Yeni
Ana Sayfa » Hukukbook » Türkiye İşçi Partisi Kapatma Kararı

Türkiye İşçi Partisi Kapatma Kararı

Türkiye İşçi Partisi, 13 Şubat 1961 tarihinde kurulmuş, Anayasa Mahkemesinin 20 Temmuz 1971 tarihli ve 1971/3 sayılı kararı ile kapatılmıştır.

Partinin kurucuları; İstanbul İşçi Sendikaları Genel Sekreteri Şaban Yıldız, Maden İş Genel Başkanı Kemal Türkler, İstanbul Basın Teknisyenleri Sendikası Genel Sekreteri İbrahim Güzelce,  Müskirat İşçileri Sendikaları federasyon başkanı İbrahim Denizcier, İstanbul İşçi Sendikaları Birliği icra heyeti üyesi Adnan Arkın, İstanbul İşçi Sendikaları Birliği Başkanı kurucu genel başkan Avni Erakalın, Oleyis Sendikası üyesi Kemal Nebioğlu, İstanbul Yaprak Tütün İşçileri Sendikası Başkanı Hüseyin Uslubaş, Türkiye İşçi Çikolata Sanayi İşçileri Sendikası Bakanı Ahmet Muşlu, İlaç ve Kimya İşçileri Sendikası Başkanı Saffet Göksüzoğlu ve Lastik İş Genel Başkanı Rıza Kuas’tır.

Parti, 1961 seçimlerine katılamamış ancak kapatılana kadar aktif siyasete devam etmiş, parlamentoda temsil edilmiş; 1965 genel seçimlerinde, yüzde 3 civarında oy almış ve 15 milletvekili çıkarmış; Mehmet Ali Aybar, Rıza Kuas, Muzaffer Karan, Tarık Ziya Ekinci, Sadun Aren, Yahya Kanbolat, Cemal Hakkı Selek, Adil Kurtel, Behice Boran, Yunus Koçak, Şaban Erik, Yusuf Ziya Bahadınlı, Ali Karcı, Kemal Nebioğlu ve Çetin Altan parlamentoya girmiştir.

Partinin Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmasının ardından partinin önde gelenleri tutuklanmış ve çeşitli hapis cezaları almış, bunlardan bir kısmı 15 Mayıs 1974 tarihinde Cumhuriyetin 50. Yılı Nedeniyle Bazı Suç ve Cezaların Affı Kanunu kapsamında serbest kalmıştır. 1975 yılında Behice Boran Hatko önderliğinde yeniden örgütlenmiş ancak eski gücüne ulaşamamış, 12 Eylül Darbesinin ardından yeniden kapatılmıştır.

Türkiye İşçi Partisi Kapatma Kararı

Esas sayısı : 1971/3 (Parti kapatılması)
Karar sayısı : 1971/3
Karar günü : 20/7/1971
Davacı: Kamu hukuku
Davalı : Türkiye İşçi Partisi

İddianame özeti : Cumhuriyet Başsavcısı tarafından Anayasa Mahkemesine verilen Esas 1971/7, iddianame 1971/3 sayılı, 11/6/1971 günlü iddianamede, Türkiye İşçi Partisinin 29-31 Ekim 1970 günlerinde Ankara’da toplanan 4. Büyük Kongresinde alman kararların 6. bölümünde anlatılanların 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 4. kısım kuralları yönünden incelendiği belirtilmiş ve 4. Büyük Kongre sırasında birtakım temsilciler tarafından söylenen sözlerin özetleri yazılmış, Emek Dergisinde çıkan imzalı ve imzasız yazılardan birtakım parçalar aktarılmış, Başsavcılıkta dinlenen Parti Genel Başkaniyle kimi üyelerin sözleri özetlenmiş ve (Olayın tahlili) başlığı altında toplanan düşünceler ileri sürülmüş, sonuç olarak, Anayasa’nın 57., Siyasî Partiler Kanununun 87.. 89. maddeleriyle 111. maddesinin 2. bendi uyarınca davalı partinin temelli kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

İddianamenin dayanağı olan düşünceler, şöylece özetlenebilir :

1 — Anayasa’nın başlangıç bölümüyle 2 maddesinde. Türkiye Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğu. 54 maddesinde de Türk Devletine yurttaşlık bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu kesinlikle belirtilmiştir. Bundan başka Anayasa’nın 57 maddesinde dahi siyasal partilerin tüzük, program ve çalışmalarında Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel ilkesine uymaları zorunluğu öngörülmüştür.

