yapılan bu faaliyetler;

  1. a) 1.Kongereye sunulan Genel Yönetim Kurulu Çalışma Raporu ve bu kongrede alınan kararlar ve Kongre Sonuç Bildirgesi ile,
  2. b) Genel Başkan prof. Sadun Aren ile Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un SBP Bülteni’nde yayınlanan bazı röportaj veya toplantılardaki konuşmalarıdır.

Ne var ki, yukarıda partinin kuruluş belgeleri için söylediklerimiz, bunlar için de geçerlidir.

SBP’nin 1. Olağan Kongresi 2-3 Mayıs 1992 tarihlerinde yapılmıştır. bu tarih ile iddianamenin hazırlandığı tarih arasında bir buçuk yıldan fazla bir süre geçmiştir. Üstelik tüzük ve programdan belirsizlikler bulunduğunu ileri süren Başsavcılık, Kongre belgeleri için böyle bir şey söylememekte, aksine bu belirsizliğin örneğin bu belgelerle daha belirgin hale geldiğini ifade etmektedir. Şu halde 1. Kongre’ye sunulan Çalışma Raporu ile Kongre’de alınan kararlar, Parti’nin kapatılmasına neden oluşturacak sarih ögeler taşımasına karşın, böyle bir dava açılmamış, birbuçuk yıl beklenmiştir. Aradan böyle bir süre geçtikten sonra, ancak şimdilerde bu davanın açılmasına acaba neden gerek görülmüştür’

Prof. Aren’in ve S.Coşkun’un demeç ve açıklamaları için de aynı şey sözkonusudur. Prof. Aren’in Vo Realites ve Vorwarts dergileri ile I’Humanite ve Azadi gazetelerinde yayınlanan röportaj ve demeçlerinin hepsi de 1992 yılı ortalarına aittir. Ve iddianame tarihinden bir-birbuçuk yıl daha eskidir.

SBP hakkında kapatma nedeni oluşturduğu iddia edilen bulguların geçmişi üç yıla uzanırken, bu süre zarfında Parti kongresini yapmış, 44 il, 200’ü aşkın ilçe ve 200’ü aşkın beldede örgütlenmiş ve bir yığın siyasal etkinliklerde bulunmuştur. Parti bu faaliyetlerde bulunurken herhangi bir engelleme ile karşılaşmamış, bir uyarıya muhatap olmamıştır. (Karşılaşılan bir yığın idari engeller ise bu anlamda değildir.)

İddianamede, “davalı siyasî partice 12.10.1993 günlü yazı ekinde gönderilen yayınların incelenmesi”nden söz edilmiştir. (sh.3) Buna bakılırsa, C.Başsavcılığı parti yayınlarını zamanında temin edip inceleyemediğini, bunların kendisine geç ulaştığını söylemektedir. Ne var ki, SPY’nın 10. maddesi, “C.Başsavcılığı’nca her siyasî parti için bir sicil dosyası” tutulacağını öngörmekte ve maddenin (c) bendinde, “partinin faaliyetlerini düzenleyen her türlü yönetmelikler ve yayınları”n da bu dosyaya konulmasını emretmektedir. Maddenin 4. fıkrasına göre bu belgelerin, C.Başsavcılığı’na intikal ettirilme süresi onbeş gündür. Bu süreye, siyasî partilerin yayınlarını C.Başsavcılığı’na iletmek için uymak zorunda oldukları kadar, C.Başsavcılığı da, -iddianamesinde belirttiği gibi re’sen yürüttüğü görevinde bu süreye uyacaktır. Görülüyor ki, onbeş günlük süre kısa bir süredir. kanunda 15 gün içinde yapılması öngörülen bir işin; birbuçuk yıl gibi, üç yıl gibi bir süre sonra yapılması, C.Başsavcılığı’na kanunen tanınmış bir hak değildir. Tekrar ifade edelim ki, bu, partinin kabul edilmiş olan toplumsal ve hukuksal meşruiyetine, her nedense şimdilerde uygun görülen bir karşı çıkmadır. Bu davanın SBP’nin seçimlere katılma hakkını elde ettiğinin kamuoyuna açıklanmasının hemen ardından gelmesi oldukça ilginçtir.

SPY Anayasa’ya Aykırıdır.

Yargıtay C.Başsavcılığı SBP’nin kapatılmasını, 2820 sayılı SPY hükümlerine dayanarak istemektedir. İddianamede SBP, SPY’nın 18, 80. 81/a ve 81/b maddelerine aykırılık iddiasıyla suçlanmaktadır. Davada SPY, “uygulanacak kanun” durumundadır. (Anayasa md. 152; 2949 sayılı K. md. 28).

SPY’nın bu hükümleri Anayasaya aykırı hükümlerdir. Anayasa’nın 69. maddesine göre, siyasî partilerin faaliyetleri, Anayasa’nın 14. maddesindeki sınırların dışına çıkamaz. Anayasa’nın 14. maddesinde sıralanan yasaklamalarla SPY’nın bahsi geçen hükümleri tam bir uyum gösteren hükümler değildir. Bu hükümler Anayasa’yı aşan sınırlamalar getirmekte, siyasî partilere sağlanan Anayasal güvenceyi ortadan kaldırmaktadır. Bu itibarla iddianamenin dayandığı SPY hükümleri, Anayasa’nın 10, 11, 12, 13, 14, 68 ve 69. maddelerine aykırıdır.

Ancak önem taşıyan konu, 2820 sayılı kanunun Anayasa’ya aykırılığının, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısındaki durumudur. Bu maddenin kapsamı hakkında, son zamanlarda giderek yoğunlaşan görüşler ortaya çıkmaktadır. Gerçekten de, geçici 15. maddenin, özetle; bir kısım yasama işlemlerini anayasal denetimin dışında tuttuğu, bunun ise Cumhuriyetin hukuk devleti olma niteliğini zedelediği, Anayasa’da gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenen hukuk düzeninin dışına çıkılması sonucunu doğurduğu; geçici bir maddenin, Anayasa’nın temel kuralllarını süresiz işlemez hale getirmesinin Anayasal sistemle bağdaşmayacağı, bunun, maddenin geçicilik özelliğine de uygun düşmeyeceği; bu geçici maddenin, sürekli bir kural olarak kabulu durumunda, Anayasa’nın öngördüğü hukuk devleti, Anayasa’nın üstünlüğü ve anayasal denetimle ilgili temel kuralların, 12.9.1980 – 6.12.1983 tarihleri arasında çıkan yasama metinleri yönünden Anayasa’nın işlerliğini kaybettiği; geçici bir maddenin sürekli bir kural niteliğinde anlaşılması halinde, geçici hükmün, Anayasa’nın kimi temel kurallarının önüne geçmesi sonucunu doğurduğu; Anayasa yapımcısının, geçici 15. madde ile koyduğu yasaklamayı sürekli kılmak isteseydi, geçici maddeler arasına değil, temel maddeler arasına koyması gerekeceği düşünceleri belirmiş ve bu yöndeki düşünceler giderek güç ve yoğunluk kazanmıştır.

  1. Anayasa’nın Geçici 15. Maddesi Hakkında:

Bunlarla birlikte, SPY’nın tümü itibariyle gördüğü değişiklikler yüzünden orijinal biçim ve bütünlüğünü kaybettiği; kanunun 7 yılda 10 kez değiştirildiği, bu nedenle geçici 15. maddenin koruması altında bulunamayacağı düşünceleri de ciddi boyutlar kazanmıştır. Bu konuda Anayasa Mahkemesi’nde çoğunlukla benimsenen görüş şöyledir:

“Geçici maddeler geçerliği, uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve anlamları ile değerlendirilir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını, uygulamanın daha geniş bir zaman dilimine yayılarak yapılmasını sağlarlar. Bu yönden de geçici maddeler ile temel hükümler arasından farklılıklar bulunması doğaldır. Geçici maddelerin taşıdıkları hukuksal değer, diğer maddelerden farklı değildir. Hatta temel düzenlemeden ayrık hükümler getirmesi yönünden uygulama önceliğine ve etkinliğine sahiptirler.” (Anayasa Mahkemesi’nin 16.7.1991 günlü ve 1990/1 (S.P.Kapatma) E. 1991/1, karar sayılı ve 10.7.1992 günlü ve 1991/2 (S.P.Kapatma) E. 1992/1 K. sayılı kararları)

Yüksek Mahkemenin bu görüşünü aşağıda değineceğimiz “ihmal”e ilişkin görüşü ile birlikte ele alacağız. Nitekim Anayasa’ya aykırılık sorununun geçici 15. madde ile tıkandığı görüşünün ağırlık kazandığı hallerde “Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorum” tekniğinin kullanılması (Anayasa Mahkemesi, 28.9.1984, 1984/1 (S.P.Kapatma) E. 1984/1 K.) yoluna gidebileceği gibi; Anayasa’nın temel hükümleri ile çelişen bir yasa hükmünün, Anayasa Mahkemesi’nin deyişiyle bir yana bırakılması, yani ihmali gibi bir çözüm yolu da bulunabileceği düşünceleri ortaya çıkmıştır. Bu konuda Anayasa Mahkemesi, 16.7.1991 günlü ve 1990/1 E., 1991/1 K. sayılı kapatma davası kararının gerekçesinde; önce gene Anayasa Mahkemesi’nin 28.9.1994 günlü ve 1984/1 E. sayılı Siyasî Parti Kapatma Davası Kararından;

“Geçici 15. maddenin, Anayasa’ya aykırı hükümlerinin sığınabileceği bir yer olarak değil, 12 Eylül Harekatının zedelenmesine imkan verilmemesi için ve tıpkı 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki gibi bir düzenlemeden ibaret olduğu kabul edilmelidir. Bahis konusu geçici maddenin kapsamında olan ve böylece Anayasal koruma altında bulunan yasa hükümlerinin, sırf bu nedenle Anayasa’ya aykırı oldukları ileri sürülemeyeceği gibi, bunların Anayasa Mahkemesi’nce ihmal edilmesinden de sözedilemez. Bu durumdaki hükümlerin ancak, Anayasa’nın temel ilkelerine ve bu ilkelere egemen olan hukukun ana kurallarına olabildiğince uygun düşecek biçimde yorumlanmaları düşünülebilir.” alıntısı aktarıldıktan sonra şöyle devam edilmektedir:

“Bu kararda da açıkça belirtildiği gibi Anayasa’nın geçici 15. maddesi, olağanüstü koşullar altında siyasal bir geçiş döneminde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nce denetlenmesini ve Anayasaya aykırı olduklarının ileri sürülmesini önleyici, açık bir Anayasa hükmüdür… Anayasa koyucunun belli bir dönemde çıkarılan yasaların Anayasa Mahkemesi’nin denetimi dışında kalması yolunda yaptığı siyasal tercihin ifadesi olan geçici 15. madde, konuyu açık bir biçimde ortaya koymuştur. Anayasa Mahkemesi’nin herhangi bir nedenle de olsa bu kuralı yok sayması olanaksızdır.”

Bu karardan bir yıl sonra Anayasa Mahkemesi, aynı konuyu, aynı anlayış ile benimseyerek yinelemişse de, gerekçedeki ifade değiştirilmiştir. nitekim 10.7.1992 günlü ve 1991/2 E., 1992/1 K. sayılı kapatma kararında, aynı görüş bu kez şöyle söylenmiştir:

“Geçici 15. madde, salt Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olmayıp, 1961 Anayasası’nın geçici 4. maddesindeki gibi bir koruma düzenlemesidir.”

Görülüyorki, Anayasa Mahkemesi Anayasa’ya aykırılık konusunda SPY’nın, Anayasa’nın geçici 15. maddesinin koruması altında bulunduğunu ve bu kanun hükümlerinin uygulanmasının ihmal edilemeyeceğini kabul ederken, bu görüşünü, bir düzeni oluşturan yasal düzenlemelerin korunması olarak benimsemektedir. Bu düzen ise 12 Eylül harekatının getirdiği düzendir. Geçici 15. madde, 12 Eylül Harekatının zedelenmesine imkan verilmemesi için konulmuştur. O halde Anayasa Mahkemesi’nce de bu kuralın yok sayılması olanaksızıdr.

Anayasa Mahkemesi’nin sonuç itibariyle bir farklılık yaratmamakla birlikte, bir yıl arayla verdiği bu kararlar, ayrıntıda da olsa bir değişikliğe uğramaktan uzak kalamamaktadır. Örneğin 16.7.1991 günlü kararda, “Anayasa’nın geçici 15. maddesinin uygulanmasında anayasa hükümleri arasında da bir çelişme yoktur” denilip, 28.9.1984 tarihli kararda ifade edildiği gibi, bu maddenin “Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olarak” görülmemesi gerektiği söylenmişken, bu kez 10.7.1992 tarihli kararda “Geçici 15. madde, salt Anayasa’ya aykırı hükümlerin sığınabileceği bir yer olmayıp” denilmektedir.

  1. Siyasî Parti Kapatma Sorunu:

Ülkemizde son yıllarda, siyasî parti kapatma davalarının çok sayıda örnekleri görülmüştür. Oysa doğası gereği siyasî partilerin yargı organı tarafından kapatılması az rastlanan bir dava türü olmalıdır. Haklarında kapatma kararı verilen siyasî partilerin büyük çoğunluğunu; sosyalist, marksist programlı partiler oluşturmaktadır. Bu partilerin hepsi de, “Kürt sorunu” ile ilgili nedenlerden dolayı kapatılmışlardır. Hiç kuşkusuz ki, sosyalist, marksist partiler etnik sorunları görmezlikten gelemezler. Ama bu konu, yalnızca sosyalist partilerin sorunu değildir. Ülke yönetimine talip olan ciddi bir siyasî partinin, ister muhalefette, ister iktidarda olsun, ülkenin her bir kesimi ve tüm sorunları ile ciddi bir biçimde ilgilenmesi, onun boşlayamayacağı aslî görevlerinden biridir. Bir siyasî partinin ülke sorunlarına ister muhalefette, isterse iktidarda olsun, çözümler araması, getirmesi veya önermesi, mutlak görevlerinden biridir. Ekonomik programları ne olursa olsun, politik eğilimleri ne olursa olsun, siyasal çözüm bulmakla görevli olan partiler tüm toplum kesimlerine yönelmek zorundadırlar. Örneğin şu görüşler, bugün koalisyon hükümetinin ortağı olan bir siyasî partinin görüşleridir:

“Doğu ve Güneydoğu Anadolu’nun bazı bölümlerinde yaşayan yurttaşların ağırlıklı bir bölümü etnik açıdan Kürt kökenlidir… Kürt kimliğini kabul ederek kendine “Kürt kökenliyim” diyen yurttaşlara, bu kişiliklerini hayatın her alanında istedikleri gibi ve özgürce belirtme hakkına sahip olmaları olanağı sağlanacaktır.” (SHP’nin Doğu ve Güneydoğu Sorunlarına Bakış ve Çözüm Önerileri. Ankara, Temmuz 1990, S. 28-43).

Ancak, Anayasa Mahkemesi’nin yargısı, bütün siyasî partilere uzanabilmekte değildir. Bu, C.Başsavcılığı’nın tekelinde olan bir inisiyatiftir. Bu durumda Anayasa Mahkemesi’nin gözeteceği eşitlik ve adalet ölçütlerinde, dikkate alınacak önemli hususlar vardır.

Anayasa Mahkemelerinin, genellikle anayasal koruma görevini yerine getirebilmek için, temel kurallara uygun olmasa bile, özgürlüklere aykırı olacağını ve hatta zarar vereceğini bilerek, koruma işlevine haklılık aradıkları, temel hak ve özgürlüklerin çeşitli alanları üzerdinde bu tür yorumlar ve çözümler ürettiklerinin çok sık önrekleri görüldüğü ileri sürülmüştür. (Dominique Rousseau: Anayasa Mahkemelerinin Politikaları, 1992, S.130-131) Bu nedenle Anayasa Mahkemeleri, bir üst düzey mahkemesi (Yüksek Mahkeme) olarak, siyasî mahkemelerdir. Prof. Bahri Savcı, Anayasa Mahkemelerinin, hemen her yerde siyasi mahkemeler olduğunu kaydetmektedir.

Şimdi bizde görülen siyasî parti kapatma tablosunda da, kuşkusuz siyasal tercihlerin etkileri gözlenmektedir. Sosyalist, marksist partilerin Kürt sorununa, etnik konulara yaklaşım ve açılımına Anayasa mahkemesi olanak tanımamaktadır. Bu, Anayasa Mahkemesi’nin Devletin üst düzey politikası ile bütünleşen tutumudur. Bu nedenle marksist programa sahip olmayan bir siyasî parti, örneğin ülke üzerinde ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürse (SPY, md. 81/a) ya da Türk dilinden başka bir dili korumak niyetini açıklasa (SPY, md. 81/b) bu, önemli görülmeyecektir.

Oysa iddianamede zikredilen (bk. sh. 27, 29, 38), Anayasa Mahkemesi’nin 20.7.1971 günlü ve 1971/3 E., 1971/3 K. sayılı kapatma kararından bu yana, özellikle son yıllarda oldukça artan sayıdaki kapatma davalarında, aynı tutum, bir siyasî tercih olarak ortaya çıkmıştır. Şimdi kapatılmış olan bu siyasî partilerin, geçmişte kalan faaliyetlerine bakıldığı zaman, toplumsal dinamiğin bugün çok farklı noktalara ulaşmış olduğunu görürüz.

Ancak her parti kapatma olayında, demokrasi ve özgürlüklerden önemli kayıplar verildiği kuşkusuzdur. Çeşitli görüş ve düşüncelere açık, çok sesli bir demokrasi anlayışı, gelişecek bir ortak bulamamaktadır. Siyasî partiler kapatmanın demokratik rejime bir katkı getirmesi düşünülemez; aksine Anayasa’da “demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurları” olduğu belirtilen (md. 68) partilerin kapatılması, demokratik hayatın unsurlarını yok etmek sonucunu doğurur.