2 — 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun ; siyasal partilerin Türkiye Cumhuriyetinin ülke bütünlüğünü bozma amacını güdemiyecekleri kuralını koyan 87. maddesiyle, Devletin ülkesi üzerinde ulusal veya dinsel kültür ayırımlarına yahut dil ayırımına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri sürmelerini, Türk dili ve kültürü dışındaki dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek ya da yaynıak yoliyle Türkiye Ülkesi üzerinde azınlıklar yaratıp usul bütünlüğünün bozulması ereğini gütmelerini yasaklayan 89. maddesi, Anayasa’nın yukarıda sözü edilen kurallarının doğrultusunda kurallar koymuşlardır.

3 — Bir siyasal partinin, Siyasî Partiler Kanununun anılan maddelerine aykırı biçimde çalışmalarda bulunması, o partinin Anayasa kurallarına da aykırı düştüğünün anlatımı olacaktır.

4 — Türkiye İşçi Partisinin 1964 yılında İzmir’de toplanan 1. Büyük Kongresinde kabul edilip yayınlanan programı ve 3. Büyük Kongresinde doğu bölgesinde yaşıyan yurttaşlar üzerinde ortaya atılan sorun ve bunun çözüm yollariyle aynı sorunun 4. Büyük Kongrede ele alınma biçimi ve gösterilen çözüm yolları arasında büyük bir değişiklik görülmektedir.

Bu değişikliğin son iki yılın olayları açısından ele alındığı, Behice Boran‘ın Kongre konuşmalarından anlaşılmaktadır. Gerçekten program ve 3. Büyük Kongrede, (Doğu sorunu) ekonomik dönüşümler ve psikososyal etkenlerin göz önüne alınması doğrultusunda iken 4. Büyük Kongreye, bütün bunların tersine, bir (Halklar sorunu) olarak getirilmiş, Behice Boran. Sadun Aren ile Sait Çiltaş’ın açıkça bildirdikleri gibi kongrece de bu niteliğiyle benimsenip kamuya duyurulmuştur.

Burada yapılan yalnızca bir söz değişikliği değildir. Parti yöneticilerinin ve üyelerinin parti yayın aracı olan (Emek) Dergisinde 4. Kongreden çok önce çıkan yazılariyle, dergideki imzasız yazılarda (Halklar sorununun ne erekle ortaya atıldığı açık seçik anlatılmış, kongredeki konuşmalar ve kongre sonrası yayınlanan yazılarda da bu erek kesinlikle belirtilmiştir.

5 — Konunun yeterince aydınlanması için (Milliyetler prensibi) üzerinde biraz durmak, (Milliyetler) sözcüğüyle (Halklar) sözcüğünün eşanlamlı olarak kullanıldığım belirtmek yerinde olacaktır.

Bu sözcüklerin eşanlamda kullanıldıkları, özellikle Behice Boran, Kemal Burkay ve Sait Çiltaş’ın konuşmalariyle yazılarından anlaşılmaktadır.

Kamu hukukunda milliyetler kuramı, (Bir millet teşkil edecek derecede tekâmül etmiş her kavmin bir siyasî toplum halinde yaşama hakkını meşru olarak isteyebilmesi) biçiminde tanımlanmaktadır. (Umumi Amme Hukuku Dersleri, Muvaffak Akbay 1. Cilt, Ankara 1951, Sahife 240). Özerklik düşüncesinin bir sonucu olarak beliren bu kuramın doğal hukuk ilkeleri yönünden bir değer taşıdığı tanınmışsa da, var olan düzeni sağlayıcı müsbet hukuk kurallarına bütünü ile ters düştüğü, anarşi ve sınırsız bir bölünmeye yol açtığı kaygısı ile geçerli sayılmamıştır.

(Emek) Dergisinin Mart 1971 de çıkan 10. sayısında (Millî mesele konusunda) başlıklı imzasız yazıda, (Millet) in kendisini başlangıçta (Milliyet) olarak gösterdiği, (Halk) teriminin (Etnolojik) bir terim olarak kullanıldığı anlatılmaktadır.

Lenin; (Ulusların kaderlerini tayin hakkı) adlı kitabında : (Ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkını devlet olarak ayrı varlık hakkından başka bir anlamda kullanmanın hatalı olacağını, siyasî kaderini tayin
etme hakkını, ulusal ayrılma özgürlüğünü, ayrılma hakkı anlamım taşıdığını) (Sol yayınları, Ankara 1968, sahife 55. 79, 80), Stalin; (Marksizm ve Millî Mesele) adlı kitabında: (Ulusal meselenin çözümünde bölgesel özerkliğin zorunlu bir çözüm olduğunu) (Sol yayınları, Ankara 1967, sahife 79) belirtmektedir.

Marksçı, Leninci yazılar ve terimlerde kullanılan kavramların, belli anlamlan, belli sonuçları vardır. Millet, milliyet, halk, devrimci, potansiyel, profesyonel ve benzeri deyimler, kullanıldığı yerler bakımından bu açıdan değerlendirildiğinde anlam kazanmaktadır. T. İ. P. in de belli konuları ayrı ayrı terimlerle açıklamak yolunu seçmiş bulunması, gerçek ereği, teknik terimler arkasında saklama çabasının bir belirtisi olarak düşünülmelidir.

Bu açıklamalara göre 4. Büyük Kongrede Merkez Yürütme Kurulunca önerilip Tasarı Komisyonunca hazırlanarak Kongrece benimsenen ve kamuya duyurulan kararda geçen (Kürt halkı) deyiminin yalnızca nüfus çoğunluğunu anlatan bir deyim olmaktan ötede, milliyetler kavramının Marksçı-Leninci kuramdaki anlamı ve bilimsel sosyalizmin (Milletlerin alın yazılarını belirleme hakkı veya ayrılma ilkesi) siyasal açıdan değerlendirilmiş biçimiyle kullanıldığı gerçeği ortaya çıkmaktadır.

4. Büyük Kongre kararının Kürt halkı ile ilgili bölümünde ortaya konulan sorun ve bunun çözüm çareleri ayrı ayrı ele alındığında Kongre öncesi ve sonrasında T. İ. P. yönetici ve üyelerinin konuşmalariyle Partinin yayın aracı durumundaki Emek Dergisinde çıkan yazılarda beliren düşünce doğrultusunda hazırlanmış bulunduğu kanısına varılmaktadır.

(Kürt halkı) denilirken bu deyimin Kürt ulusu yerine kullanıldığında yukarıdaki açıklamalarımız karşısında şüpheye yer kalmamaktadır.

Kararda doğu sorununu bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın egemen sınıf iktidarlarının bağımsız milliyetçi tutumunun uzantısı olduğu söylenirken bunun hangi amaçla ortaya konulduğu Merkez Yürütme Kurulu Üyesi Sadun Aren’in Türk Hukuk Kurumundaki konuşmasından ortaya çıkmaktadır. Nitekim Aren bu konuşmasında; sorunun özünde yalnızca ekonomik bir sorun olmayıp milliyetler sorunu olduğunu ve sosyalistlerin bu demokratik mücadeleyi vereceklerini ileri sürmektedir. Genel Başkan Behice Boran’ın sorunu ortaya koyusu da bu doğrultudadır (Emek Dergisi, Aralık 1970, sahife 28).

Gene söz konusu kararda, Kürt halkının anayasal haklarım kullanmak isteklerinin dışında (Diğer demokratik özlem ve isteklerinden ve bunları gerçekleştirme yolundaki mücadeleden) söz edilmektedir. Türkiye’de yaşayan yurttaşların sahibi bulundukları anayasal haklar dışında kalan (Diğer demokratik özlem ve istekler) in ne olabileceği düşünmeğe değer bulunmuştur. Mart 1971 tarihli Emek Dergisinde (Millî mesele konusunda) başlıklı yazıda (. . . ezilen halkların siyasî bağımsızlıklarını kazanma ve millî devletler kurma özlemleriyle milletler arasındaki iktisadî yakınlaşma eğiliminin birbiriyle çelişme halinde bulunduğu, bu iki çelişik eğilimin geçerli bir sentezini gerçekleştirebilecek tek ilkenin bilimsel sosyalizmin, hakların ve milletlerin kaderini tayin hakkı ilkesi bulunduğu) belirtilerek kararda yer alan öbür demokratik özlem ve isteklerden neyin söylenmek İstendiği açıkça anlaşılmaktadır.

Behice Boran’ın Emek Dergisinin 7. sayısında çıkan Kongre konuşmasında (. . . Kürtlerin demokratik hak ve özgürlüklerini bu hak, özgürlükler ve özlemler için verdikleri mücadeleyi Anayasa çerçevesi ve devletin bütünlüğü çerçevesi içinde desteklemiştir ve destekliyecektir.) (Sahife 29) denilmektedir. Bu alandaki özlem ve isteklerin, Anayasa’nın yurttaşlar için haklar ve özgürlükler konusunda tanıdığı eşitliğin ötesinde Kürtlerin hak, özlem ve istekleri olamıyacağma göre, bu hak, özlem, istek ve özgürlüklerin mücadelesini (Anayasa çerçevesi ve devletin bütünlüğü çerçevesi içinde desteklemek) sözleri, ereği haklı göstermek için kullanılmış birtakım sözlerden başka bir şey değildir; çünkü bu nitelikte özgürlük istem ve özlemleri, devlet bütünlüğü ile uyuşmadığı için bunlar, yolundaki mücadeleler de bölücülüğü desteklemek olacaktır ki bu dahi eylemlerin doğal ve zorunlu bir sonucudur.