  1. Uluslararası Sözleşmeler :

Türkiye son yıllarda, uluslararası hukukla daha geniş bağlantılar kurmuştur. Artık, özellikle Avrupa hukuku, Türkiye’ye daha fazla yansımaktadır. Anayasa’nın 90. maddesinin 5. fıkrasına göre, uluslararası antlaşma hükümleri, yalnızca uluslararası hukuk değil, iç hukuk olmuştur. Bu nedenle uluslararası hukukun, usulüne göre onaylanan sözleşmeler yoluyla iç hukukumuza giren kuralları, yalnızca kanun olarak değil, uygulamaları Anayasa emri olarak (md. 90/5) güçlendirilen normlardır. 1974 tarihinde, Türk Hükümetince imzalanan Helsinki Nihai Senedi ile, ilke olarak; uyuşmazlıkların barışçı yollarla çözümü, düşünce, vicdan, din ve inanç özgürlükleri de dahil olmak üzere, insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı; halkların hak eşitliği ve kendi kaderlerini tayin hakkı, diğer imzacı ülkelere karşı taahhüt edilerek benimsenen temel haklar oldu.

Helsinki Nihai Senedi’nin ardından Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı’na (AGİK) katılan ülkeler AGİK süreci sonunda, ortaklaşa yeni bir ferman oluşturdular: Yeni bir Avrupa için Paris Şartı. Paris Şartı, 1990’ların Avrupasında, temel haklar ve özgürlüklere ilişkin resmî düzeydeki ortak görüşün ifadesidir.

Paris Şartı ile Helsinki ilkeleri pekiştirilmekte ve Avrupa’nın toplumsal, hukuksal, ekonomik, demokratik, kültürel, askerî konsepsiyonunun güvenliği dile getirilmektedir. Bunlar bilinen ilkeler olmakla birlikte, gene de hatırlamakta yarar vardır. Örneğin Şart’ın, “İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü” başlıklı ilk bölümünde şöyle denilmektedir:

“Ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayrıma tabi tutulmaksızın ve kanun önünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğunu teyit ederiz.”

Avrupa’da yeni bir çağa geçildiğinin belirtildiği Şart, “İnsani boyut” başlığı altında, gelecek için rehber niteliğinde gördüğü ilkeleri şöyle ifade etmiştir:

“Ulusal azınlıkların toplumlarımızın hayatına zengin katkılarını artırmak azmi ile, durumlarının daha da iyileştirilmesine çalışacağız. Barış, adalet, istikrar ve demokrasinin yanı sıra halklarımız arasındaki dostane ilişkilerin de ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dili ve dini kimliklerinin korunmasını ve kimliğin kuvvetlendirilmesi için gerekli şartların yaratılmasını gerektirdiğine ilişkin derin inancımızı teyit ederiz. Ulusal azınlıklarla ilgili sorunların ancak demokratik bir siyasî çerçevede tatminkar olarak çözümlenebileceğini beyan ederiz. Ulusal azınlıklara mensup fertlerin haklarına, evrensel insan haklarının bir parçası olarak, bütünüyle saygı gösterilmesi gerektiğini de kabul ediyoruz.” (Basın yayın ve Enformasyon Genel Müdürlüğü, Ankara, Aralık 1990)

Bu taahhüt niteliğindeki beyanların altında, Türkiye’nin o tarihteki Cumhurbaşkanı ve Başbakananı’nın birlikte imzaları bulunmaktadır.

Öte taraftan; Türkiye, 6366 sayılı Kanunla onaylanan insan haklarının ve temel özgürlüklerin korunmasına ilişkin sözleşmenin (AİHS) de imzacılarındandır. Bu sözleşmenin 9. maddesi, düşünce özgürlüğünü, 10. maddesi ise görüşlerini ve anlatım özgürlüğünü güvenceye almaktadır.

Sözleşmenin 14. maddesi ise, “Bu sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğuş veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayrım gözetilmeksizin sağlanır” demektedir.

İddianamede, bu ilkelerin yer aldığı metinler görmezlikten gelinmiştir.

Bu sözleşmeye ek 1 numaralı protokolün 3. maddesi ise, akit tarafların, yasama organının seçilmesinde halkın düşüncesinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar için de makul aralıklarla gizli oyla seçim yapmayı taahhüt ettiklerini hükme bağlamaktadır. Anayasa’nın 66. maddesi, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk” olduğunu belirtmektedir. Buna göre, devlete vatandışlık bağı ile bağlı olmak, “Türk olmak” anlamındadır. türk olan herkes; Anayasa’da, kanunlarda, uluslararası sözleşmelerde, devletin uygulanmasını yükümlenip taahhüt ettiği her düzeydeki belgede yer alan haklarını kullanabilecektir. Dahası, bu hakların gerçekleştirilmesini isteme hakkına sahip olacaktır.

Yani, bu hükümlere göre, Kürt halkına ilişkin çözüm önerilerinin yer aldığı bir program vatandaşın seçme hakkına ulaştırılamadığı, bunun engellendiği bir durumda (Örneğin bu konuda görüşleri olan bir siyasî partinin kapatılması gibi) sözleşme hükümleri ihlal edilmiş olur. (Ek protokol md. 3) Çünkü “halkın düşüncesinin özgürce açıklanmasını sağlayacak şartlar” oluşturalamamış, tam tersine ne ölçüde varsa o da yok edilmiştir. Aynı şekilde, Anayasalarda ve Anayasal oluşumu etkileyecek konuma sahip seçme, seçilme haklarını düzenleyen metinler ve bunların başta gelenlerinden olan siyasal partiler yasasında yer alan hakların, yalnızca “Türk” olarak tanımlanan; ama, her kesim ve düzeydeki otoritelerin ifade etmekten kaçınamadığı Kürt realitesini dışlayan en azından görmezlikten gelen düzenlemesi, bu sözleşme hükümleriyle açıkça çelişkilidir.

Türkiye, bireysel başvuru hakkının istemeyerekte olsa -kabul edildiği 28 Ocak 1989 tarihinden bu yana, AİHS’nde yer alan temel hak ve özgürlükleri korumakla yükümlü olan; Avrupa Konseyi’nin yargı organlarının yargısına tabi bulunmaktadır. Türkiye şu ana kadar, Avrupa İnsan Hakları Komisyonu’nca aleyhinde düzenlenmiş raporlarda öngörülen gereklilikleri yerine getirmekten uzak kalamamıştır. T.C. Hükümeti, şimdi yakın bir tarihte (Mart 1994) Avrupa İnsan Hakları Divanı önünde de kendisini savunacaktır. Esasen Türkiye, Divan’ın zorunlu yargı yetkisini tanımazdan önce (1990) Komisyon’un yargı alanında bulunurken; Komisyon, Divan’ın içtihatlarına uyumlu görüşler ürettiği için, -dolaylı bile denilemeyecek kadar- Divan’ın kararlarına (içtihat) riayet etme yükümlülüğünde idi.

AİHS, “Dünya’da barış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıp korunabilmesi her şeyden önce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasal rejimin varlığına, öte yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklaşa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere derin inançlarını bir daha tekrarlayarak… aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır” demektedir.

Yani sözleşme dibacesi, sözleşme hükümlerine riayetin “derin bir inanç”ın ifadesi olduğunu buyurucu ve bağlayıcı olarak belirtmektedir.

Komisyon (ve divan) iç yönetmeliği ise, sözleşme de yer alan temel haklara ilişkin ilkelerin korunması konusunda, derin bir inançla taahhütte bulunan devletlerin, onu gerçekleştirebilmek için ellerinden gelen çabayı göstereceklerini de ifade etmektedir.

Yineleyelim ki, Anayasa’ya göre, uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. (md. 90/5)

Ancak, kanun hükmünde uygulanmaları Anayasal güvenceye alınan bu metinler başka bir metin karşısında (2820 saylı SPY) görmezlikten gelinebilmektedir.

  1. SBP ve Kürt Sorunu:

İddianamede yer alan suçlamalara göre, SBP’nin kapatılması isteğinin nedenleri;

  1. a) Partinin kuruluş belgeleri,
  2. b) 1. Kongre belgeleri ve
  3. c) Genel Başkan Prof.Sadun Aren ile Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un bazı demeç ve açıklamalarıdır.

İddianame, bunlarla ilgili suçlamalar yaparken tamamiyle soyut iddialar ileri sürmekte; gerçekte bu suçlamalara konu ettiği dökümanları ele almamaktadır. İddia gayet soyuttur. İddia bir parti belgesinin zikrettikten sonra; ardından hiç ilgisiz bir konuya geçmekte, fakat bununla parti belgesi arasında bir bağ, bir ilinti kurmaya gerek görmemektedir. Başsavcılığın başka tür bir suçlama yöntemi kullanması zaten mümkün değildir. Çünkü üç yıl sonra açılan bu dava suçlamada samimi kanıtlara dayanmamaktadır. İddia yukarıda belirtildiği gibi bugüne kadar, kapatılmalarına karar verilen sosyalist Programlı partilerle ilgili genel kavramları ve bunlara dayalı suçlamaları somutlaştıramamaktadır.

İddianameye göre, yalnızca Kürt halkının varlığından söz etmek bile partinin kapatılmasını gerektirir. Asla hukuksal bir biçimde izahı mümkün olmayan, çağ dışı bir düşünceyi kanunlaştıran bu hükmün Anayasa’ya aykırılığının ileri sürülemeyeceği konusunda, Anayasaya madde konulması sebepsiz değildir. Bu düzenleme kendi mantığı ile tutarlı olabilir; fakat akılcı ve hukuki olma niteliğini kazanamaz.

Azınlıklar bulunduğunu ileri sürülemeyeceği veya azınlıklar yaratılamayacağına ilişkin düzenlemeler (SPY 81/9, 81/6) ancak, ya Kürtlerin olmadığı ya da siyasî partilerin Kürtlerden söz edemeyeceği biçiminde anlaşılabilir. Bunların her ikisinin de demokratik olma niteliği ile bağdaştırılması imkansızdır. Oysa, siyasî partilerin işlevlerinin demokratik olamayan bir ortamda yerine getirmesi mümkün değildir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi şimdiye kadar kapatılmalarına karar verilen sosyalist partilerin hepsinin de kapatılma nedeni aynıdır. Şu halde, Kürt halkının varlığı politik düzeyde dile getirilemez.

Kürt sorunu ülkenin yaşadığı en sıcak olaylardan biridir. Sorunun çözümü için başlıca iki yaklaşım sözkonusu olmaktadır.

  1. a) Askeri çözüm,
  2. b) Barışçı çözüm

Siyasî Partiler bu seçeneklerden hangisini benimsiyorlarsa onu programına alacaktır. Barışçı çözüm bu seçeneklerden biridir. Ancak Kürt halkının varlığından sözetmesi mümkün olmayan bir siyasî partinin soruna çözüm önermesi de mümkün değildir.

Kürt sorununa çözüm aranması yalnızca Kürtleri ilgilendiren bir konu değildir. Konu Türkiye’nin bir sorunudur. Bu nedenle, gündeminde kürt sorunu bulunmayan bir siyasî partinin programı eksiktir.

Devletin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğü iddiası ise, öteki iddiaları gibi, iddianamede soyut kalmaktadır. İddianamede konuya ilişkin yapılan yorumun SBP’nin program ve faaliyetleri ile somut hiçbir bağlantısı kurulamamaktadır. SBP’nin Kürt sorununa bakışı programında yer almış ve iddianameye de aynen alıntılanmıştır.

Kürt sorununa barışçı bir çözüm bulunmasının demokrasinin de sorunu olduğu ve temel hak ve özgürlükleri kısıtlayan hükümlerin kaldırılması, kuşkusuz ki, bir siyasî partinin hakkı ve ödevidir. SBP’nin üzerinde, “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar” yazılı olan bir afişi nedeniyle, İzmir DGM’de bakılan bir davada; bunun, “onlara ayrı bir devlet kurmak ve T.C. ülkesini bölme özgürlüğü tanınacağı veya böyle bir özgürlüğün kastedildiği anlamına” gelemiyeceği “Kürtlere ayrı devlet kurma özgürlüğü istendiği gibi anlamı” çıkarılamadığı, “böyle bir maksat güdüldüğünü kabul etmenin tahmini olacağı” gerekçesiyle suç oluşmadığından beraat kararı verilmiştir. (İzmir DGM. 24.12.1992, 1992/105 E., 1992/143 K.)

Genel Başkan Prof. Sadun Aren’in ve Genel Başkan Yardımcısı Sıtkı Coşkun’un görüş ve açıklamaları Devletler Hukuku kuralları ve uluslararası andlaşmalarla uyumludur. Gerek parti olarak SBP, gerekse, partinin yöneticileri, bölünmeyi değil barış içinde bir arada yaşamayı savunmaktadırlar. Partinin hiçbir yöneticisi hakkında -yukarıda sözü edilen İzmir DGM davası dışında- bir soruşturma açılmamıştır.

Anayasa Mahkemesi’nin iddianame ile birlikte partiye tebliğ edilen 11.1.1994 günlü ara kararında; iddianamenin yazıldığı tarihte partinin Genel Başkanı, Genel Başkan Yardımcısı ve Merkez Karar Yürütme Kurulu üyelerinin isimlerinin bildirilmesi istenmiştir. SPY.nın 95., dahası Anayasa’nın 84. maddesini hatırlatan bu konu üzerinde ileride esas hakkındaki savunmamızda duyuracağız.

  1. Sözlü Açıklama Yapmak İstiyoruz

Nihayet son olarak 2949 sayılı Kanunun 33. maddesi hükmü gereğince tarafımıza sözlü açıklama olanağı tanınmasını diliyoruz. Şimdiye kadar bakılan siyasî parti kapatma davalarında tanınan bu olanağı kullanmak istiyoruz. Bu nedenle gerek parti temsilcisi ve ilgililerinin sözlü açıklama yapmak için çağrılmalarını diliyoruz.

  1. Sonuç

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, SBP’nin kapatılmasına ilişkin isteğinin reddine karar verilmesini dileriz.”

III- YARGITAY CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI’NIN ESAS HAKKINDAKİ GÖRÜŞÜ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 11.3.1994 günlü ve SP.43 Hz.1993/57 sayılı esas hakkındaki görüşü şöyledir :

“Sosyalist Birlik Partisi hakkında 28.12.1993 günlü iddianame ile açılan kapatma davası nedeniyle Yüksek Mahkemenizden istenilen esas hakkındaki görüşümüzle birlikte davalı parti savunmanının 28.2.1994 günlü ön savunmasında değinilen konulara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur.

Anayasa Mahkemesi tarafından bir siyasî partinin kapatılmasına karar verilmesi ile o siyasî partinin hukukî varlığı sona ermektedir. Halbuki Anayasa’ca siyasî partiler demokratik hayatın vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle siyasî partilerin kapatılması için dava açılması ve kapatılması kararı verilmesi durumunda titizlikle davranılması gerekmektedir. Yüksek Mahkemenizin 8.12.1988 gün ve 2-1 sayılı kararında, dava konusu parti programının bir maddesine değinilerek, partinin henüz faaliyeti görülmeden sırf programındaki bu madde nedeniyle anayasa’ya aykırı düştüğü sonucuna varılamayacağı belirtilmiştir.

Davalı siyasî partinin kapatılma nedeni saydığımız yasaklamalarla ilgili siyasî partiler yasasının 78/a, 80, 81/a ve 81/b maddeleri “amacını güdemezler ve/veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar ve …. bulunduğunu ileri süremezler” şeklinde sona ermektedir.

Bu açıklamalar karşısında davalı siyasî partinin tüzük ve programının faaliyetleriyle birlikte değerlendirilerek neyi amaçladığının ortaya çıkarılması bakımından, partinin tüzük ve programı yanında faaliyetleri de aynı derecede önem kazanmaktadır.

Açıklanan sebeblerle ön savunmada, partinin kuruluşundan üç yıldan fazla zaman geçtikten sonra tüzük ve programının suçlanamayacağı şeklindeki ileri sürülen iddia yerinde değildir.

Ön savunmada ayrıca kapatma nedeni sayılan parti faaliyetlerinin dava tarihinden bir buçuk yıl önceye rastladığı aynı şekilde ileri sürülmektedir. Bu sav da yerinde değildir. Çünkü, davalı siyasî parti, Siyasî Partiler Yasası’nın 10/c maddesinde belirtilen yayınlarını 15 günlük yasal süresi içinde Cumhuriyet Başsavcılığımız Siyasî Partiler Sicil Bürosuna verme zorunluğunu yerine getirmemiştir. aksine, yayınlar aynı yasanın 102. maddesinde yazılı zorlamaya dayalı olarak, 9.11.1993 gün ve SP. 33 Muh. 1993/154 sayılı yazımız üzerine gönderilmiş ve bunlar 28.12.1993 günlü iddianamemizin hemen başında partinin tüzük ve programı yanında delil olarak gösterilmiştir.

Kaldıki, Siyasî Partiler Yasası’nın 101/d maddesi hükmü ayrık olmak üzere, siyasî partiler hakkında kapatılma davası açılması bir süreye tabi değildir.

Ön savunmada, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasasında birtakım değişiklikler yapılması nedeniyle orijinal halinden uzaklaşılmış olmakla Siyasî Partiler Yasasının Anayasaya aykırılığının incelenmesi ve anılan Yasanın 78., 80. ve 81. Maddelerinin Anayasanın 10., 12., 13., 14., 68. ve 69. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı ileri sürülmüştür.

Bu savın yanıtlanmasında, konu ile Anayasanın geçici 15. maddesi arasındaki ilişki öncelikle incelenmelidir. Sözü edilen maddeninin son fıkrasında, birinci fıkrada belirtilen 12.9.1980 tarihinden ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisinin Başkanlık Divanını oluşturuncaya kadar geçecek süreye gönderme yapılarak, bu dönem içinde çıkarılan yasaların, yasa hükmünde kararnamelerin ve 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Yasa uyarınca alınan karar ve tasarrufların Anayasaya aykırılığının iddia edilemeyeceği belirtilmiş ve böylece yetkili organca kaldırılıncaya veya değiştirilinceye kadar Anayasaya uygunluk denetimi yolunda bu hükümlerin tartışılmasının önlenmesi biçiminde bir siyasal tercih ortaya konmuştur.