Genel Sekreter Sait Çiltaş’ın 19 Mayıs 1969 günlü Emek Dergisindeki yazısı ile 1970 Aralık günlü 7 sayılı Emek Dergisinde yayınlanan Kongre konuşmasında da demokratik özlem ve isteğin bu anlamda belirdiği görülmektedir. Bu açıklamaların ışığı altında uluslaşma mücadelesinin, T. İ. P. ce benimsenen biçimi ve siyasal değerlendirilmesi ile, (Ayrılma) doğrultusunda gerçekleştirileceği sonucuna varılabilir.

Nitekim Emek Dergisinin Mart 1971 sayısında (Millî mesele konusunda) başlıklı yazıda (Bilimsel sosyalizmin bu konudaki formülünün «birleşmek için ayrılma») olduğu belirtilmektedir.

Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanı, Genel Sekreteri ile karar tasarısını kaleme alan Komisyon üyeleri Cumhuriyet Başsavcılığında dinlendikleri sırada, bu kararla bir bölünmeyi sağlamak değil, bütünleşmenin yollarını bulmak ereğini güttüklerini, üstün kültürün daha aşağı bir kültürü eritmesi biçiminde sonuçlanacak doğal bir asimilasyona değil, baskı ve yıldırmaya dayanan bir asimilyasyona karşı bulunduklarını belirtmişlerdir.

1921 Anayasasından 1961 Anayasasına değin sürekli olarak üzerinde durulmuş bir ilke olan (Türk Devletinin ulusu ve ülkesi ile bölünmezliği; ilkesi, Erzurum ve Sivas Kongrelerinde saptanan biçimi ile Misakı Millî kurallarında dayanağını bulmaktadır. Misakı Milli’nin gösterdiği sınırlar içinde birbirleriyle birleşmiş olarak yaşayanların gerçekten ve hukukça ayrılık kabul etmez bir bütün oldukları kesinlikle belirlenmiş ve bu bütünlük içinde Kürt halkından hiçbir zaman söz edilmemiş olduğu gibi Lozan Barış And’aşması görüşme ve kararlarında da Misakı Millî’nin çizdiği sınırlar içindeki azınlıklar sayılırken Kürt ayırımına yer verilmemiştir. Bu durum yalnızca bir olaynı değil, doğrudan doğruya bir gerçeğin de anlatımı olmaktadır. Bu gerçeği de en aydınlık anlamıyla doğrudan doğruya Atatürk’ün ulus anlayışında bulmaktayız. Atatürk kendi el yazısiyle düzenlediği notlarında : (Bugünkü Türk Milleti siyasî ve içtimaî
camiası içinde kendilerine Kürtlük fikri, Çerkezlik fikri ve hattâ Lâzhk fikri veya Boşnaklık fikri propaganda edilmek istenmiş yurttaş ve millettaşlarımız vardır. Fakat mazinin istibdat devirleri mahsulü olan bu yanlış tersimler hiçbir millet ferdi üzerinde teellümden başka bir tesir hâsıl etmemiştir. Çünkü bu millet efradı da umum Türk camiası gibi aynı müşterek maziye, tarihe, ahlâka, hukuka sahip bulunuyorlar.) demiş ve ulusu (Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Milleti denir ) biçiminde tanımlamıştır (Medenî Bilgiler M. Kemal Atatürk’ün el yazıları, Prof Dr. A. Afet İnan, Ankara 1969 Türk Tarih Kurumu Yayınları sahife 351, 376, 377).

Anayasamızın, Başlangıç bölümünde : (Kader, kıvanç ve tasada ortak, bölünmez bir bütün halinde millî şuur ve ülküler etrafında toplanan milletimizin millî bir birlik ruhu içinde yüceltilmesi) diye anlatılan özüne aykırı olarak, (Kürt halkı) sorununu ortaya koymanın bölücülükten başka bir anlamı bulunamaz.

Parti Genel Başkanının Devlet istatistiklerine göre bölge halkının çoğunun Kürtçe konuşması ve kökence Kürt bulunması nedeni ile halk deyimini uygun gördükleri yolundaki sözleri gerçek olarak kabul edilemez.
Nitekim Devlet İstatistik Enstitüsü 1965 yılı nüfus sayımı kesin sonuçlarına göre Elâzığ, Van, Malatya, Maraş, Mardin, Muş, Siirt, Diyarbakır, Tunceli, Urfa, Hakkâri, Gaziantep, Bingöl, Bitlis ve Adıyaman illerini kapsayan toplam nüfusun Türkiye toplam nüfusunun 23,9 unu oluşturduğu, 4.840.732 olan bölge toplam nüfusunun ancak 1.806.096 sının ana dilinin Kürtçe bulunduğu ve bunların da % 70 den çoğunun, nüfusu 10 binden az olan yerleşme yerlerinde yaşadıkları saptanmıştır. Böylece bu bölgede Kürtçe konuşan yurttaş çoğunluğundan söz etmenin yersiz ve tutarsız bulunduğu ve savlarının tersine, Türkçe konuşan yurttaşların çoğunlukta olduğu ortaya çıkmaktadır. Kaldı ki bütün bölgelerde Kürtçe konuşan yurttaşların bulunması da olanak içinde olup bunların Türkiye genel nüfusuna oranı ise yalnızca % 7,07 dir.

Misakı Millî sınırları içinde ayrı bir milliyet söz konusu olamıyacağma, Kürtçe bir azınlık dili olarak kabul edilemiyeceğine, Türk kültüründen ayrı bir kültür dügünülemiyeceğine göre, ulusal veya dinsel kültür başkalığı ya da barış başkalığına dayanılarak Kürt halkı savı ile ortaya çıkmak, bir yurttaş topluluğunu sömürmek demektir ki bunun yasalarımıza göre anlamı, ülke ve ulus bütünlüğünün bozulması amacının güdülmesidir. Partinin 4. Büyük Kongre kararında kamuya bildirilen politikası, söz konusu topluluğun oy gücünden ve eylem açısından da insan gücünden kendi benimsedikleri terimleriyle devrimci potansiyelden yararlanmaktır.

İleri sürülen savlar savunma açısından ele alındıkta, hiçbirinin kabule değer olmadığı görülmektedir.

Behice Boran’m Cumhuriyet Savcılığında dinlendiği sırada söylediği sözler içtenlikten yoksun olduğu gibi belirli gerçeklere de aykırı düşmektedir, örneğin Lozan Konferansı sırasında söz konusu edilen, Misakı Millî sınırları dışarısında bulunan Musul bölgesindeki Kürtlerdir; oysa Türkiye ülkesi içinde Kürtlerin bir azınlık oluşturdukları düşüncesine bile yer verilmemiştir. Behice Boran 4. Büyük Kongrenin milliyetler ilkesi ve azınlık durumunun düşünmediğini söylemekte ise de Emek Dergisinin Aralık 1970 günlü sayısında yayınlanan kongre konuşmasında, konunun bilimsel sosyalizm açısından (Milliyet) olarak ele alındığını kesinlikle belirtmektedir Kaldı ki Kürt halkının Kürtçe konuşmak istediklerinin ve bunun mücadelesinin yapılmakta olduğunun söylenmesinin, dil ayırımı yaratmak düşüncesi dışında yorumlanması olanak dışıdır.

Sait Çiltaş’m sözleri için de aynı düşünceler ileri sürülebilir. Cumhurbaşkanına, birtakım uygulamalar nedeniyle muhtıra verilmiş olması, yığın özerkliğiyle sonuçlanacak çabalar göstermenin haklı bir nedeni olamaz.

Türkiye İşçi Partisinin 4. Büyük Kongresinden önce geçirilen bir hazırlık dönemi de birlikte olmak üzere, Doğu bölgesi ve bir arada yaşayan ırk özelliğine sahip birtakım yurttaşları düzenli bir biçimde, gerek oy gücünden gerekse herhangi bir eylem sırasında insan gücünden yararlanmak için, bölge halkının Türk toplumundan ayrı özerk bir topluluk durumuna getirmek sözleriyle kandırma ve sömürme yolunu seçtiği açıkça anlaşılmış bulunmaktadır. 4. Büyük Kongre kararının, hangi teknik terimlerin gölgesinde kalırsa kalsın, anlamı, yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız koşullar içerisinde ulus ve ülke bütünlüğünü bozmaktadır.

Davalı parti Doğu Kültür Ocaklariyle de bağlantı klirarak ayırıcı eylemlerini yürütmüştür.

Siyasî Partiler Kanununun 111. maddesinin 2. bendi, parti genel kongresince yahut merkez karar organınca bu kanunun 4. kısmında yer alan maddelerin hükümlerine aykırı karar alınması yahut genelge veya bildiriler yayınlanması durumunda o partinin Anayasa Mahkemesince kapatılacağını öngörmektedir. Siyasî Partiler Kanunu kurallarına uygun olarak düzenlenen Türkiye işçi Partisi Tüzüğüne göre Partinin en yetkili organı Büyük Kongre ve merkez karar organı da Merkez Yürütme Kuruludur.

Merkez Yürütme Kurulunun 4. Büyük Kongreye vermiş olduğu ve Kongredeki temsilcilerden bir bölüğünce de ayrı önergelerle desteklenen önerinin, kurulan Tasarı Komisyonunca hazırlanan biçimi ile olduğu gibi kabul edilerek tüzük hükümlerine göre kamuya duyurulmuş olması Siyasî Partiler Kanununun 111. maddesinin 2. bendindeki koşulların gerçekleştiğini göstermektedir.