22.4.1983 tarihinde kabul edilmiş olan Siyasî Partiler Yasası, 12.9.1980 ile 6.11.1983 tarihinde yapılmış olan ilk genel seçimden sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanının oluşması arasındaki dönemde kabul edilmiş olduğundan, geçici 15. maddenin son fıkrası kapsamında bulunmaktadır. Böyle olunca, Anayasal koruma altına alınmış olan söz konusu yasanın tümünün ya da kimi maddelerinin Anayasaya aykırılığı ileri sürülemez.

Öte yandan, Siyasî Partiler Yasasının getirdiği yasaklar ve dolayısıyla 78., 80. ve 81. maddelerde öngörülen kısıtlamalar, Anayasanın 68. ve 69. maddelerinde yer alan kapatma nedenlerinin somutlaştırılması, başka deyişle bu kapatma nedenlerinin beliriş, ortaya çıkış biçimleri olarak düşünülmelidir. Bu hükümler “ulusal devlet niteliğinin korunması” ilkesinin siyasal partiler yönünden öngörülmüş yaptırımları demektir. Çünkü, Anayasanın 69. maddesinin son fıkrasında, “siyasal partilerin kuruluş ve faaliyetleri, denetleme ve kapatılmaları yukarıdaki esaslar dairesinde kanunla düzenlenir.” kuralı getirilmiş, yasakoyucu da Siyasî Partiler Yasasındaki yasaklamaları kabul etmek suretiyle Anayasada öngörülen düzenlemeyi gerçekleştirmiştir. Yüksek Mahkemeniz de birçok kararlarında aynı sonuca varmış bulunmaktadır.

Belirtilen nedenlerle, Siyasî Partiler Yasasının 78., 80. ve 81. maddelerinin Anayasaya aykırı olduğu savı yerinde değildir.

Ön savunmada ileri sürülen, Anayasanın 90. maddesi uyarınca iç hukuk kuralı haline gelen Helsinki Sonuç belgesi’nin ardından AGİK süreci sonucu Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı) hükümleri ve İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme maddelerinin, varlığı ileri sürülen sorunun çözümünde esas alınacağı bu metinlerde yer alan ilkeleri görmezlikten gelinerek düzenlenen iddianamenin dayanaktan yoksun bulunduğu şeklindeki sava gelince;

3.7.1973-1.8.1975 tarihleri arasında toplantılarını sürdürmüş olan Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı (AGİK) sonucunda kabul edilen Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan ilkeler: (1) Egemen eşitlik, egemenlik niteliğindeki haklara saygı, (2) Güç tehdidine başvurmaktan ya da güç kullanmaktan kaçınma, (3) Sınırların çiğnenmezliği, (4) Devletlerin toprak bütünlüğü, (5) Anlaşmazlıkların barışçı çözümü, (6) İçişlerine karışmama, (7) düşünce, vicdan ya da inanç özgürlüğü dahil insan haklarına ve temel özgürlüklere saygı, (8) Halkların hak eşitliği ve kendi yazgılarını belirleme hakkı, (9) Devletler arasında işbirliği, (10) Uluslararası hukuka göre üstlenilen yükümlülüklerin iyi niyetle yerine getirilmesidir.

AGİK’in kendi adıyla anılan süreç içeriğinde, Paris’te yaptığı toplantılar sonucunda 21.11.1990 tarihinde imzalanan “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)” da, demokrasi ve insan haklarına ağırlık veren ilkeleri arasında, ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dilsel ve dinsel kimliklerinin korunması, ulusal azınlığa mensup olanların ayırıma uğramaksızın ya da yasa önünde tam bir eşitlikle kimliklerini özgürce dile getirme, koruma ve geliştirme haklarından söz etmiştir. (Sencer, M., Paris Şartı ve İnsan Hakları, 16.12.1991 günlü Cumhuriyet Gazetesi)

Davalı partinin, Helsinki Sonuç Belgesi’ndeki, halkların kendi kaderini belirleme hakkı ile Paris Şartının azınlık haklarına ilişkin hükümlerine uygun çözümlerin amaçlandığı sonucuna varmak gerekir. Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi’nde yer alan, halkların kendi kaderini belirleme hakkından ilk kez 1918 tarihli Wilson ilkeleri arasında söz edilmiş, uluslararası hukukta kabulü de Birleşmiş Milletler Antlaşmasında yer almasıyla gerçekleşmiştir. Bu hakkın anlamı ve kapsamı, özellikle 1960’lı yıllarda başlayan bir süreç içerisinde kabul edilen Birleşmiş Milletler kararlarıyla belirlenmiş bulunmaktadır. Buna göre, kendi kaderini belirleme hakkının iki yönünün olduğu görülmektedir. Birinci yönü, devletlerin iç örgütlenmelerine ilişkin olup, bir halkın dilediği yönetim biçimini, herhangi bir dış baskı olmadan seçme hakkı bulunduğunu, yani devlet ve hükümet biçimlerinin saptanmasında halklara serbestlik tanınmasını ifade etmektedir. İkinci yönü, bir halkın bağımsız bir devlet kurmak dahil, dilediği devlete bağlı olmayı seçme hakkı olarak anlaşılmaktadır. Ancak, kendi kaderini belirleme hakkının, bu ikinci yönü bakımından kullanılması, yerleşmiş bir uluslararası hukuk ilkesi olan ve Helsinki Sonuç Belgesi’nin de doğruladığı “devletin ülkesinin bütünlüğü’ne saygı gereği olarak bazı sınırlamalara bağlanmıştır. Bu bağlamda, kendi kaderini belirleme hakkı sömürge yönetimi altındaki halklara tanınmakta, bir devletin tam parçasını oluşturan topraklar üzerinde bulunan toplulukların ayrılması yoluyla yeni bir devletin kurulması kabul edilmemektedir. Bu haktan yararlanmak isteyen bir topluluğun sömürge yönetiminde yaşayan bir halk mı, yoksa içinde yaşadığı devletin ülke bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle bu hakkı kendisine tanınmayan bir halk mı olduğu bakımından kabul edilen ölçüte göre, bir devletin ülkesinin tümünde geçerli olan genel statüde bulunup herhangi bir ayırıma bağlı tutulmayan ülke parçalarında yaşayan toplulukların birtakım değişik özelliklere sahip olması, kendini belirleme hakkından yararlanabilecekleri anlamına gelmekte, (Pazarcı, H., Uluslar arası Hukuk dersleri cilt : II, 2. bası, Ankara, 1990, ss.8-12); başka deyişle, eğer devletlerin yönetimleri çeşitli grupları temsil edici bir nitelik taşıyorsa ve gruplara karşı etnik köken, din, dil, renk yahut başka farklılıklarla dayalı bir ayrımcılık güdülmüyorsa, artık kendi kaderini belirleme hakkından söz edilmemektedir. (Sosyal, M., Tutarlılık, 7.4.1992 günlü Hürriyet Gazetesi)

1993 yılının Haziran ayında AGİK süreci içinde kabul edilen Viyana Bildirgesi’nde ise, kendi kaderini belirleme hakkı terörizmden ayrılmış, sömürge halkları için kabul edilen bu hakkın sadece meşru eylemler yoluyla kabul ettirilmesine çalışılması benimsenerek, terör yöntemi sömürge halklarının kendi kaderini belirleme mücadelesinde bile geçerli sayılmıştır.

Bu esaslar açısından bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti’nde kendi kaderlerini belirleme hakkından yararlanması gereken sömürge halkı niteliğinde veya başkaca bir topluluk, grup v.s. yoktur. Türkiye’de tek bir ulus, Türk Ulusu vardır. Kürt kökenli vatandaşlar, diğer etnik kökenli vatandaşlarla “ulus” bütünlüğünü oluşturmuş ve birbiriyle kaynaşarak “Türk Ulusu”nu meydana getirmiştir. Ulusu meydana getiren bireyler arasında, temel hak ve özgürlüklerden yararlanma ve onları kullanma yönünden hukuksal ve pratik olarak hiçbir ayırım yoktur. Ayrıca bir ulus, ayrı bir halk ya da azınlık varmış gibi, üstü kapalı ibarelerle, dolaylı yoldan yapılan çözüm çağrılarının bölünmeyi amaçladığı kuşkusuzdur.

Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı her ne kadar azınlıklara birtakım haklar tanımışsa da, kimlerin azınlık sayılacağı konusunda bir tanımlama getirmemiştir. Esasen, uluslararası hukukta üzerinde oybirliği sağlanan bir azınlık tanımlaması da bulunmamaktadır. Böyle olunca, azınlık veya Şart’ta geçen ve sınırlandırılmış biçimiyle “ulusal azınlık” teriminin yorumlanması imzacı devletlerin kendi hukuk düzenlerine ve uygulamalarına bağlı kalmaktadır. (Kırca, C., Paris Şartı’na Göre Azınlıklar ve Türkiye, 24.12.1991 tarihli Cumhuriyet Gazetesi) Türkiye devleti’nin kendi azınlık hukukunu hangi biçimde düzenlediğine ve kimleri azınlık saydığına iddianamede ayrıntılarıyla değinilmişti. Bir kez daha ve kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Barış Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan Arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.

Açıklanan nedenlerle, devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliğini bozmaya yönelik girişimlere olanak veren hükümler taşımayan Helsinki Sonuç Belgesi ile Yeni Bir Avrupa İçin Paris Antlaşması (Şartı)nın sözde çözüme esas alınması görüşü yerinde değildir.

İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmeye gelince, bu sözleşme genel olarak, İnsan Hakları Evrensel bildirgesindeki kişisel ve siyasal hakları güvence altına almaktadır. Ancak, bu sözleşme ve eki protokollerde azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm bulunmamaktadır. Sözü edilen her iki uluslararası metinde düzenlenmiş olan hak ve özgürlükler Türkiye Cumhuriyeti anayasasına dahil edilmişlerdir. Kaldıki, bu belgelerdeki hak ve özgürlükler sınırsız da değildir.

İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 29. maddesinde, “Herkes haklarını kullanmak ve hürriyetlerden istifade etmek hususlarında ancak kanun ile sırf başkalarının hak ve hürriyetmlerinin tanınmasını ve bunlara saygı gösterilmesini sağlamak maksadıyla ve demokratik bir cemiyette ahlak, nizam ve genel refahın muhik icaplarını karşılamak için tespit edilmiş kayıtlamalara tabidir.” denilmiş, 30. maddesinde de, “İşbu beyannamenin hiçbir hükmü, içinde ilan olunan hak ve hürriyetlerin bir devlet, zümre veya fert tarafından yok edilmesini güden bir faaliyete girişmeye veya bilfiil bunu işlemeye herhangi bir hak gerektirir mahiyette yorumlanamaz.” hükmü getirilmiştir. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Koruma Sözleşmesinin 11. maddesinin ikinci fıkrası da, “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta zaruri tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin sağlığın ve ahlakın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tabi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silahlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir.” şeklindeki hükmü ile sözleşmede yer alan hak ve hürriyetlerin ulusal güvenlik, kamu güvenliği ve düzenin korunması vs. amaçlarıyla sınırlanabileceğini kabul etmiş, 17. maddesinde de, “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde işbu sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yokedilmesini veya mezkur sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tabi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya matuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir edilemez.” kuralını getirmiştir.

Anayasa ve Siyasî Partiler yasasında öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamalar, sözleşmede yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı görülemez. Bunlar, Uluslararası Hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeğe yöneliktir.

Davalı parti, İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrası ile 17. Maddesinde düzenlenmiş olan kurallarla bağdaşmayacak biçimde faaliyette bulunmuştur.

Yüksek Mahkemeniz de, parti kapatılması ile ilgili 10.7.1992 gün, E. 1992/2, K.1992/l sayılı, 14.7.1993 gün, E.1993/1, K.1993/1 ve en son olarak 23.11.1993 gün, E.1993/1, K.1993/2 sayılı kararlarında davanın konusuyla ilgili olarak sözü edilen uluslararası belgeleri aynı biçimde yorumlamış bulunmaktadır.

Cumhuriyet Başsavcılığımızca yürütülen soruşturmada hiçbir kuşku ve duraksamaya yer vermeyen, tamamen objektif nitelikteki kanıtların elde edilmesi sonucu, Ceza Muhakemeleri Usulü Yasasının 163. maddesi anlamında, bunlar yeterli görülerek Yüksek Mahkemenize işbu dava açılmıştır.

Davanın yasal dayanakları, gerekçeleri ve kanıtları iddianamede açıkça ve ayrıntılı biçimde ortaya konmuş, partinin tüzük ve programı yanında parti yetkili kurulların kararları ile parti adına yapılan konuşmalar ile bunların yer aldığı yayınlarının içerikleri çözümlenmiş, Anayasa ve Siyasî Partiler yasasında düzenlenmiş olan davayla ilgili kapatma nedenleri yerleşik nitelik kazanmış içtihat ışığında açıklanmış, yasak kapsamına giren fiil ile irtibatlandırılarak davalı siyasî partinin kapatılması gerektiği sonucuna varılmıştır. Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik olmadığı gibi geçersizliği yönünde bir itiraz da gelmediğinden sonuç bağlamda yeni bir husus bildirilmemiştir.

Sonuç :

28.12.1992 günlü iddianamemizde ve onu tamamlayıcı nitelikte yukarıda yasal dayanakları ve gerekçeleriyle açıklandığı üzere, davalı Sosyalist Birlik Partisi’nin tüzük ve programı ile, partiye ait basılı yayınlarda yer alan, partinin büyük genel kurulu, genel yönetim kurulu, genel başkanı ve genel başkan yardımcısının kararlar, bildirileri, demeç ve açıklamaları Anayasanın Başlangıç kısmı ile 2., 3., 6., 69. maddelerine ve Siyasî Partiler yasasının 78/a, 80, 81/a-b maddelerine aykırı nitelikte bulunduğundan,

Sosyalist Birlik Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılmasına karar verilmesini arz ve talep ederim”.

IV- DAVALI SİYASî PARTİNİN ESAS HAKKINDAKİ SAVUNMASI

Sosyalist Birlik Partisi’nin 2.5.1994 günlü esas hakkındaki savunmasında :

“Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, 11 Mart 1994 tarihinde davanın esası hakkındaki görüşünü (EHG) bildirmiş, bu görüş aynı tarihte davalı Sosyalist Birlik Partisi’ne tebliğ edilmiştir.

EHG’ün, daha önceki siyasî parti kapatma davalarından farklı bir görünüm taşıdığı ilk bakışta göze çarpmaktadır. EHG, -deyim yerindeyse- davada son bir “değerlendirme” yapmamakta, ön savunmaya cevap vermektedir. Nitekim Sayın başsavcılık EHG’üne, 28.21994 günlü ön savunmada değinilen konulara verilen yanıtlar aşağıda sunulmuştur” diyerek başlamaktadır. (S.2) EHG’ün sonunda, “Davanın ilerleyişinde, kanıtlarda bir değişiklik olmadığı gibi geçersizliği yönünde bir itiraz da gelmediğinden sonuç bağlamda yeni bir husus bildirilmemiştir” denilmektedir. (S. 10) Bu hale göre, EHG yenilik taşıyan bir belge değildir; yeni bir görüş getirmemektedir. Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkındaki 2949 sayılı Kanun’un 33. maddesi, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin davalarda Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun uygulanacağını hükme bağlamaktadır. Bu madde aracılığı ile uygulanması söz konusu olan CMUK’nun 251. maddesi, cevap verme hakkını kural olarak C.Savcısına değil, sanığa tanımaktadır.

Yargıtay C.Başsavcılığı ön savunmayı yanıtlarken, daha önceki siyasî parti kapatma davalarından yalnızca biçim olarak değil, içerik olarak da farklı bir tutum göstermektedir. EHG ile iddianame savunulmakta, ne var ki, iddianameye haklılık kazandırmak noktasında EHG oldukça zorlanmaktadır.

  1. Uluslararası Sözleşmelerin Hukuken Bağlayıcılıklarının

EHG’te bazı saptamalar yapılmakta, daha sonra da bu saptamalardan hareketle bazı sonuçlara varılmaktadır. EHG’te şu saptamalar yapılmıştır:

“Uluslararası bir sözleşme niteliğinde olmayan ve bu nedenle hukuken bağlayıcılığı bulunmayan Helsinki Sonuç Belgesi …” (S. 5)

“Hukuksal yönden bağlayıcılığı bulunmayan Paris Şartı …”

Bu tür deyişler, bu belgelerden duyulan rahatsızlığın ifadesidir. Uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılık niteliği, sözleşmede bu konuda açık bir hükme yer verilmiş olması gibi hususlardan kaynaklanmaz. Uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı devletler hukuku kurallarına göre değerlendirilir. Bu konudaki başlıca kural, ahde vefa (pacta sunt servanda) kuralıdır. Gerçekten de uluslararası ilişkilerde devletlerin biribirlerine karşı yükümlendikleri taahhütler riayet görmelidirler. Aksi takdirde, bu konuda devletlerin biribirlerine karşı imzalayarak yükümlülük altına girmelerinin bir anlamı kalmaz. Aynı şekilde; “Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir” diyen Anayasa kuralının da (md. 90/5) bir anlamı kalmaz.

Ahde vefa kuralı gereğince, Devletin üstlendiği yükümlülüklere bağlılığı, sadece Devletin dış ilişkilerini ilgilendiren bir husus değil, aynı zamanda iç uygulamalarında da riayet etmesi gereken yükümlülüklerdir. Çünkü, riayet taahhüdü, yalnızca dış ilişkiler için değil,iç uygulamalar için de geçerlidir. Bu nedenle ahde vefa ilkesi, Devletin ülke içindeki uygulamaları açısından da geçerlidir.

Söz konusu olan sözleşmeler açısından Türkiye’nin bu sözleşmelere uyma yükümlülüğünün nasıl garanti edildiğine bir bakalım.