4. Büyük Kongrece benimsenen (Türkiye’nin doğusunda yaşayan Kürt halkı) m konu alan kararın 6. bölümü 642 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 4. kısmının 87. ve 89. maddeleri kurallarına olduğu gibi, Anayasa’nın 57. maddesi kurallarına da aykırı düşmektedir, buna göre davalı partinin temelli kapatılmasına karar verilmesi gerekli görülmektedir.

İLK SAVUNMA ÖZETİ

Davalı Parti temsilcilerince verilen 30/6/1971 günlü yazılı ilk savunmada, sonuç olarak Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin, birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı nedeniyle iptaline ve

a) Partinin genel niteliğinin, dava konusu soruna bakma açısının ve bu sorunu incelemekteki amacının,

b) iddianamede yer alan maddî yanlışların,

c) Parti ile ilgili bulunmayan kişilerle kuruluşlar, çalışmalarının dosyada ağırlık taşıdığının,

ç) Parti yetkililerinin konuşmalarının ve yazılarının eksik ele alınıp bunlara ters anlamlar verildiğinin,

d) Partiyi bağlayan, konuyu aydınlatıp açıklayan önemli belgelerin dikkate alınmamış ve sözü edilmemiş olmasının, e) Parti görüşünün sayısız bilim adamının yazılarında ve tarihsel belgelerde anlatılan nesnel gerekçeleri olduğu gibi yansıttığının değerlendirilmesi ile Partinin kapatılması isteminin reddine karar verilmesi istenilmiştir.

Savunmada ileri sürülen düşünceler, olabildiğince tekrardan kaçınılarak ve birtakım önemli sözler tırnak içinde olduğu gibi alınarak, şöylece özetlenebilir :

Suçlama Partinin 4. Büyük Kongresince verilen kararların 6. bölümüne dayandırıldığına göre bu kararın kanunlar karşısındaki tartışmasının yapılıp bundan sonuçların çıkarılması yerine parti ile hiçbir ilişkisi olmayan ve iddianamede gizli yapıldığı ileri sürülen birtakım toplantılardan söz açılması ve Partinin bunlardan sorumlu gösterilmeye çalışılması hukuka aykırıdır, iddianamede yer alan sahifeler dolusu parti dışı konuşmalar ve toplantılarda parti ve 4. Büyük Kongre kararı arasında hiçbir nedensellik bağı olamıyacağı açıktır. Çünkü iddianamede anılan kişiler 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 111/2. maddesinde gösterilmiş organlarda görevli olmadıkları gibi bunlardan birçoğunun parti ile hiçbir ilişkisi de yoktur. Suçlamanın hukuka, yasaya ve mantığa uygun olabilmesi için parti kararının kendi bütünlüğü içinde ele alınması, eğer bununla yetinilemiyorsa, o zaman, Siyasî Partiler Kanununun 111/2. maddesinde sayılan organların karar ve genelgelerine başvurulması ve kongre kararının bunların ışığında değerlendirilerek yorumlanması gereklidir, iddianamede ise kongre kararlarının 648 sayılı Yasanın 111/2. maddesinde sayılan organlarla ilgisi bulunmayan ve bir çoğu parti üyesi bile olmayan kişilerin söyledikleri ileri sürülen sözlere göre yorumlanması yolu seçilmiştir. Oysa bir partinin üyelerinin eylemlerinden ötürü bu partinin kapatılması ayrı bir işleme bağlanmıştır ve bu işlemler 648 sayılı Yasanın 111/2. değil 111/3. maddesinde gösterilmiştir. Başsavcılıkça 111/3 maddeye dayanan bir istem ileri sürülmediği gibi anılan maddede gösterilen biçimde herhangi bir işleme başvurulmuş, partiden anılan madde gereğince herhangi bir istekte bulunulmuş değildir. Bundan ötürü iddianamede anılan ve Devrimci Doğu Kültür Ocakları çevresinde geçtiği ileri sürülen eylemlerden Partimiz sorumlu tutulamaz, iddianamede Siyasî Partiler Kanununun 111/3. maddesinin uygulanmasını gerektiren bir olaya, gerekli yasal öğeler gerçekleşmiş bulunmamakla birlikte, 111/2. madde uygulanmak istenmektedir. Böylece kapatma isteği her türlü yasal temelden yoksundur.

İddianamede, 4. Büyük Kongre kararında (Kürt halkı) deyiminin kullanılması başlı başına hukuka aykırı bir eylem sayılmış değildir, iddianamenin hukuka aykırı saydığı eylem karardaki yazıların altında yattığı var sayılan gizli anlam, amaç ve niyetlerdir.