  1. a) Helsinki Sonuç Belgesi:

1 Ağustos 1975 tarihinde imzalanan Helsinki Sonuç Belgesi’nin VIII. bölümünde şu temel görüşler yer almaktadır:

“Katılan Devletler, halkların hak eşitliğine ve kendi yazgılarını belirleme haklarına saygı gösterirler. Bu durumda Birleşmiş Milletler antlaşmasının amaç ve ilkeleriyle ve Devletlerin toprak bütünlüğüne ilişkin olanlar dahil, ilgili uluslararası hukuk kurallarına uygun davranır.

Tüm halkların hak eşitliği ve halkların kendi yazgılarını belirleme haklarından ötürü, her zaman tam bir özgürlük içinde ve dış karışma olmaksızın iç ve dış siyasal statülerini ne zaman ve nasıl isterse belirleme ve siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini diledikleri gibi sürdürme hakları vardır.”

Bu bildirgeyi imzalayan 35 Devlet, yükümlendikleri konuda biribirlerine şu güvenceyi vermektedirler:

“Katılan Devletler, ister uluslararası hukukun genel olarak benimsenmiş ilke ve kurallarından doğsun, ister taraf oldukları anlaşma ve öteki sözleşmelerden uluslararası hukuka uygun olarak doğan yükümlülükler olsun, uluslararası hukuka göre üstlendikleri yükümlülükleri iyi niyetle yerine getirir.

“Yasalarını ve düzenlemelerini belirleme hakkı dahil, egemenlik haklarını kullanırlarken, uluslararası hukuka göre üstlendikleri yasal yükümlülüklerine uygun davranır ve ayrıca Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Konferansı Son Belgesinin hükümlerini gereği gibi gözönünde bulundurarak uygular.” (Aynı belge, X Bölüm)

…………

“Yukarıda öne sürülen tüm ilkelerin birincil önemi vardır ve bu nedenle, herbiri, ötekiler gözönüne alınacak biçimde yorumlanarak aynı ölçüde ve kayıt konmaksızın uygulanır.

Katılan Devletler, bu Bildirgede öne sürülmüş olan tüm ilkelere tam anlamıyla saygı göstermeye ve tümü tarafından bu ilkelerin saygı görerek uygulanmasından doğacak yararların herbirine sağlanması için bu ilkeleri karşılıklı ilişki ve işbirliğinde her bakımdan uygulamaya kararlılıklarını dile getirir.” (aynı bölüm)

Şimdi Helsinki Sonuç belgesinin bağlayıcılığı konusu değerlendirilirken bunların hatırlanmasında yarar vardır.

  1. b) Paris Şartı :

Gene EHG’te bir sözleşme niteliğinde olmadığı ifade edilen Paris Şartı’nın “İnsan Hakları, Demokrasi ve Hukukun Üstünlüğü” başlıklı ilk bölümünde şöyle denilmektedir:

“Ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunacağını, ulusal azınlıklara mensup kişilerin bu kimliklerini ayrıma tabi tutulmaksızın ve kanun önünde tam bir eşitlikle, hür olarak ifade etmeye, korumaya ve geliştirmeye hakları olduğunu teyit ederiz.”

Gene Paris Şartı’nda şu hükümler yer almaktadır:

“Ulusal azınlıkların toplumlarımızın hayatına zengin katkılarını arttırmak azmiyle, durumlarının daha da iyileştirilmesine çalışacağız. Barış, adalet, istikrar ve demokrasinin yanısıra halklarımız arasındaki dostane ilişkilerin de ulusal azınlıkların etnik, kültürel, dil ve dini kimliklerinin korunmasını ve bu kimliğin kuvvetlendirilmesi için gerekli şartların yaratılmasını gerektirdiğine ilişkin derin inancımızı teyit ederiz.

Ulusal azınlıklarla ilgili sorunların ancak demokratik bir siyasî çerçevede tatminkar olarak çözümlenebileceğini beyan ederiz. Ulusal azınlıklara mensup fertlerin haklarına, evrensel insan haklarının bir parcası olarak, bütünüyle saygı gösterilmesi gerektiğini de kabul ediyoruz.” (Aynı belge, İnsani Boyut Başlıklı bölüm).

21 Kasım 1990 tarihinde imzalanan Paris Şartı’nda imzası bulunan 34 ülke biribirlerine şu güvenceyi vermişlerdir:

“Nihai Senedin On İlkesi, son onbeş yıldan bu yana daha iyi ilişkiler kurulması için bize nasıl ışık tuttuysa, arzuladığımız bu gelecekte de bize rehber olacaktır. Bütün AGİK yükümlülüklerinin tam olarak uygulanması, ülkelerimizin emellerinin gerçekleştirilmesine imkan sağlayacak girişimler için temel teşkil etmelidir.” (Giriş bölümü).

“Biz, taraf Devletlerin aşağıda belirtilen yüksek temsilcileri, Zirve Toplantısı’nın sonuçlarına verdiğimiz büyük siyasî önemi müdrik olarak ve kabul ettiğimiz kararlar uyarınca hareket etme kararlılığımızı beyan ederek, aşağıya imzalarımızı atıyoruz.” (Sonuç cümlesi).

EHG’te bağlayıcılığı bulunmadığı belirtilen bu uluslar arası metinlerde riayet yükümlülüğü böylece yer almış iken, şimdi bunlara uyulmayacağı belirtilmektedir.

  1. c) İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya dair

Sözleşme:

Sayın Başsavcılık, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme hakkında ise; bu sözleşme ve eki protokollerin azınlıklar ve etnik gruplara ilişkin bir hüküm içermediğini ileri sürmektedir. Buna bakılırsa, davanın konusu gözden kaçırılmaktadır. Bu davanın konusu, bir siyasî partinin kapatılması ile ilgilidir. İktidar olabilmeleri doğal hakları olan siyasal partilerin faaliyetleri, yalnızca azınlık hakları ve etnik grup değerlendirmelerinin ötesinde, düşünce özgürlüğü, ifade özgürlüğü, eşitlik, siyasî programlarını gerçekleştirebilme yöntemi olan seçimlere katılma bakımından önem taşır. Bu Sözleşme hükümlerinin bu kapsamda ele alınıp değerlendirilmesi gereklidir.

4 Kasım 1950 tarihinde Avrupa Konseyi üyesi ülkeler arasında imzalanan bu Sözleşme ilkelerine bağlılık, Sözleşmenin başlangıcında şöyle ifade edilmiştir:

“Dünyada barış ve adaletin asıl temelini oluşturan ve sağlanıp korunabilmesi, her şeyden önce, bir yandan gerçekten demokratik bir siyasal rejimin varlığına, öte yandan da insan hakları konusunda ortak bir anlayış ve ortaklaşa saygı esasına bağlı olan bu temel özgürlüklere derin inançlarını bir daha tekrarlayarak; …aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.”

Anayasa Mahkemesi, bu Sözleşme hükümlerini “buyurucu ve bağlayıcı” olarak nitelendirmektedir. (Any. Mhk., 29.1.1980, 1979/38 E., 1980/11 K.)

Türkiye bugün her zamankinden daha fazla uluslar arası sözleşmelere riayet yükümlülüğü altındadır. Çünkü, Türkiye, artık imza koyduğu uluslararası sözleşmelerle, uluslararası yargı kuruluşlarının yaptırımlarıyla karşı karşıya gelmek durumundadır.

  1. Davanın gecikerek açılmış olmadığı:

EHG’ün ön savunmayı yanıtladığı konulardan birisi de, davanın üç yıl gibi bir süre geçtikten sonra açılmış olduğuna ilişkin savunmadır. Bu konudaki savunmanın ayrıntıları 28 Şubat 1994 tarihli ön savunmada belirtilmiştir. SBP’nin kurulmasından üç yıl sonra açılan bu davada, Parti’nin Tüzük ve Programı suçlanırken, Sayın Başsavcılık şöyle demektedir :

“… davalı siyasî partinin tüzük ve programının faaliyetleriyle birlikte değerlendirilerek neyi amaçladığının ortaya çıkarılması bakımından, partinin tüzük ve programı yanında faaliyetleri de aynı derecede önem kazanmaktadır.” Şu halde Tüzük ve Program tek başına ele alındıkları zaman bir suç oluşturmamakta, kanuna aykırılık taşımamaktadır. Bunların kanuna aykırılığı Parti faaliyetleri ile birleştiğinde görülmektedir. Oysa, ön savunmada belirtildiği gibi, örneğin Sosyalist Parti (1988) ve Türkiye Birleşik Komünist Partisi haklarında açılan davalar, henüz bir parti faaliyeti görülmeden, partinin kuruluşundan itibaren 10 – 15 gün sonra açılmış, kapatma nedeni yalnızca tüzük ve programlarına dayandırılmış davalardır.

Bu husus, iddianamede yer alan Parti Tüzük ve Programındaki “kapatılma nedeni olabilecek belirsizliklere” kavramı ile aynı anlamı paylaşmaktadır. Ne var ki, bu belirsizliğin ne olduğu iddianamede açıklanamadığı gibi, şimdi EHG’te de belirtilememektedir.

Öte taraftan, Parti faaliyetlerinin tek başına değil, Tüzük ve Program ile bir arada değerlendirilmesi ile kanuna aykırılığın ortaya çıktığının ileri sürülmesi, Tüzük ve Program için olduğu kadar, söz konusu faaliyetler için de, tek başına bir suçluluk taşımadıklarının ifadesidir. Çünkü, bu faaliyetler, Tüzük ve Programa uygun bir şekilde yapılmıştır. Zaten suçlulukları da bundan kaynaklanmaktadır. Bu tüzük ve program ise, üç yıl süreyle her hangibir kovuşturmaya uğramamıştır. Ön savunmada da ifade edildiği gibi, bu SBP’nin kuruluş belgelerinin toplumsal ve hukuki meşruiyet gördüğünün kabulüdür.

  1. Azınlıklar Konusu:

EHG’te yer verilen konulardan biri de, azınlıklar konusudur. EHG, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun 81/a maddesinde yer alan yasaklama ile ilgili değerlendirmesini yaptıktan sonra; “Bir kez daha kısaca belirtmek gerekirse, Türkiye Cumhuriyeti’nde Lozan Barış Antlaşması ve Türkiye ile Bulgaristan arasındaki Dostluk Antlaşması hükümlerine göre azınlık oldukları kabul edilen Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar’lardan başka azınlık yoktur.” denilmektedir. EHG’teki bu deyiş ile 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesini uyumlu görmeğe olanak yoktur. Çünkü söz konusu kanun maddesine göre, siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî kültür veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmesi mümkün değildir; böyle bir durum Partinin kapatılma nedenidir. Ancak konusu bir siyasî partinin kapatılması olan bir davada, Yargıtay C.Başsavcılığı, Türkiye’de var olan, hem de birden fazla sayıdaki azınlıkları ad vererek belirtmektedir. Şimdi Sayın Başsavcılığın EHG’ünde anılan bu azınlıkların var olduklarını söylemek siyasî partilere yasaktır. 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesi bunu açıkça yasaklamaktadır. Ancak bu çok önemli bir çelişkidir. Ülkede azınlıkların bulunduğu bir gerçektir. Bu siyasal belgelerde ifade olmakta, Yargıtay C.Başsavcılığı’nın EHG’ünde belirtilmektedir. Ne var ki, bu gerçeği dile getirmek siyasî partiler için en büyük yasaklardan biridir. Bu yasağın yaptırımı, Partinin kapatılması; Askeri Yargıtay Başsavcılığı’nın deyişiyle o parti hakkında “idam cezası”dır. (As. Yarg. Başsavcılığı, 30.4.1984 günlü ve 1984/567 sayılı tebliğname). İşte açıklanması olanaksız olan çelişki bu noktadadır. Azınlıklar vardır, fakat azınlıklar sorununu siyasî partiler dile getiremeyeceklerdir. Bu konuda şunlar düşünülebilir:

– Ülkede azınlıklar bulunduğundan siyasî partiler söz edemezler. Ancak resmî Devlet kuruluşları için böyle bir yasaklılık yoktur.

Ne varki, Yargıtay C.Başsavcılığı, bu durumda kendi tutumu ile çelişmektedir. Esasen böyle bir kabul eşitlik ilkesi ile bağdaşmaz.

– Siyasî partilerin ülke üzerinde azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyeceklerine ilişkin yasak, Rum, Ermeni, Musevi ve Bulgar azınlıklarını kapsamaz. Bunların dışında bir azınlık bulunduğunu ileri sürmek yasaktır.

Ancak 2820 sayılı Kanunun 81/a maddesi, böyle bir ayrık kavram çıkarılmasına elverişli değildir. Madde, bütünsel bir düzenleme yapmakta, bir istisnaya yer tanımamaktadır. “Millî kültür veya ırk veya dil farklılığı”; Yargıtay C.Başsavcılığı tarafından EHG’te sayılan azınlıklar için de geçerlidir.

Özet olarak söylemek gerekirse, azınlıklar konusundaki düzenleme, büyük çelişkiler içindedir. Ne tür yasaklar konulursa konulsun, Devletin çeşitli makam, mevki ve kuruluşları bunun aksine olan gerçeği ifade etmekten geri kalmamaktadırlar.

  1. İddianamenin kürt halkı anlayışı:

Yukarıda değinildiği gibi, iddianame ve EHG, Parti faaliyetlerini, Parti tüzük ve Programı ile birlikte değerlendirdiğini ileri sürerek, bunları birlikte suçlamaktadır. Ne var ki, suçlanan Parti faaliyetleri, kendi sorumluluk çerçevesini aşan bir kapsamda suçlanmaktadır. Parti Genel Başkanı Prof.Sadun AREN ile Genel Başkan yardımcısı Sıtkı COŞKUN’un röportaj ve konuşmaları, kendi anlam ve kapsamlarının dışına çıkılarak yorumlanmakta ve bu konuşmalar taşıdıkları boyutların ötesinde bir sorumluluk alanı içine çekilmektedir.

2949 sayılı Kanun’un 33. maddesi aracılığı ile, davada uygulanmakta olan CMUK hükümleri, cezada kıyasa olanak tanımaz. Bu nedenle, örneğin Lozan Konferansı, Misakı Millî ilkeleri vb. gibi kavramlardan hareket edilerek yapılan konuşmalar ile ilgili sonuçlar çıkarmak ceza hukuku ilkeleri ile çelişir.

Ön savunmada da değinildiği gibi, Anayasa Mahkemesi’nin bugüne kadar bakılan sosyalist program sahibi siyasî partiler hakkında verdiği kapatma kararları, sosyalist siyasî partileri kürt sorunu hakkında bir görüş sahibi olmaktan uzak tutmaktadır. Ancak ülkede var olduğunun isbatlanması gerekmeyecek kadar açık olan bir sorun hakkında, çözüm önerileri bulunan siyasî partilerin görüşlerinin itibar edilip edilmeyecekleri bir yana, daha bunun öncesinde, bu görüşleri tıkama ve bunlara önerilebilme olanağını bile tanımama sonucunu yaratan bu tutum, herşeyden önce demokrasinin önünü tıkamaktadır. Bu nedenle davada uygulanması istenilen, Siyasî Partiler Kanunu’nun 78., 80. ve 81. maddeleri, gerçekte hukuksal bir öze dayanmamaktadır. Kürt sorununun çözümünde SBP’nin görüşlerine yer tanınmaması, Yüksek Mahkemenizin yargı organı olarak askersel çözüm insiyatifine güç kazandırma yaklaşımı sonucunu yaratır. Oysa yargı organı bundan uzak kalmalıdır. Anayasa Mahkemesi’nin sosyalist siyasî partileri kürt sorunu ile ilgili görüş ve öneri sahibi olmaktan uzak kılan bu tutumun değişmesi gerektiği inancındayız.” denilmiş ve Sosyalist Birlik Partisi’nin kapatılması hakkındaki dâvanın reddine karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

V- DAVALI PARTİ TEMSİLCİLERİNİN SÖZLÜ AÇIKLAMALARI

3.5.1994 günü yapılan sözlü açıklamada, Partiyi temsile yetkili Parti Genel Başkanı Sadun AREN, MYK Üyesi Kenan SOMER ve Partinin Vekili Av. Erşen ŞANSAL dinlenilmiş, ayrıca savunmalarına ilişkin yazılı belgeler ya da diğer kayıtlar varsa bunları da verebilecekleri Genel Başkan’a hatırlatılmıştır.

Sözlü Açıklamada:

Genel Başkan Sadun AREN :

“Şimdi evvela çok kısa olarak, Sayın Heyetinize Partim hakkında özet bilgi vermek istiyorum. Partim, Sosyalist Birlik Partisi, esas itibariyle sosyalist bir partidir. Amacı, sosyalizme getirdiği yeni yorumla bir sosyalist toplum oluşturmaktır. Bu toplum, özgürlükçü, eşitlikçi ve barışçı bir toplumdur ve bu topluma ulaşma aracımız da demokratikleşmedir. Bu sosyalizm konusundaki yeni anlayışımızdır. Böyle olunca, elbetteki her şeyden önce toplumun kendisini böyle bir demokratikleşmeye elverişli bir yapıya kavuşturulması lazım gelir. Bunu önleyici yapılarla mücadele edilmesi, bunların düzeltilmesi lazım gelir. Bu yapılardan birisi, yani demokratikleşmeyi önleyici yapılardan birisi Kürt sorunudur, kadın sorunudur, şeriat sorunudur, çevre sorunudur vesaire. Bunlar, doğrudan doğruya sosyalizmle ilgili olmadıkları halde, yani bir işçi sınıfı meselesinden olmadıkları halde, mutlaka demokratik bir şekilde çözümlenmeleri gerekir. Partimizin özgürlükçü bir dünya anlayışının gereği olarak Kürt sorunuyla uğraşması doğaldır. Kaldı ki, Kürt sorunuyla uğraşmak için sosyalist olmak da gerekmez. Her partinin ülkenin sorunlarına çözümler getirmeye çalışması gerekir. Yani, şunu demek istiyorum: Partimizin Kürt sorunuyla ilgilenmesinin özel bir nedeni yoktur. Parti olmamızdan, özellikle de sosyalist bir parti olmamızdan kaynaklanmaktadır.

Bizim kapatılmamıza neden olarak gösterilen yasa maddeleri esas itibariyle bölücülüğü, bölücülük kastını aramamaktadır. Yasa maddelerinin ihlalini bu kastın bir çeşit karinesi saymaktadır. Oysa bu pek doğru bir yaklaşım değildir. Çünkü, mesela: Kürt dilinin geliştirilmesinden, Kürt kültürünün geliştirilmesinden bahsetmek, bunların radyoda, televizyonda kullanılmasından bahsetmek esas itibariyle beraber yaşamak öngörülüyorsa, bir anlam taşır, Yoksa ayrılıkçılık esas alınırsa, Kürtlerin bu gibi haklardan yararlanmasını talep etmek geçersiz bir şeydir. Nitekim, ayrılmayı talep eden akımlar, Kürt akımları böyle demokratik özgürlükler filan talep etmiyor. Çünkü, bu hakları talep etmek, beraber yaşamayı isteyenler için söz konusudur. Bu bakımdan Kürtlerin dillerinin, kültürlerinin geliştirilmesini isteyen beyanlarımız bir bölücülük karinesi olarak düşünülemez. Tersine beraber yaşamanın bir karinesi olarak da düşünülebilinir. Tabiî bu hakların böyle Kürtlere bazı haklar tanınması, mesela bizim böyle bir şeyimiz var, Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta özgür olmalıdırlar diyoruz. elbetteki bu ayrılma isteklerini de bir hak olarak tanımak anlamına gelir; fakat bir hakkı tanımak başka şey, onun savunusunu yapmak başka şey, Meşhur bir örnek olduğu için söylemek isterim, mesela: Boşanma hakkını tanımak, insanlar birbirlerinden boşansın demek değildir. Bir adam gelip bir çifte “Sizin boşanma hakkınız vardır” diyebilir; ama, onların boşanmasını istemeyebilir. Tabiî bir de gelir, “Kızım sen bu adamdan boşan” der, o zaman farklı bir durum vardır; fakat bir hakkı sadece istemek, yani “dillerini konuşabilmelidirler, yahut istiyorlarsa ayrılmalıdırlar filan …” demek bunları illa yapın demek değildir. Demek ki, biz böyle bir ayrılıkçılık hiçbir zaman düşünmedik. Zaten böyle bir şey hiçbir yerde böyle bir beyanımız da yoktur. Sadece bu sözlerimiz yorumlanmaktadır.

Bizim görüşümüz, Kürt sorununun tartışılarak çözülmesi biçimindedir. Yani, Kürt sorunu tartışılsın. Kürtler nasıl yaşamak istiyorlar, bağımsız mı yaşamak istiyorlar veya üniter bir devlet içinde mi yaşamak istiyorlar ve bu iki uç arasında bir sürü çözümler var, federasyonlar var, özerklik var, federasyonun da çok çok çeşitleri var. Bunun hangisini istiyorlarsa, bunu kendi aralarında tabiî onlar tartışarak bulmaya çalışmalıdırlar ve o neyse, hangi çözümse, o kabul edilmelidir. Bizim görüşümüz budur. Bunun böyle olduğu iddianamemizde de yazılıdır. L’HUMANİTE Gazetesine vermiş olduğum bir beyanatta, beyanat değil de, bir röpörtajda, röpörtajı yapan bayan soruyor, “Sizin görüşünüz nedir, Kürt sorunu hakkındaki çözümünüz nedir'” diyor, Ben diyorum ki, bizim bir çözümümüz yoktur. Çünkü biz böyle bir şey öneremeyiz. Öyle bir şey değil biz çözümün mekanizmasını önerebiliriz. Demin söylediğim tarzda tartışılır, hangi konuda anlaşırlarsa, o çözüm olur. Biz, bir çözüm düşünüp bunu Kürt halkına dayatmak düşünmeyiz, bunu bir yol olarak görmeyiz; çünkü bu sorunu çözmez. Özgür beraberlik, samimi beraberlik ancak Kürtlerin de istedikleri bir çözümle yapılabilir. Bunlar iddianamenin 18 inci sayfasında, altlara doğru böyle söylenmiştir. Bu konuyla ilgili olarak, yani bir azınlık meselesi üzerinde durmak istiyorum: Çünkü, yasanın bir maddesi Partiler Yasasının sanıyorum 81 inci maddesi, “Azınlık yaratılamaz Türkiye toprakları üzerinde, dinî veya ırkî nedenlere dayanan bir azınlık yaratılamaz” diyor. Ve Sayın Savcı da işte “Türkiye’de yalnız Bulgar; Rum, Ermeni veya Yahudi azınlıkları vardır, başka azınlık yoktur” diyor. Şimdi biz zaten böyle bir azınlıktan filan bahsetmiyoruz. Kürtlerin bir azınlık olduğunu da kabul etmiyoruz. Biz Kürtleri Türkiye’nin aslî bir unsuru sayıyoruz. Ve Kürtlere haklar verilmesini, bir muahadeyle, yani öbür azınlıklar bir muahadeyle verilmiştir. Bir uluslararası anlaşma sonucu verilmiştir. Biz öyle uluslararası bir anlaşma sonunda verilmesin, bizim Büyük Millet Meclisimiz gerekiyorsa bu hakları verir. Yani böyle uluslararası anlamda bir azınlık diye görmüyoruz Kürtleri zaten yani bunu bizim düşündüğümüz Kürt toplumu, Türkiye’deki Kürt toplumu bir azınlık olarak düşünmüyoruz yani bunu, Türkiye’nin bir parçası olarak düşünüyoruz.

Efendim, bizim kapatılmamızla ilgili maddeler, yasa maddelerinin gerekçesinin hakkında bir yorum getirmek istiyorum: Farklı bir yorum getirmek istiyorum. Bana şimdi şöyle bir madde var: “Türkiye toprakları üzerinde işte ırk, din, filan … Dayalı azınlıklar bulunduğu öne sürülemez” diyor madde, Yani maddenin yazılışı şunu ifade ediyor, “yani vardır; ama, öne sürülemez, iddia edilemez demek istiyor; çünkü yoksa zaten iddia edilemez veya iddia edilse bile bilimsel olarak reddedilir. Demek ki var; fakat öne süremezsiniz diyor. “Partiler öne süremez” diyor, Bunun gerekçesi ancak şu olabilir: Azınlıklar, yani Türkiye’de bulunan -şimdi konumuz Kürt olduğu için Kürt diyeceğim- Kürtlerin varlıkları fazla vurgulanırsa, hele partiler tarafından vurgulanırsa, bu insanlar ayrılmayı düşünmeye başlarlar. Onun için biz özellikle partilerin bu farklılıkları, bu uygulamasını yasaklayalım. Yani, yasa böyle bir yasa olması lazım gelir. O takdirde bir anlamı var. Yani, azınlık durumundaki insanlar uyanmasınlar, “Ben demek azınlıkmışım, öyleyse öyle olayım filan …” demesinler diye bir şey konulmuş, Onun için gerçekten bu bilincin henüz gelişmediği bir aşamada geçerli bir madde olabilir. Ve bir tehlikeyi, yani bir azınlık sorununun çıkmasını önleyici olabilir. Bu anlamda bir anlamı vardır; ama, bu sorun, bu azınlık sorunu ortaya çıktıktan sonra, herkes bunu gördükten, öğrendikten sonra, hem yurt içinde, hem yurt dışında ve ülkenin ileri gelen insanları cumhurbaşkanları, başbakanları ve diğer partileri de böyle bir Kürt kimliğinden, varlığından bahseder hale geldikten sonra, artık bu maddelerin geçerliliği kalmamıştır. Çünkü önlemek istenen şey artık ortadadır. Ortaya çıkmıştır. Bir Kürt sorunu vardır. Bunu “yoktur” demenin hiçbir anlamı yoktur. Bundan ötürü, bence bu maddeler kadük olmuştur, bu aşamada, çünkü son 10 yıldır, tabiî bizim partimizin, hele faaliyette bulunduğu son 3 yıldır Kürt sorunu artık dağlarda kan dökülerekte yürütülmektedir. Bu uluslararası düzeyde de söz konusudur. Hala bu şeyden bahsedildi, Kürtlerden bahsedildi, Kürt halkından bahsedildi diye bir parti kapatılırsa olmaz. Bundan sonrası için geçerli olamaz. Bu kadar ayan beyan bir hale geldikten sonra Kürt sorunu. Onun için bu maddenin böyle algılanmasını düşünüyorum, daha doğru olur diye düşünüyorum ve bir Kürt azınlık sorununun ortaya çıkmasının önlenmesi değil, çıkmış olan bu sorunun çözülmesi önemlidir. Bir çözüme kavuşturulması önemlidir. Ve her partinin görevidir bu konuda bir çözüm getirmek; çünkü, bildiğiniz gibi, bu yüzden binlerce insanımız ölmektedir, askerimiz ölmektedir, Kürtler, Türkler ölmektedir, binlerce genç, şu, bu sebeple hapishanelerde yatmaktadır, onlarca aydınımız, yazarımız, bilim adamımız hapislerdedir bölücülük yaptı diye. Bunu ortadan kaldırmak lazımgelir. Bu sorunu örtbas etmek değil, çözmek lazımgelir. Ve her partinin görevidir ve bu anlamda olarak partimizin bir görev yaptığını düşünüyorum. Kapatılmasını gerektirecek bir suç işlediğini değil; fakat, tebrik edilmesi gereken bir görev yaptığını düşünüyorum. Bu sorunun mutlaka demokratik bir biçimde çözülmesi lazım gelir, ama, siz Kürt sorununu -Siz derken tabiî heyetinizi kastetmiyorum- ama, toplumda Kürt sorununun telaffuz edilmesi yasaklanırsa, o zaman bir çözüm tıkanmış olur. Onun önü tıkanmış olur demokratik çözümün önü tıkanmış olur. Ne çözüm kalır, silahlı çözüm kalır. Tabiî bu çözümden yana olan insanları daha güçlendirir. Çünkü, başka bir çare yok.”Kürt bile dedirttirmiyorlar, dilini bile konuşturtturmuyorlar” diyerek, silahlı eyleme insan kazanmak tabiî çok daha kolaydır; ama, elbetteki ülkemizde çok aklı başında veya Türkiye tarihinin bilincinde bir sürü Kürt de vardır, bunlar da demokratik çözümlerden yanadır. Bu insanlar hiçbir şey yapamamaktadır. Ve silâhlı eylemin yolu tamamiyle açılmıştır ve 10 senedir silâhlı eylemin, silâhlı çözümün yani bizi Türkiye’yi ne hale getirdiği, ne duruma getirdiği açıktır, ortadadır. Ekonomimiz de tabiî büyük bir ağırlığı vardır bu silahlı mücadelenin, kötü bir duruma gelmiştir, demokrasimiz kötü bir duruma gelmiştir; çünkü, ayrılıkçılığı bastırayım derken, onları yasaklıyayım derken, başka birçok şeylerde ister istemez yasaklanmaktadır. Yurt dışındaki itibarımıza halel gelmiştir. İnsan hakları ihlâllerinin çok büyük bir kısmı Kürt sorunuyla ilgilidir. Her konuda bir sıkıntı içindeyiz. Bu maddeler, yani Kürt sorunundan bahsedilmesini yasaklayan maddeler, Türkiye’nin demokratik, ekonomik, her konuda, kültürel her konuda gelişmesinin önünde bir barajdır, bir engeldir. Bu engelin mutlaka aşılması lazım gelir. Bu engeli aşmak lazımdır. Ve toplumun artık hakikaten büyük gelişmeler göstermiş olan Türkiye toplumunun, bu önündeki engelleri aşması her konuda önünü açmak gerekir. Bu maddelerde düğümlenmektedir. Türkiye’nin önündeki engeller; çünkü bu maddeler başka şeylere de yansımaktadır. Kadın sorununa da yansımaktadır, şeriat sorununa da yansımaktadır. Siz Kürt sorununu bu kadar baskı altına alırsanız, tabiî şeriatçılar da bilmem ne yapar, başka konularda da öyledir. Hükümet ne yapar, yahut da Parlametoya düşüyor tabiî bu iş esas itibariyle; ama Parlamentonun bugün görüyoruz pek bu işlerle uğraşacak hâli yoktur. Ben Yüksek Heyetinizin bu konuda bir ışık yakabileceğini düşünüyorum. Yani, bu maddeleri uygulanmasını bir tarafa koyabileceğini, uygun bir yorum yaparak, bu maddelerin kadük hale getirmesini bir hukuk devrimi, bir demokrasi devrimi olacağını düşünüyorum. Hakikaten ülkemizin önü açılacaktır ve bu yalnız Kürt sorununda değil, başka birçok sorunda Türkiye’nin önünü açacaktır. Tabiî bu arada partimizde bu kadar emek vererek kurduğumuz, bu güne getirdiğimiz partimiz de kapatılmamış olacaktır. Benim söyleyeceklerim bu kadardır…”

Kenan SOMER :

“Sayın Yargıçlar, 60’lı yıllarda Devlet Planlama teşkilatında çalışan Uzman Yardımcısı rahmetli Ali Özoğuz, Türkiye’nin kalkınacağını, ama mevzuatın izin vermediğini söylüyordu. Bugün demokratikleşme konusunda da benzer bir durumda bulunuyoruz. Demokratikleşeceğiz; ama mevzuat izin vermiyor. Bu gerçeği Anayasa mahkemesi Başkanımız da birkaç kez makamına uygun terimlerle dile getirmişlerdi. Parti kapatma kararı vermekten hoşlanmadıklarını; ama, Anayasa ve yasaları uygulamak zorunda olduklarını söylemişlerdi. Yani, Anayasa ve öteki antidemokratik mevzuat değişmedikçe, bu tatsız durumun böyle süreceğini, kimi durumlarda istemeye istemeye siyasî parti kapatma kararları vermeleri gerektiğini belirtmişlerdi. Kesin çözümün mevzuat değişikliğinde olduğundan kuşku yok; ancak, başka çözümler de vardır. Örneğin: Amerikan anayasası denilen tarihsel metnin, yüksek yargıçların yorumlarıyla geliştirilip, güncelleştirildiği bilinmektedir. Yüksek yargıçların bu yaratıcı, hukuksal etkinlikleri söz konusu anayasa metninin ikide bir tepkisel değişikliklere uğramadan, tarihsel varlık ve saygınlığını sürdürebilmesi olanağını da sağlamıştır. Bu yol, bizim Anayasa Mahkememizin de büsbütün yabancısı olduğu bir yol değildir. Örneğin Yeşiller partisinin kapatılma kararına muhalefet şerhi koyan bir Yüksek Yargıcımız, mevzuatta öngörülmesine karşın, muhasebe yanlışlık ya da eksiklikleri ve başka nedenlerle parti kapatılmasını doğru bulmadığını açıklamıştır. Yasaların değiştirilmesi elbette Yasama Organının işidir. Ancak, hukukun geliştirilmesi ve demokratikleştirilmesi yalnızca yasama etkinliğine indirgenemez. Devletimizi temellendiren hukukun güncelleştirilip, demokratikleştirilmesi konusunda, Anayasa Mahkememize büyük görevler düştüğü açıktır. Özellikle mevzuat mı, demokrasi mi gibi bir seçenekle sık sık karşılaşıldığı ve yasama organının, hukukun demokratikleştirilmesi yönünde beklenen etkinliği gösteremediği bir dönemde, bu yolda en büyük görevin Anayasa mahkemesine düştüğü söylenebilir. Hiç değilse biz böyle düşünüyoruz.”

Dâvalı Vekili Av. Erşen ŞANSAL ise :

“Sayın Başkan, sayın üyeler; dosyaya sunduğumuz yazılı metinleri elinizde bulunan görüşlerimizin kimi yerlerine bu sözlü açıklama sırasında değinmekte yarar görüyoruz. Onun için parça parça olacak bazı konularda arz edeceklerimiz var.

Efendim, Sayın Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, esas hakkındaki görüşlerinde uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı konusuna değiniliyor ve örneğin şöyle deniliyor özet olarak: “Helsinki Sözleşmesi bir hukuki bağlayıcılık taşımaz. Paris Şartı uluslararası sözleşme niteliğinde değildir” deniyor ve bu nedenle, Helsinki Sonuç Belgesinde ve Paris Şartında var olan, Hükümetimizin yetkili imzaları ile katılınmış olan, daha sonra Yasama Organınca da katılınmış olan bu belgelerin bir bağlayıcılığı bulunmadığı konusu gündeme getiriliyor.

Efendim, uluslararası sözleşmelerin bağlayıcılığı, sözleşme metninde bu konuda açık bir hüküm taşımasını gerektirmez. Devletler Hukuku kurallarına göre yapılacak bir değerlendirmede, ahde vefa kuralının gereği yerine getirilir. Aksi takdirde bu uluslararası sözleşmelere, bir imza konulmuş olmasının hiçbir anlamı kalmaz. Yani, Hükümet tarafından kabul edilmiş, yasama organı tarafından kabul edilmiş olan bir sözleşmenin, eğer uygulanması bir kenara bırakılıyorsa, bu takdirde, konulan imzanın ve o sözleşmeye taraf olmuş olmanın hiçbir anlamı yoktur. Hatta, bu durumda, Anayasanın 90 ıncı maddesi, usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş olan sözleşmelerin, uluslararası sözleşmelerin, kanun hükmünde olduğunu belirten Anayasanın 90 ıncı maddesi hükmünün de bir anlamı kalmaz. Bu nedenle, uluslararası sözleşmelerin, ahde vefa kuralı gereğince bağlayıcılığı vardır. Bu bağlayıcılık, yalnızca uluslararası alanda sonuçlar yaratacak bağlayıcılık değil, iç hukukta, iç uygulamalar açısından da yarattığı bağlayıcılık sonucudur.

Esasen, uluslararası sözleşmeler nedeniyle, Türkiye, son zamanlarda, artık, özellikle Avrupa’nın ortak hukukunu yaşamaya daha çok katılmaktadır. Bu anlamda, bu tür bir düşüncenin, esas hakkındaki mütalaada ifade edilen uluslararası sözleşmelerin bağlayıcı olmadığı yolundaki bir görüşün uluslararası alanda savunulması mümkün de olmayacaktır.