İddianamede Türkiye işçi Partisi programı, 3. Büyük Kongre de doğu bölgesinde yaşayan yurttaşlar üzerinde ortaya atılan sorun ve bunun çözüm yolları ile bu sorunun 4. Büyük Kongrede ele alınma biçimi ve gösterilen çözüm yolları arasında büyük bir değişiklik olduğu iddiası öne sürülmekte ve bu değişikliğin son iki yılın olayları açısından ele alındığının Behice Boran’ın Kongre konuşmalarından anlaşıldığı bildirilmektedir. Oysa bu konuda parti görüş ve çalışmaları arasında hiç bir başkalık yoktur. Gerçekten Türkiye işçi Partisi kuruluşundan bu yana doğu sorununu tutarlı bir biçimde ele almış ve bu ele alış 3. Büyük Kongrenin doğrultusunda olmuştur, iddianamede bu konuda partiyi bağlayabilecek hukukî kanıt sayılabilecek belgelere yer vermekten kaçınılmış D. D. K. O. ve Emek Dergisinin yazıları üzerinde durulmakla yetinilmiştir.

4. Büyük Kongreden önce, 6 Temmuz 1970 günü o zamanki Genel Başkan Şaban Yıldız’ca Cumhurbaşkanı Sunay’a sunulan muhtıra «Cumhurbaşkanına bazı uygulamalar nedeniyle muhtıra verilmiş olması, kitle muhtariyeti ile sonuçlanacak bir faaliyette bulunmanın haklı sebebini teşkil etmez» sözleri ile geçiştirilmiştir. Oysa bu muhtırada doğu bölgesi ve kürt halkı sorunu üzerinde Anayasa çerçevesi içerisinde ve Türkiye’nin nesnel sosyoloji koşulları ve çağdaş hukuk anlayışı ışığında açık seçik
durulmuş, Devlet bütünlüğünün anlamı ve gerçekleştirilmesi yönleri belirtilmiş, baskı ve eylem gözeten yöntemlerden vazgeçilmesi istenmiştir. (Bu muhtıra savunmaya eklenmiştir,)

Doğudaki komando eylemleri üzerinde bilgi edinilir edinilmez konu Kocaeli Senato Üyemiz F. Hikmet İşmen’in yazılı soru sorması yoluyla 20/4/1970 te C. Senatosuna da ulaştırılmıştır.

Behice Boran’ın Parti Genel Sekreteri olarak Antalya îl Kongresinde yaptığı konuşmada dahi komando eylemleri üzerinde durulmuş ve Cumhurbaşkanına sunulan muhtıradaki açıdan durum incelenmiştir. Yani bütün bu davranışların Devletin ve ülkenin bütünlüğünü zedeleyen çok ters bir politika olduğu belirtilmiştir.

4. Büyük Kongreden sonra 16/12/1970 günü toplanan T. t. P. Merkez Yürütme Kurulunun o gün yayınladığı bildiride belli başlı sorunlar ve demokrasiye aykırı uygulamalar üzerinde durulmuş ve orada da «… diğer bir sorun bir sosyolojik gerçek olarak Devletin resmî istatistiklerinde de ifadesini bulan ve etnik bir grup olarak Kürt halkın oluşturan vatandaşlarımıza bu niteliklerden ötürü baskı yapılmaması ve bu kouuda Anayasamızın 2., 3. ve 12. maddelerinin titizlikle uygulanmasıdır. Ulusal bütünlüğümüz, anayasal düzenin ve hakların uygulanmasiyle sağlanıp korunabileceği ve bu konuda yapılacak politik amaçlı tahrik ve abartmaların bir taraftan Anayasamıza aykırı düşerken diğer yandan da bütünlüğün korunması bakımından tersine sonuçlar vereceği açıktır…» denilmiştir. T. İ. P. Ocak 1971 ayında açtığı «Faşizme Hayır» kampanyasında da konuyu aynı doğrultuda işlemiştir.

Görülüyor ki bütün bu belgelerde doğu bölgesi ve kürt halkı sorunu dirençle ve tutarlı olarak Anayasa çerçevesi içinde ortaya konmuş, bütünlük ve birlik sorunu üzerinde özellikle durulmuş, Anayasanın buyurucu klirallarının eksiksizce uygulanması istenmiştir.

4. Kongrede benimsenen anlatma biçiminin nedeni etnik özelliklerinden dolayı insan topluluğu üzerinde Anayasa dışı baskıların uygulandığı olayını açıklığa kavuşturma gereğidir, Gerçekten son yıl içinde Anayasaya aykırı uygulamalar sık ve belirgin bir duruma girmiştir, daha açıkçası «Yeni olaylar doğduğu, yeni baskılar uygulandığı ve bunların yanlış ve zararlı görüşleri geliştirmesi ihtimali kuvvetlendiği için T.İ.P. eski görüş ve tutumunu özünde aynı, ama biçim olarak daha vurgulu bir şekilde belirtmeyi bir görev saymıştır.