Aynı şekilde, bu iki belgeden başka, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, doğrudan doğruya siyasî partilerin, doğrudan doğruya azınlıkların ve etnik grupların bir yapısal özelliğiyle ilgili düzenleme getirmediği, bir hüküm taşımadığı esas hakkındaki mütalaada ifade edilmiştir. Bu nedenle, konunun Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi açısından da herhangi bir şekilde davanın reddini gerektirecek yönde ele alınmadığı ifade edilmektedir. Oysa, bu dava, bir siyasî partinin kapatılması davasıdır. Siyasî bir parti, şu neden, bu nedenle kapatılabilir; bunlardan birisi, örneğin bir azınlık meselesi olabilir, bir haklar meselesi olabilir, başka bir mesele olabilir, Sayın Aren’in az önce ifade ettikleri gibi. Bu durumda da, siyasî partilerle ilgili temel hükümlerin, güvencelerin ihlal edilmesi söz konusudur. Sayın Başsavcılık, işin bu yanını, herhalde görmezlikten gelmişlerdir.

Efendim, bir diğer konu, Sayın Anayasa mahkemesinin, siyasî parti kapatma davalarında, bugüne kadar, kararlarının seyri meselesidir. Özellikle sosyalist porgram sahibi olan siyasî partiler konusunda, Anasaya Mahkemesi, son yıllarda, artık belli ve yerleşik sayılabilecek bir görüş ifade eden kararlar vermiştir. Bu kararlarda, son zamanlarda, muhalefet görüşleri, ayrık görüşler de yer almaktadır. Ancak, şöylece özetlenebilecek bir görüş bugün Anayasa Mahkemesinde hakimdir: Sosyalist partilerin Kürt meselesi hakkında herhangi bir görüş ve proğram sahibi olmaları, mümkün değildir, yasaklıdır. Yani, kanunun, sosyalist partiler açısından yasaklı bir durumu vardır. Gerçi başka partilerle ilgili bir durum söz konusu olabilir mi; biz bu tarafı üzerinde durmuyoruz, bu konuyla ilgili açılmış davalar olduğu takdirde ne olacaktır, onunla ilgili konular üzerinde durmak istemiyoruz. Ancak, sosyalist partilerin Kürt meselesiyle ilgili herhangi bir görüş ifade edememeleri, bu konudan yasaklı olmaları, demokrasinin önünü tıkamaktadır ve bu konuda, Anayasa Mahkememiz, Sayın Anayasa Mahkememiz, görüşlerinde bir değişiklik yapma durumundadırlar. Görüşümüz böyledir.

Efendim, şimdiye kadar sayın Mahkemeye getirilen siyasî parti kapatma davalarından; yani sosyalist program sahibi siyasî partilerle ilgili kapatma davalarından, bu davada görülen bir farklılık var. Bu nedenle bu davada biz, Anayasa mahkemesinin geçmiş kararları doğrultusunda, ortaya çıkacak olan bir görüşün, değiştirilebilir olduğu konusunu ele almak ve tartışmakta yarar görüyoruz.

Efendim, gerçekten, farklı bir husus olarak, Sayın Başsavcılık, esas hakkındaki görüşlerinde, Türkiye’de saydıkları azınlıklar bulunduğunu ifade ediyorlar. Şimdi, bizim bir siyasî parti olarak, Sayın Başsavcılığın görüşüne katılmamız bile mümkün değildir. Anayasanın 81 inci ve 80 inci maddeleri, 78 ve 81 inci maddeleri karşısında, bizim, Sayın Başsavcılığın görüşlerine katılmamız bile mümkün değildir. Yani Başsavcılığın, azınlıklar, azınlık gruplar vardır biçimindeki görüşünün doğru olduğunu söylememiz bile mümkün değildir; ancak, bu konuyla ilgili farklı şeyler düşünülebilir. Örneğin, azınlıklar bulunduğu konusunu, bir resmî kuruluş ifade edebilir; fakat siyasî parti ifade edemez, dile getiremez biçiminde bir düşünce olabilir bu.

Sayın Başsavcılığın esas hakkındaki görüşünde, ülkede, Bulgar, Rum, Ermeni ve Musevi azınlıkların bulunduğu ifade edilmektedir. Bizim, bir siyasî parti olarak, Sayın Başsavcılığın bu görüşünü doğrular bir tutum içerisinde olmamız bile mümkün değildir. Bu takdirde, gene Siyasî Partiler Kanununun ilgili yasaklayıcı hükümleri dolaylı olarak karşımıza çıkmış olacaktır. Ne var ki, bu durumu, şu düşüncelerle mazur görmek mümkün olabilir:

Örneğin esas hakkındaki mütalaada, sayılan azınlık gruplarının dışında bir azınlık grubu olduğu söylenemez, yahut, bu azınlıkların var olduğu devletin resmî mercileri ve makamları tarafından ifade edilebilecektir, ama, siyasî partiler tarafından ifade edilmesi mümkün değildir biçiminde açıklanabilir. Fakat, bu açıklamalar da yapay olacaktır; çünkü Siyasî Partiler kanunun 80 ve 91 inci maddeleri, bu tür yorumların yapılmasına olanak verecek bir açıklık taşımamaktadır.

Efendim, yazılı olarak sunduğumuz ön savunmamızda ve son savunmamızda ifade ettiğimiz gibi kapatma isteği, Partinin kuruluş belgelerinin yanı sıra, parti yöneticilerinin bazı açıklamaları ve basında yer alan röpörtajlarına dayandırılmaktadır.Bununla ilgili iddianamede alıntılar yapılmış ve ilgili bölümler gösterildikten sonra, ayrıntılı bir yoruma geçilmiştir. Bu yorumda, Türkiye’nin meseleye bakışı konusunda, örneğin Lozan Konferansı ilkeleri, örneğin Misakı Millî ilkeleri ele alınmakta, tartışılmaktadır.

Şimdi, iddianameye de alıntılanan Parti yöneticilerinin görüşleri ve konuşmalarıyla ilgili çok kısa metinler, bu kadar geniş bir boyutta yorumlanmaya elverişli değildir. Yani, siyasî parti, Birleşik Sosyalist Parti yöneticilerinin, bu konuyla ilgili görüşleri, Misakı millî ve Lozan Konferansıyla ilgili görüşleri yoktur o belgelerde ve basına intikal eden konularda. Bu nedenle, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının yaptığı yorumlar, fazla abartılı bulunmaktadır. 2949 sayılı Kanunun 33 üncü maddesinin atıfta bulunduğu Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu’nun 251 inci maddesi, dolaylı olarak uygulanacak olan madde, gene aynı şekilde, dolaylı bir ilkeyi söz konusu etmektedir. Cezada, aleyhte yorum yapılabilmesi mümkün değildir, genişletici bir yorum mümkün değildir. Bu nedenle, iddia geniş bir suçlama getirmektedir.

Efendim, ön savunmamızda arz ettiğimiz bir hususu, bu vesileyle burada da Sayın Kurulunuzun bilgelerine sunmakta yarar görüyorum. Sosyalist Birlik Partisi, Kürt Meselesiyle ilgili görüşlerinden dolayı, bir istisna dışında, hiç yargı mercii önüne çıkmamıştır. Bir süre önce yapılan bir afiş nedeniyle, İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesine intikal eden bir olayda, şimdi iddianameyle huzurunuza getirilen ve suçlanan bir cümle “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamalıdırlar, öyle yaşama hakkına sahip olmalıdırlar” biçimindeki bir cümle, bu afişte yer almaktaydı. İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi, bu konuyla ilgili 3711 sayılı Kanuna aykırılık nedeniyle açılan davada, bu cümlenin hiçbir suç öğesi içermediğini ve kanuna aykırı olmadığını bu nedenle suçun oluşmadığını ve sanıkların beraatine karar verilmesi gerektiğini hüküm altına almış ve karar kesinleşmiştir.

Sayın Başkan, sayın üyeler; dosyadaki yazılı savunmalarımızın da dikkate alınmasıyla, açılan kapatma davasının reddine karar verilmesini saygıyla diliyoruz.” demişlerdir.

C- Anayasa Mahkemesi Başkanı ve üyelerinin konuya ilişkin sorularıyla Parti yetkililerinin yanıtları, soruna açıklık kazandıran boyutlarıyla tutanaklardadır.

VI- İNCELEME

A- Ön Sorunlar

1- Davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. Maddesine Aykırı Olarak Açılıp Açılmadığı Sorunu Davalı Parti’nin savunmalarında özetle, davanın Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesine aykırı olarak açıldığı, ayrıca Parti’nin suçlanmasına neden olarak gösterilen genel yönetim kurulu raporu, kongre kararları ve Parti adına yapılan kimi röportaj ve konuşmalarla iddianamenin hazırlanması arasında birbuçuk yıldan fazla zaman geçtiği, halbuki Siyasî Partiler Yasası’nın 10. maddesinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilecek kimi belgeler için partilere onbeş günlük süre tanındığı, Başsavcılığın re’sen yürüttüğü görevlerini de kendisinin de bu süreye uymasının gerektiği ileri sürülmüştür.

Yargıtay Başsavcılığı, dâvalı Parti’nin görüşlerinin yerinde olmadığını bildirmiştir.

Siyasî Partiler Yasası’nın 9. maddesi gereğince, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine uygunluğunu, ayrıca, verilmesi gerekli bilgi ve belgelerin tamam olup olmadığını kuruluşlarından sonra öncelikle ve ivedilikle incelemek durumundadır. Buna göre Cumhuriyet Başsavcılığı, saptadığı noksanlıkların giderilmesini, gerekli göreceği ek bilgi ve belgelerin gönderilmesini isteyebilecektir. Bu isteğe uyulmamasının yaptırımı da, siyasî partilerin kapatılmasına ilişkin hükümlerin uygulanmasıdır. Böylece Cumhuriyet Başsavcılığı’nın partileri denetleme görevinin içeriği ve sınırı belirlenmiş olmaktadır. Anılan maddede, partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa ve yasa hükümlerine aykırı olması ya da bunlarda noksanlıklar saptanması durumları birbirinden ayrılmış ve değişik hukuksal sonuçlara bağlanmıştır. Şöyle ki, Cumhuriyet Başsavcılığı’nca saptanan noksanlıkların giderilmesi gerekli görülen ek bilgi ve belgelerin gönderilmesi, yazı ile istenmedikçe, bu nedene dayanılarak siyasî partilerin kapatılmasına dair hükümlerin uygulanmasına, yani yazılı istemin dava açmanın ön koşulu niteliğini almış olmasına karşın, kurulan partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Anayasa’ya ve yasa hükümlerine aykırı olması nedeniyle kapatılmaları için dava açılması, 104. madde dışında böyle bir ön koşula bağlanmamıştır.

Ayrıca SPY’nın 10. maddesinin (b) bendindeki bilgilerle birlikte, (c) bendinde, “Partinin faaliyetlerini düzenleyen her türlü yönetmelikler ve yayınlar”ın ve bu bilgi ve belgeler ile bunlarda ve parti tüzük ve programlarında yapılan değişikliklerin, yayın ve değişiklik tarihinden itibaren onbeş gün içinde Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderileceği hükme bağlanmıştır. Oysa, 9. Maddede de, partilerin tüzük ve programları ile kurucularının hukuksal durumlarının Yasa’ya uygunluğunun Cumhuriyet Başsavcılığı’nca denetlenmesi bir süreye bağlı tutulmamıştır.

Cumhuriyet Başsavcılığı, Sosyalist Birlik Partisi’nin tüzük ve proğramı ile partinin Genel Başkanı ve Yardımcısının beyan ve açıklamalarının, ayrıca Genel Yönetim Kurulu raporu ile kararlarının Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan 78. maddesinin (a) bendi ile 80. ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılığı nedeniyle kapatılmasını istemektedir. Bu nedenle, 9. maddede Cumhuriyet Başsavcılığı’na noksanlıkların giderilmesi ile ilgili olarak tanınan yetkiyi yasaya aykırılıkları da kapsayacak bir duruma getirmek ve bu hususu bir dava koşulu olarak kabul etmek, siyasî partilerin tüzük, program ve faaliyetlerinin Yasa’nın Dördüncü Kısmındaki “Siyasî Partilerle İlgili Yasaklar”a aykırı durumlarda, bu koşul yerine getirilmeden, doğrudan 100. ve 101. maddelerdeki nedenlerle kapatma davası açılmasına olanak vermemek anlamına gelir. Dâva Siyasî Partiler Yasası’nın Dördüncü Kısmı’nda yer alan yasaklara aykırılık nedeniyle açılmış olduğundan, 9. maddeye göre bir uyarı yapılmadan dava açılmasında Yasa’ya aykırılık görülmemiştir.

2- Siyasî Partiler Yasası’nın kimi Maddelerinin Anayasa’ya Aykırılığı Sorunu

Dâvalı siyasî parti savunmalarında özetle :

Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ile 80. maddesi ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerinin Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülmüştür.

Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerinde siyasî partilerin uyacakları esaslar ve kurallar belirlenmiştir. Kapatma nedenlerinin Anayasa’da gösterilmiş olması; sınırlamanın yasalarla genişletilmesini önlemek ve bir anayasal güvence sağlamak amacına dayanır. Anayasa’da öngörüldüğü gibi siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez öğeleridir. Bu nedenle partilerin özgürce kurulmaları ve faaliyette bulunmaları asıldır.

Aykırılığı ileri sürülen kurallar, Anayasa’nın 68. ve 69. maddelerin gereklerini yerine getirmek amacıyla konulmuştur. Ancak, bunların Anayasa’ya uygunluğunu tartışmak Anayasa’nın geçici 15. maddesinin açıklığı karşısında olanaksızdır. Anayasa’nın geçici 15. maddesinin son fıkrası ile birinci fıkrası arasında, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar hakkında Anayasa’ya aykırılıkların iddia edilememesi yönünden bir zaman ayrımı yapılmamış, üçüncü fıkrada yer alan “bu dönem” sözcükleri birinci fıkrada açıklanmıştır. Böylece, belirli bir dönemde çıkarılan yasalar için Anayasa’ya aykırılık savında bulunulamayacağı öngörülmüştür. Geçici maddeler uygulama süreleriyle değil, geçici olarak düzenledikleri hukuksal ilişki ve kurumlarla kendisi ve bağlı olduğu temel metinlerin içerikleri ve verdikleri anlam ile değerlendirilmelidir. Geçici maddeler, değişik hukuksal düzenlemeler arasında bağlantı kurar, kazanılmış hakların saklı tutulmasını ve uygulamanın geniş bir zaman dilimine yayılmasını sağlar. Geçici maddelerle temel hükümlerin farkı budur. Hukuksal değer bakımından ise, geçici maddelerle diğerleri arasında bir farklılık bulunmamaktadır. Geçici madde yasama organı tarafından yürürlükten kaldırılıncaya kadar uygulanması zorunlu bir kuraldır. Karar başlığının “geçici madde” olması, uygulamada yeterliği yönünden de bir farklılık gerektirmez. Maddenin içeriği, 12 Eylül Harekatı ve yönetimi süresinde ele almamayı değil, yürürlükte kaldığı sürece 12 Eylül 1980’de 6 Aralık 1983’e kadar yapılan düzenlemelere karşı Anayasa yargısı yolunu kapatmıştır. Tersine görüşler yerinde olsaydı Anayasa’nın 177. maddesinde bu konuda bir açıklık olur ya da Anayasa’ya hiç konulmazdı. Anayasa’da düzenlenen bir konunun Anayasa Mahkemesi’nce, uygulanmaması düşünülemez. Bu nedenle, Anayasa’nın geçici 15. maddesine göre, 12 Eylül 1980’den ilk genel seçimler sonucu toplanacak Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Başkanlık divanı oluşturuluncaya (6 Aralık 1983) kadar geçen süre içinde çıkarılmış olan yasaların Anayasa’ya aykırılığı ileri sürülemeyeceğinden, bu dönem içinde çıkarılan 22.4.1983 günlü, 2820 sayılı Siyasî Partiler Kanunu’nun da Anayasa’ya aykırılığı savında bulunulamaz.

Ayrıca savunmalarda, yürürlüğe girdiği tarihten başlayarak S.P.Y.’nda birçok değişiklik yapılması nedeniyle, bu Yasa’nın Anayasa’nın geçici 15. maddesi kapsamı içine alınamayacağı ileri sürülmekte ise de, davada uygulanan maddeler, değişikliğe uğrayan maddelerden olmadığı için bu sav üzerinde durulmamıştır.

3- Siyasî Partiler Yasası’nın Kimi Kurallarının “İhmali” Sorunu

Dâvalı siyasî parti, ön savunmasında ve sözlü açıklamasında, Siyasî Partiler Yasası’nın Anayasa ile çelişen kurallarının “İhmal” edilmesini istemiştir.

Bir yasa kuralının ihmali, incelenmekte olan işte uygulanacak kural hakkında iptal davası açılmamış olsa bile o kuralın Anayasa’ya aykırılık nedeniyle iptal edilebilecek nitelikte olması koşuluna bağlıdır. Sözkonusu kuralların, Anayasa’nın geçici 15. maddesi karşısında, Anayasa’ya uygunluk denetimi yapılmasının olanaksızlığı nedeniyle ihmal edilmeleri de sözkonusu olamaz.

Bu nedenlerle, Siyasî Partiler Yasası’nın ilgili kurallarının ihmal edilmesi istemi yerinde görülmemiştir.

Güven DİNÇER bu görüşlere katılmamıştır.

B- Esas Yönünden

1- Genel Açıklama

Anayasa’nın 67. maddesinde öngörülen genel ve eşit oy hakkı çoğulcu, katılımcı kurallar ve kurumlar düzeni olan çağdaş demokrasilerde yurttaşların devlet yönetimine katılmalarının temel koşuludur. Bu nedenle, bireysel iradeleri birleştirip yönlendirerek onlara işlerlik kazandıran özgün kuruluşlara gereksinim duyulmuştur. Bu kuruluşlar, dağınık siyasal tercihleri birleştirip açıklık ve güç sağlayarak devlet hizmetlerini daha yararlı kılmak, hak ve özgürlükleri güvenceye bağlayarak toplumsal barışı güçlendirmek, anayasal ilkeler doğrultusunda kamuoyu oluşturarak toplumsal yaşama daha çok aydınlık getirmek yönünden vazgeçilmez öneme sahip olan siyasal partilerdir.

Anayasa’nın 68. maddesinin ikinci fıkrasında, “Siyasî partiler demokratik siyasî hayatın vazgeçilmez unsurlarıdır” ilkesi­ ne yer verildikten sonra, üçüncü fıkrasında da, “Siyasî Partiler önceden izin almadan kurulurlar ve Anayasa ve kanun hükümleri içinde faaliyetlerini sürdürürler” denilmektedir.

Siyasal partilere ilişkin Anayasa kuralları, Anayasakoyucunun demokrasinin benimsenmesi yönünden bu konuya özel bir önem ve değer vermiş olduğunu göstermektedir.

Siyasal partilerin kuruluş ve çalışmalarının özgürlük içinde olması temel ilkedir. Siyasal partiler, belli siyasî düşünceler çerçevesinde birleşen yurttaşların özgürce kurdukları ve özgürce katılıp ayrıldıkları kuruluşlardır. Kamuoyunun oluşumunda önemli etkinliği olan siyasî partiler, yurttaşların istem ve özlemlerinin gerçekleşmesine çalışan ve siyasal katılımları somutlaştıran hukuksal yapılardır.

Demokrasinin simgesi sayılan siyasî partilerin, devlet yönetimindeki etkinlikleri ve ulusal istencin gerçekleşmesindeki rolleri nedeniyle, Anayasakoyucu, onları öteki tüzelkişilerden farklı tutup, kurulmalarından başlayarak çalışmalarında uyacakları ilkeleri; kapatılmalarında izlenecek yöntem ve kuralları özel olarak belirlemekle kalmamış; Anayasa’nın 69. maddesinin son fıkrasında, çalışma, denetleme ve kapatılmalarının Anayasa’da belirlenen ilkeler çerçevesinde çıkarılacak bir yasayla düzenlenmesini uygun bulmuştur.

Anayasa uyarınca 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası çıkarılmış; siyasî partilerin kuruluşlarından başlayarak çalışmaları, denetimleri, kapatılmaları konularında, belirli bir sistem içerisinde ayrıntılı kurallar getirilmiştir. Getirilen sistemde, yasaklara uymayan siyasal partilerin Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nca izleneceği ve gerektiğinde kapatılmaları için Anayasa Mahkemesi’nde dava açılacağı öngörülmüştür.

Siyasal partilerin, demokratik yaşamın vazgeçilmez öğeleri olmaları, devlet örgütü ve kamu hizmetleriyle yoğun ilişki içinde bulunmaları, onların her istediklerini yapabilecekleri anlamına gelmez. Siyasal partilerin baskı ve engellerden uzak kalmalarını sağlamaya yönelik kurulma ve çalışma özgürlüğü, Anayasa ve bu alanı düzenleyen yasalarla sınırlıdır. Bu belirleme, aynı zamanda demokratik hukuk devleti olmanın da gereğidir.

Varlığı ve etkisi, işlevleriyle ortaya çıkan devlet, belirli topraklar üzerinde yerleşmiş, bağımsız ve egemen aynı üstün güce bağlı örgütlü insanlar topluluğu olarak da tanımlanır. Bu tanıma göre, ülke ve ulus bütünlüğüyle egemenlik, yasalara dayanan bir otoriteye bağlı örgütlenme, bir devlet için vazgeçilmez öğelerdir. Her canlının kendini koruma içgüdüsü bulunduğu gibi, devletin de kendi varlığını koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de kabul edilmiştir.

Devletler hukukunda, devletin varlığını güçlendirerek sürdürmek, bağımsızlığına ve yapısına yönelik tehlikelere karşı önlemler alıp uygulamak yetkisi biçiminde tanımlanan kendini koruma hakkı, insan hak ve özgürlüklerinden başlayarak demokratik toplum düzenini bozucu, devletin öğelerini yıkıcı her tür eylemi karşılayacak çabaları kapsar. Devletin temel dayanaklarını, sürekliliğini ve demokrasiyi yokedici sakıncaları gidermek için yasal düzenlemelerin gerçekleştirilmesi hukuk devleti için en doğal davranıştır.

2- Değerlendirme

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı, davalı Parti’nin tüzük ve proğramında yer alan belirlemelerle, Parti’nin Birinci Büyük Kongre Kararı ve bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu Raporunu, Genel Başkan ve Genel Başkan Yardımcılarının Parti adına yaptıkları açıklamaları Anayasa Mahkemesi’ne kanıt olarak sunmuş ve bu kanıtların Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendi ile 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturduğunu ileri sürmüştür.

Davalı Parti ise bu değerlendirmelerin yerinde olmadığını belirtmiştir.

Öncelikle Sosyalist Birlik Partisi yetkililerinin, Parti adına yaptıkları yazılı ve sözlü açıklamaları ile faaliyetlerinde ileri sürdükleri; Kürtlerin üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmaları gerektiği; olası çözümlerden birinin bağımsızlık, bir başkasının federasyon, bir üçüncüsünün kültürel özgürlük olduğu; Kürtlerin nasıl yaşamak istiyorlarsa öyle yaşamakta serbest olmaları gerektiği, kürtlerin istiyorlarsa nazari olarak ayrı bir devlet kurabileceklerinin kabul edilmesi ve buna olanak sağlanması gibi görüşlerin, “Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü”nün bozulması amacını taşıyıp taşımadığının saptanması gerekmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü ve bunu pekiştiren ortak dil, kültür, eğitim ve Atatürk Milliyetçiliği kavramları hukuksal, siyasal olduğu kadar, tarihsel ve sosyal gerçeklere dayanmaktadır.

“Devletin, ülkesi ve milletiyle bölünmezliği” ilkesi, Anayasa’nın birçok maddesinde özellikle vurgulanmış, Türk Milleti’nin bağımsızlığı ve bütünlüğüyle, ülkenin bölünmezliğini korumak devletin temel amaç ve görevleri arasında gösterilmiştir (Madde 5). Ülke ve ulus bütünlüğünü korumak için temel hak ve özgürlüklerin kısıtlanabileceği kabul edilmiş (Madde 13 ve 14); aynı amaçla basın ve dernek kurma özgürlüklerine özel sınırlamalar getirilmiş (Madde 28, 30, 33); gençlerin bu anlayış doğrultusunda yetişme ve gelişmelerini sağlayıcı önlemler alınması devlete özel görev olarak verilmiş (Madde 58); bilimsel araştırma ve yayında bulunma yetkisinin Devletin varlığı ve bağımsızlığıyla ulusun ve ülkenin bütünlüğü ve bölünmezliğine karşı kullanılamayacağı belirtilmiş (Madde 130); kamu kurumu niteliğindeki meslek kuruluşlarının bu nedenle Devletçe denetimi uygun bulunmuş (Madde 135); birlik ve bütünlüğe karşı işlenecek suçlar için özel mahkemelerin kurulması öngörülmüş (Madde 143); aynı konu, TBMM üyeleri ve Cumhurbaşkanı yeminlerinin temel öğelerinden birini oluşturmuş (Madde 81 ve 103) ve siyasî partilerin uyacakları esasların başlıcaları arasında yine “ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük” ilkesi yer almıştır (Madde 68 ve 69).

Uluslar, nice olaylar, durumlar ve gelişmeler sonucunda varlıklarını kazanırlar. Ortak kültürün, sosyal dayanışmanın ve birlikte yaşama duygusunun doğuşu, gelişip güçlenmesi tarihsel bir gerçektir. Tek vücut durumunda ve tam ulus yapısı içinde birleşip bütünleşerek Kurtuluş Savaşı’nı yapmış olan halkın vatanı, Türk Vatanı; Milleti, Türk Milleti; Devleti de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’dir. Dünya, 11. yüzyıldan bu yana, çağlar boyu, Anadolu için “Türkiye” ve burada yaşayanlar için de “Türkler” adını kullanmıştır. Kuşkusuz bu durum, ulus bütünlüğü içinde yeralan farklı etnik grupların bulunmadığı anlamına gelmez.

Anayasa’ya ve Siyasî Partiler Yasası’na göre ülke ve ulus bütünlüğü, devletin bölünmezliğinin temel ögeleridir. Ülke ve ulus bütünlüğünü bozmaya yönelik faaliyetler sonunda, devletin bölünmezliğinin tehlikeye girmesi söz konusudur. Ülke bütünlüğünün hedef alınmasının, ulus bütünlüğünü; ulus bütünlüğünü bozmanın hedef alınmasının, ülke bütünlüğünü bozacağı kuşkusuzdur. Anayasa ve yasa, bu değerleri birlikte, ödünsüz ve mutlak olarak korumayı amaçlamıştır. Hiçbir organ bu konuda hoşgörülü davranmak ve ödün vermek yetkisini kendinde göremez.

“Millet” (ulus) kavramı, insanlığın gelişme süreci sonucunda vardığı en ilerlemiş birlikteliği oluşturan, “bir” oluşu somutlaştıran toplumsal yapıyı anlatır. “Millet” sözcüğüyle anlatılan yapı, bir gelişme düzeyini, bilinçli ve kişilikli bireyler topluluğu gerçeğini gösterir. “Milliyetçilik” ise, büyük bir top­ lumsal olgu ve “millet düşüncesi”nin üzerine kurulu bir anlayıştır. Milliyetçilik, Türkiye Cumhuriyeti’nin ve Türk Devrimi’nin temel ve önde gelen ilkelerinden biridir. Cumhuriyet döneminde 1924, 1961, 1982 Anayasa’larında “millet” ve “milliyetçilik” kavramlarına yer verilmiştir. 1982 Anayasası’nın Başlangıç’ında “Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı”, 2. maddesinde “Atatürk milliyetçiliği”, 42. maddesinde “Atatürk ilkeleri” ve 134. maddesinde “Atatürkçü düşünce” sözcükleri kullanılarak çağdaş milliyetçilik anlayışı yer almaktadır. Bu anlayış ayrımcı ve ırkçı değil, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türk milletini oluşturan bireylerin kökenleri ne olursa olsun, Devlet yönünden tartışmasız eşitliği, içtenlikli birliği ve birlikte yaşama istencini, başka uluslara karşıtlığı değil, dostluk ilişkilerini, içte ve dışta barışla iyi gelenekleri koruyup güçlendirme çabalarını, herkesi barındıran topraklara birlikte sahip çıkma bilincini içeren çağdaş bir olgudur. Kökeni ne olursa olsun, ulus içinde herkes ayrımsız biçimde yer almakta, ulusun birliği olgusu böylece somutlaşmaktadır. Ulus, tarihsel ve sosyal gelişmenin yarattığı birlikte yaşama olgusudur. Irk gibi antropolojik ve filolojik niteliklere dayanan dar bir kavram da değildir. Ulus, ortak bir tarih bilinci yaratmamış göçebe, yerel dil ve soy gruplarından oluşan sosyolojik bir yapı olan kavim de değildir. “Misak-ı Millî” sınırları içinde Türkiye Cumhuriyeti’nin üzerinde kurulduğu, Avrupa ve Asya kıtaları arasında köprü durumunda olan, çeşitli göç ve sığınmalara kucak açan vatanda, bin yılı aşan uzun bir tarihsel gelişme sonunda beraberce yaşayan ve Kafkaslara, Balkanlara, Afrika ve Orta Doğu’ya uzanan Osmanlı İmparatorluğu’ndan arta kalan çeşitli etnik kökenlerden gelen insanlar, ortak geçmişe, tarihe, ahlâka, değer yargılarına, dine, hukuka ve eşit haklara sahip olarak karşılıklı şekilde birbirlerinin kültürlerini ve eski Anadolu uygarlıklarından kalan değerleri de özümseyerek birlikte ortak kültür ve kimliğe sahip bir vatan ve ulus oluşturmuşlardır. Yapısı bu biçimde olan Türk Ulusu içinde etnik kökene dayalı ayrımcılığı gütmek gerçekle bağdaşmaz.

Bu nedenle Atatürk, yeni Türk devletinin kuruluş günlerinde açıkca “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına, Türk Ulusu denir” demiş ve anayasalarımızda Ulusun birliği ve Ülkenin bütünlüğü esas alınmıştır. Bu anlayıştan uzaklaşıp ulusu etnik kökene dayalı “Türk ve Kürt” biçiminde ayırarak, ırka dayalı savlarla bölücülüğe gitmek olanaksızdır. “Halk ve ulus” sözcükleri hiçbir ayrım yapmadan her yurttaşı kapsar, her ayrılığı dışlar.

Anayasa’nın 66. maddesinde, “Türk Devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür” ilkesine yer verilmiştir. Bu ilkeyle evrensel bağlamda vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde vatandaşlar arasında eşitlik sağlanması, ulusu kuran herhangi bir etnik gruba ayrıcalık tanınması önlenmiş, birleştirici ve bütünleştirici bir temel oluşturulmuştur. Maddedeki “Türk” sözcüğü ırka dayalı bir anlam taşımamaktadır. Bir kimsenin “Ben Türküm” deyişi, “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyım, Türk Ulusu’nun bir bireyiyim” anlamını taşır. Irka dayalı bir “Türklük” savı ve etnik kökenleri değiştirme ya da kaldırma anlamına gelmez. Vatandaşlık ve ulusal kimliğin getirdiği haklar yanında sorumluluklar da vardır. Bu bağlamda etnik kökenler yurttaşlık niteliğini ve ulusal kimliği zedeleyemeyeceği gibi ayrı ulus olma savlarına, dayanak da yapılamaz.

Türk Milleti içinde yer alan her kökenden vatandaşa, davalı Parti’nin savunmalarında belirtilenlerin aksine, hiçbir ayrım gözetilmeksizin tüm demokratik, siyasal ve temel haklar eşit olarak tanınmıştır. Nitekim, Cumhuriyet dönemi Anayasalarında, Erzurum ve Sivas Kongreleri’nde saptanan biçimi ile Misak-ı Millî’nin gösterdiği sınırlar içinde birbiriyle kaynaşmış olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde ayrıcalıklı bir Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi, Lozan Barış Andlaşması görüşme ve kararlarında da, Misak-ı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken “Kürt” ayrımına yer verilmemiştir.

Anayasa’daki ulus bütünlüğü ilkesinden uzaklaşarak, Parti’nin tüzük, proğram ve faaliyetlerinde belirtildiği biçimde Türk ve Kürt Ulusları ayrımına gidilemez. Türkiye Cumhuriyeti’nde, tek bir devlet ve tek bir ulus vardır. Birden çok ulus yoktur. İçinde değişik kökenli bireyler olsa da hepsi Türk Ulusu bütünlüğü içindedir. Tarihsel bir gerçek olan “Türk Ulusu” olgusu yerine ırkçılığa dayanan ayrılıklar ve Türk vatandaşlığı niteliğini değiştiren savlar geçersizdir.

Kimi siyasal nedenlerle dış etkenlerden kaynaklanan, kimi varsayım, yorum ve bahanelere dayanan, insan hakları ve özgürlük savlarıyla yoğunlaştırılan sakıncalı amaçlara geçerlik tanınamaz. Devlet tekdir, ülke tümdür, ulus birdir. Ulusal birlik, devleti kuran, ulusu oluşturan toplulukların ya da bireylerin, etnik kökeni ne olursa olsun, yurttaşlık kurumu içinde ayrımsız birliktelikleriyle gerçekleşir. Anayasa’da ve yasalarda yurttaşlar arasında ayrımı öngören hiçbir kural bulunmadığı gibi, kimsenin soy kökeninin yadsınması ya da kabul edilebilecek yeni bir savı da yoktur. Ulusal ve tekil devlet etnik ayrılıklarla tartışılamaz. Herkesin, herzaman karşılaşabileceği ve giderek hukuk devletinde giderilip karşılığı istenebilecek aykırılık, çelişki, haksızlık ve yanlışlıklar, insan hakları alanında sömürü nedeni yapılarak, gerçekler saptırılıp çarpıtılarak, üstü kapalı biçimde, ayrı ulus yoluyla ayrı devlet amaçlanamaz. Tartışılamaz kavramlar ve değerlerle, ödün verilmesi olanaksız ilke ve niteliklerin kaynağı Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’dır. Çağımızda da farklı etnik grupların zorunlu hukuksal öğelerinin varlığında, birlikte uluslaşması ve devletleşmesi uluslararası düzeyde gerçekliliğini korumaktadır. Türkiye Cumhuriyeti devleti için farklı düşünmenin, haklı bir nedeni yoktur. Vatandaşlık, bölge özelliklerini ve etnik farklılığı aşan, bütünleştirici çağdaş üst bir olgudur. Bu konuda bir kimsenin diğerinden farklı olmasına, din, kültür ve etnik kökene ilişkin ayrıcalıklara yer yoktur. İnsan haklarının sadece bir kişiye, sınıfa ve zümreye değil ayrımsız olarak bütün vatandaşlara eşit olarak uygulanması esastır.

Her devlette farklılık gösteren, tarihsel süreçle ulaşılan, devlet, ülke, ulus kavramlarının yeniden değiştirilip biçimlendirilmesi olanaksızdır. Ulusal ve uluslararası hukuk düzeninde insanlığın mutluluğu için bu temel olguları korumak üzere getirilen düzenlemelere siyasî partilerin uyma zorunluluğu vardır.

Kaldıki, çağımızda tek uluslu diğer demokratik devletler de, ulus bütünlüklerini korumak için yasal tedbirler almıştır. Türkiye’deki ulusal yapılaşmaya nazaran daha yeni olan Amerika’da; Alman, Fransız, İtalyan, İspanyol, slav soyundan ve diğer etnik kökenlerden gelen Amerikan vatandaşlarının ırka dayalı olarak ayrı ayrı uluslaşması ve bunlara ayrı devletler kurma hakkının tanınması olanağı bulunmadığı gibi, aynı biçimde demokratik tek uluslu devletlerde de bu yolun açılması olanağı yoktur. Çünkü, bu devletlerde de Devlet ve ulusun parçalanması demokratik hak olarak görülmemektedir.

a- Siyasî Partiler Yasası Yönünden

Anayasa’nın Başlangıç Kısmı ile 3., 6. ve 14. maddelerindeki kuralları somutlaştıran Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde, siyasî partilerin Türk Devleti’nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne ilişkin hükümlerini, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasa’nın koyduğu esaslara göre yetkili olganları eliyle kullanabileceği esasını, Türk Milleti’ne ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasa’dan almayan bir Devlet yetkisini kullanamayacağı hükmünü değiştiremeyecekleri; Türk Devleti’nin ve Cumhuriyeti’nin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurmak amacını güdemeyecekleri hükme bağlanmıştır.

Partilerin amacı, Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bütünlüğünü bozmak değil, aksine bunu daha da pekiştirmek olmalıdır.

Davalı Parti’nin, tüzük ve programı ile diğer siyasal etkinliklerinde, Türkiye Cumhuriyeti Devleti içinde Türk Ulusu bütünlüğünden ayrı, ırk esasına dayanan bir Kürt Ulusu’nun varlığından ve bu ulusun kendi geleceklerini belirleme hakkından söz edilmektedir.

Oysa, Anayasa ve yasa kuralları karşısında hangi kökenden gelirse gelsin vatandaşları ulus bütünlüğünden ayırmak veya karşılıklı mücadele ortamına çekmek, Kürt kökeninden gelen vatandaşları, Türk Ulusu bütünlüğünden ayırmak olanaksızdır.

Taraf olduğumuz uluslararası andlaşmalar da dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratılmasına ve bu kavram ve bu görüşlere dayanan bir Devlet düzeni kurulmasına olur vermemektedir.

Demokratik siyasal yaşamın vazgeçilmez ögesi olan siyasal partiler demokrasiye ters düşen, demokrasiyle bağdaşmayan, demokrasiyi güçsüz ve etkisiz düşürecek, toplumsal barışı yıkacak proğram düzenleyemez ve eylemlerde bulunamazlar. Demokrasi, demokratik hak ve özgürlüklerden yararlanarak yıkılamaz. Hakkı ve özgürlüğü kötüye kullanmaya engel olmak devletin görevidir. Partilerin de yapamayacakları şeyler vardır ve bunların başında devletin varlığıyla ülkenin ve ulusun birliğini bozmak gelir.

Davalı Partinin tüzük, program ve faaliyetlerinde Türk ve Kürt ulusları biçiminde bir ayrımın yapılması, Kürt halkının kendi kaderini belirleme hakkını özgür iradesiyle kullanmasından başka bir deyişle, Kürt olarak tanımladıkları bir kısım yurttaşların Türkiye Cumhuriyetinden kopmasının amaçlanması, Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendinde söz konusu olan “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü” ilkesine açıkça aykırıdır.

Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesi ile, partilerin ve parti yetkililerinin Türkiye Cumhuriyetinin bölünüp parçalanmasına yol açacak, Devletin tekil yapısını değiştirecek tarzda görüşler ileri sürmesi ve faaliyette bulunması yasaklanmaktadır.

Davalı Parti’nin özellikle, Kürtlerin üniter devlet içinde yaşamaktan bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalarının gerektiğini belirtmesi ve Kürtlerin istiyorlarsa Türk Devletinden ayrı bir devlet kurabileceklerini savunması böylece devletin tekliği ilkesine aykırı faaliyette bulunması Siyasî Partiler Yasası’nın 80. maddesine açık aykırılık oluşturmaktadır.

Siyasî Partiler Yasası’nın “Azınlık Yaratılmasının Önlenmesi” başlıklı 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerinde siyasî partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak geliştirmek veya yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemeyecekleri ve bu yolda faaliyette bulunamayacakları öngörülmüştür.

Madde gerekçesinde, “Ülkemizde Lozan Andlaşması ile kabul edilen azınlıklar dışında bir azınlık yoktur. Herhangi bir ülkede resmî dilin dışında bazı dillerin bilinmesi veya yer yer konuşulması azınlık yaratmaz. Hele siyasî, sosyal, ekonomik ve kültürel alanlarda olduğu gibi her bir alanda bütün haklara sahip ve borçlarla eşit bir şekilde yükümlü olan tek bir milletin evlâtları arasında azınlıktan söz etmek mümkün değildir…

Bir memlekette resmî dilin her vatandaş tarafından bilinmesi, hangi alanda olursa olsun eşitlik ilkesinin hakkıyla uygulanabilmesi ve adlî ya da idarî işlerin çabukluk ve selametle yürütülmesi bakımından yararlı hatta zorunludur. Bu itibarla resmî dili, genç, ihtiyar, kadın, erkek her vatandaşın bilmesini sağlamak Devletin görevidir” denilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşları arasında etnik köken ya da diğer herhangi bir nedenle düşünsel ya da uygulama bağlamında siyasal ve hukuksal ayrılık söz konusu değildir. Anayasa’ya göre, ulus ve ülke bütünlüğü devletin en temel özelliği ve ilkesidir. Türkiye Cumhuriyeti içinde birden fazla ulus olamaz. Türk ulusu içinde değişik kökenli bireyler olabilir; ancak bunların hepsi her yönden tam bir eşitlikle Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıdır ve ulus kavramı içindedir.

Siyasî partilerin, çalışmalarında, devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uymaları; ülkenin ya da ulusun bütünlüğünü bozarak bir bölümünün ayrılması sonucunu doğurabilecek her türlü eylemden ve propagandadan kaçınmaları, bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri gerekir. Bunun sonucu da ülke ve ulus bütünlüğünü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz ve davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’na göre, ırk ayrımcılığı bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Devletin bütünlüğünü koruması, en doğal hakkı ve ödevidir.

Dâvalı Parti’nin Tüzük ve Proğramı ile faaliyetleri, farklı uluslar ve azınlıkların varlıklarının kabul edildiğini göstermektedir. Bunlar birlikte değerlendirildiğinde, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür veya mezhep veya ırk veya dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunun belirtildiği, Türk dilinden veya kültüründen başka dil ve kültürleri korumak, geliştirmek veya yaymak yoluyla ülke üzerinde azınlıklar yaratarak ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdüldüğü anlaşılmaktadır.

Asırlardır birlikte yaşamış bir topluluğu, ırk temeline dayanan düşüncelerle ayrıma bağlı tutmak ve hepsini kapsayan ortak ulusal kültürü, dili ve kimliği yadsımak Siyasî Partiler Yasası’nın 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırılık oluşturur.

b- Uluslararası Andlaşma ve Sözleşmeler Yönünden

Davalı Parti’nin savunmalarında ileri sürdüğü iki hususun da açıklığa kavuşturulması gerekmektedir.

Davalı Parti savunmalarında, uluslararası hukukun, usulüne göre onaylamış sözleşmeler yoluyla iç hukukumuza giren kurallarının, yalnızca yasa değil, uygulanmaları ile, Anayasa emri olarak güçlendirilen normlar olduğunu, Helsinki Senedi, Paris Şartı ve İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin bunlar arasında yer aldığını ve görüşlerini doğrulayan hükümler içerdiğini, ancak, Yasa hükmünde uygulanmaları anayasal güvenceye bağlanan bu metinlerin, başka bir metin karşısında (2820 sayılı SPK.) görmezlikten gelindiğini ileri sürmüş; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise, Anayasa ve Siyasî Partiler Yasası’nda öngörülen, siyasal partilere ilişkin yasaklamaların, sözleşmelerde yer alan özgürlükleri kaldırıp azaltma anlamında ve demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı görülemeyeceğini, bunların uluslararası hukukta var olan egemenliği, ülke ve ulus bütünlüğünü korumaya, ırkçılığa dayalı bölünmeleri önlemeye yönelik olduğunu bildirmiştir.

Anayasa Mahkemesi, siyasî parti kapatma davalarında usulüne uygun biçimde yürürlüğe konulmuş andlaşma kurallarını da gözetmektedir. Bu bağlamda kimi kararlarda, İnsan Hakları Evrensel Birdirgesi ile Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne ve Avrupa Sosyal Haklar Temel Yasası’na yollamada bulunulmuştur. İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme kapsamındaki hak ve özgürlükler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’nda da güvence altına alınmıştır. Öncelikle hakları kullanmanın, özgürlüklerden yararlanmanın sınırsız olmadığını vurgulayan İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi’nin 29. ve 30. maddeleri, içerik olarak demokratik düzeni yıkıcı söz ve eylemlere karşı sınırlamalar getirilmesinin ve önlemler alınmasının dayanağını oluşturur.

Davalı Parti’nin tüzük ve programının kimi bölümleri, İnsan Haklarını ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme’nin örgütlenme hak ve özgürlüğüyle ilgili 11. ve 17. maddeleri ile bağdaşmamaktadır. Sözleşme’nin 11. maddesinin ikinci fıkrasında; “Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplulukta, zarurî tedbirler mahiyetinde olarak millî güvenliğin, amme emniyetinin, nizamı muhafazanın, suçun önlenmesinin, sağlığın ve ahlâkın veya başkalarının hak ve hürriyetlerinin korunması için ve ancak kanunla tahdide tâbi tutulur.

Bu madde, bu hakların kullanılmasında idare, silâhlı kuvvetler veya zabıta mensuplarının muhik tahditler koymasına mani değildir” denilmekte; 17. maddesinde de; “Bu sözleşme hükümlerinden hiçbiri bir devlete, topluluğa veya ferde, işbu Sözleşmede tanınan hak ve hürriyetlerin yok edilmesini veya mezkûr sözleşmede derpiş edildiğinden daha geniş ölçüde tahditlere tâbi tutulmasını istihdaf eden bir faaliyete girişmeye veya harekette bulunmaya mâtuf herhangi bir hak sağlandığı şeklinde tefsir olunamaz” hükümlerine yer verilmektedir.

Oysa, dâvalı Parti’nin tüzük ve proğramı ile bunu destekleyen diğer faaliyetlerinde Türkiye Cumhuriyeti toprakları üzerinde yaşayan ayrı dili ve kültürü olan bir Kürt Ulusu’nun varlığı ileri sürülmektedir.

Türkiye’de tek bir ulus vardır. Türk ve Kürt kökeninden gelen vatandaşlar, diğer etnik kökenden gelen vatandaşlarla birlikte “Ulus” bütünlüğünü oluşturmaktadır. Ayrı bir ulus, ayrı bir halk ya da bir azınlık varmış gibi bölünmeyi amaçlayan çabalara geçerlik kazandırılamaz. Uluslararası hukuk düzenindeki bu olguyu Türk Ulusu, her tür ayrılığı dışlayıp eşitliği sağlayarak Lozan Barış Andlaşması’yla, gündeminden çıkarmıştır. Ülke ve Ulus bütünlüğünü koruma hakkı, uluslararası hukuk düzeninde de geçerlidir.

Dâvalı Parti, belirtilen belgelerin yanısıra, Helsinki Nihaî Senedi, Paris Şartı ve kimi diğer uluslararası sözleşmelerin de iç hukuk kuralları haline geldiğini ve bunlara uyulmadığını ileri sürmüştür. Helsinki Nihaî Senedi‘nde, Devletlerin egemenlik haklarına saygı, sınırların dokunulmazlığı, devletlerin toprak bütünlüğüne saygı ve İçişlerine karışmama ilkelerine yer verilmiş; Paris Şartı’nda da, “Tüm ilkeler, herbiri diğerleri dikkate alınmak suretiyle yorumlanarak, kayıtsız şartsız ve aynı derecede uygulanır. Bu ilkeler ilişkilerimizin temelini oluşturur…. Taraf devletlerin bağımsızlığını, egemen eşitliğini ya da toprak bütünlüğünü ihlâl eden faaliyetlere karşı demokratik grupları savunmak hususunda işbirliği yapmaya kararlıyız. Dışarıdan yapılan baskı, zora başvurma ve yıkıcılık gibi yasadışı faaliyetler burada söz konusu olan özelliklerdir” denilmiştir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin de taraf olduğu “Yeni Bir Avrupa İçin Paris Şartı” da ırkçılığı, etnik düşmanlığı ve terörizmi kınamış, ülke bütünlüğünü ve demokratik düzeni yıkmayı amaçlayan hareketlere girişen kişi, grup ve örgütlere karşı koruma ve kollama sorumluluğunu uluslararası bir çağrı olarak kabul etmiştir.

Demokrasi, hak ve özgürlüklerin güvenceye alındığı, çoğulcu, katılımcı bir kurallar ve kurumlar düzenidir. Nitekim Birleşmiş Milletler’e üye devletlerin katılmalarıyla 14-25 Haziran 1993 günlerinde, VİYANA’da gerçekleştirilen Dünya İnsan Hakları Konferansı sonunda yayımlanan Deklerasyon’da da; kendi geleceğini belirleme hakkının, “Eşit Haklar” ilkesine uygun olarak ırk, din ve renk ayrımı gözetmeksizin ülkesine ait bütün insanları temsil eden bir hükûmete sahip egemen ve bağımsız bir devletin, ülke bütünlüğünü ve siyasî birliğini kısmî veya bütüncül biçimde parçalayacak herhangi bir eylemin desteklenmesi ve bu eyleme yetki verilmesi anlamında yorumlanamayacağı değerlendirmesi yer almıştır.

Görüldüğü gibi, bütün bu uluslararası kurallar, devlet, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulmasına olanak tanımamaktadır.

Demokrasilerde ırk ayrımcılığı, bir siyasal partinin dayanağı, amacı ve ereği olamaz. Irk ayrımcılığının aracı durumuna düşen partinin varlığını sürdürmesi yasalar karşısında olanaksızdır. Cumhuriyet Başsavcılığı’nın davalı Parti’nin proğramında kapatma nedeni olarak gördüğü hususlar, Türkiye Cumhuriyeti için yakın ve görülebilir bir tehlike oluşturmaktadır. Böyle bir tehlike içinde bulunan bir devletinde, ülkesi ve ulusuyla bütünlüğünü koruması en doğal hakkıdır.

Belirtilen nedenlerle davalı Parti’nin uluslar arası andlaşma, sözleşme ve belgelere yönelik savları yerinde görülmemiştir.

Haşim KILIÇ, gerekçenin uluslararası sözleşmelere ilişkin bölümüne katılmamıştır.

Sonuç olarak, Sosyalist Birlik Partisi, Tüzük ve Proğramındaki anlatımlarla ve bu anlatımları destekleyen eylem, savunma ve sözlü açıklamalarıyla; Türkiye’de hukuksal ve siyasal yönden ırka dayalı bir Türk Ulusu kavramı ya da etnik kökene göre çoğunluk ve azınlık olmamasına karşın, farklı etnik kökenlerden gelen bütün vatandaşların eşit haklarla yer aldığı Türk Ulusu’nu ırk esasına dayalı olarak “Türk ve Kürt Ulusları” biçiminde ikiye bölmüş, “Kürtler üniter devlet içinde yaşamaktan, bağımsız devlet kurmaya kadar çeşitli alternatif yaşam biçimlerini seçmekte özgür olmalıdırlar” söylemiyle, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin vatandaşı Kürtlere ayrı bir ulus olarak kendi kaderlerini tayin etme hakkını vermeye Devletin tekliği ilkesine ayrı düşecek tarzda kendi devletlerini kurma hakkını tanımaya yönelik durumuyla Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozucu bir konuma düşülmüştür. Bu bağlamda dil ve kültür konuları da Türk Ulusu’nun ortak kültür ve dilini dışlar nitelikte ayrı ulus ve devlet yaratma yolunda kullanılmıştır. Bunlar yalnızca düşünce değil, yasaklanan sakıncalı eylemleri kışkırtma, katkı ve destek niteliğinde, faaliyetlerdir.

Böylece, Anayasa’nın 2., 3., 6., 14. ve 69. maddelerine ve Siyasî Partiler Yasası’nın 78. maddesinin (a) bendine, 80. maddesine ve 81. maddesinin (a) ve (b) bentlerine aykırı davranılmıştır. Bu nedenlerle, Sosyalist Birlik Partisi’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince kapatılması gerekir.

VII- SONUÇ

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’nın 28.12.1993 günlü, SP.43.Hz.1993/57 sayılı İddianamesi’nde Sosyalist Birlik Partisi’nin 2820 sayılı Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesi gereğince kapatılması istenilmekle, gereği görüşülüp düşünüldü :

1- Sosyalist Birlik Partisi’nin Tüzük ve Proğramı ile 1. Büyük Kongre kararının, bu karara dayanak oluşturan Genel Yönetim Kurulu raporuyla bu yöndeki kararlarının, Genel Başkan ile Genel Başkan Yardımcısının Parti adına yaptıkları açıklamaların kimi bölümleri Anayasa’nın 2., 3., 6., 14. ve 69. maddeleriyle, Siyasî Partiler Yasası’nın 78/a, 80., 81/a-b, maddelerine aykırılık oluşturduğundan adı geçen Parti’nin Siyasî Partiler Yasası’nın 101. maddesinin (a) ve (b) bentleri gereğince KAPATILMASINA,

2- Davalı Parti’nin tüm mallarının 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesi uyarınca Hazine’ye geçmesine,

3- Gereğinin yerine getirilmesi için karar örneğinin, 2820 sayılı Yasa’nın 107. maddesine göre Başbakanlığa ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na gönderilmesine,

19.7.1995 gününde OYBİRLİĞİYLE karar verildi.

Başkan

Yekta Güngör ÖZDEN

Başkanvekili

Güven DİNÇER

Üye

İhsan PEKEL

Üye

Selçuk TÜZÜN

Üye

Ahmet N. SEZER

Üye

Haşim KILIÇ

Üye

Yalçın ACARGÜN

Üye

Mustafa BUMİN

Üye

Sacit ADALI

Üye

Ali HÜNER

Üye

Lütfi F. TUNCEL

Bunu okudunuz mu?

22 Eylül – Hukuk Takvimi

22 Eylül – Hukuk Takvimi  1950 22 Eylül 1952 tarihinde de Yargıtay Birinci Başkanlığına atanmıştır. …