Sözün kısası, parti programında da, bütün kararlarında da sorunun özünde bir değişiklik yapmış değildir. Bütün belgelerde «Gerek soruna, gerekse çözüm yollarına, teorik bir araç olarak dahi bilimsel sosyalizm açısından bir yaklaşım yapılmaya çalışılmıştır.» Program ile 3. ve 1. kongre kararları karşılaştırılırsa şu sonuca varılır : «T. İ. P. Doğu sorununu ele alırken, bu bölgenin ekonomik geri kalmışlığının yanı sıra, bu bölgede yaşayan halkın, ayrıca, etnik özelliklerinden dolayı da baskı altında bulundurulduklarını açık ve seçik olarak ifade etmiş, çözüm yolu olarak da ekonomik geri kalmışlıktan kurtulmanın yanı sıra, her türlü Anayasa dışı baskı ve zorlamalara son verilmesini, devlet birlik ve bütünlüğünün objektif ve sübjektif şartlarının ancak bu şekilde oluşabileceği gerçeğini önermiştir.»

İddianamede dayanılan konuşma ve yazılar partiyi bağlamadığı gibi üstelik yanlış biçimde yorumlanmıştır.

Gerçekten kongredeki delegelerin konuşmaları partiyi bağlayacak nitelikte sayılamaz. Yine partinin yayın aracı olmayan dergide çıkmış olan yazılar dahi partiyi bağlamaz. Yukarıda belirtildiği üzere üyelerinin eylemlerinden partinin sorumlu tutulabilmesi Siyasî Partiler Kanununun 111/3. maddesi gereğince işlem yapılmış olmasına bağlıdır ki böyle bir işlem yapılmış değildir.

Bundan başka Kongre kararının 6 sayılı bölümü Emek dergisinde çıkan yazılarla konuşma özetlerine dayanılarak yorumlanmaya çalışılmakta bu sırada da üç görüntü yaratılmağa çaba gösterilmektedir. Birinci görüntü sorunun «milliyetler meselesi» açısından ele alındığı; ikinci görüntü, milliyetler meselesinin bir tek çözüm yolu bulunduğu ve bununda «milliyetler prensibi» başka bir deyimle «milletlerin alın yazılarını belirleme hakkı» olduğu; üçüncü görüntü de «halk» sözünün «millet» anlamına kullanıldığıdır.

İlkin belirtelim ki Emek dergisi işçi Partisinin yayın aracı değildir.

Bir gazetenin parti yayın aracı olabilmesi için parti yetkili organının onu çıkarmağa karar vermiş olması, yine bu organın dergi sahibini ve yazı kurulunu belirlemesi, dergi veya gazetenin yayın politikasını saptaması ve yayınların partinin görüş ve savlarına uygun olup olmadığını denetlemesi ve gerektiğinde malî kaynağına katkıda bulunması gibi koşullar aranır. Emek dergisi için bunlardan hiçbirisi gerçekleşmiş değildir. Bundan başka Kongre kararı tüm olarak değil, yalnızca bir bölümü alınarak yorumlanmak yoluna gidilmektedir ki bu dahi bir metnin yorumunda tümünün göz önünde tutulması gerekeceği kuralına aykırıdır. Emek dergisinde yayınlanan 4. Büyük Kongre konuşma özetleri ise dergi muhabirinin notlarına göre düzenlenmiştir. Bundan ötürü, herhangi bir değerlendirmede bu yönün dahi göz önünde tutulması zorunludur, iddianamede T.İ.P Genel Sekreterlerinden Sait Çiltaş’ın 19/5/1970 günlü Emek dergisinde yayınlanan (sosyalizm ve etnik mesele) başlıklı yazısı üzerinde durulmaktadır. Bu yazıda herhangi bir ulusu ilgilendiren bir düşünce ileri sürülmüş olmadığı gibi genellikle uluslaşma kavramı üzerinde durulmuştur. Yine Emek dergisinin Mar t 1971 günlü sayısında yayınlanan «Millî mesele konusunda» başlıklı yazıya göre yapılan yorum iddianamenin kendisini çürütecek niteliktedir. Bu yorumda burjuva hukukçularının ve kuramcılarının ileri sürdükleri tanımlama ve görüşler temel tutularak sosyalist kuram ve görüşler üzerinde sonuçlar çıkarılmaktadır ve böylelikle Kongre kararındaki (halk) sözünün (ulus) anlamına geldiği anlatılmak istenmektedir. Nitekim burjuva hukuk kuramında yer alan halk-milliyet-millet özdeşliğine ve «her millete bir devlet» ilkesine dayanılarak millet-milliyet özdeşliği kanıtlanmaya çalışılmaktadır. Burjuva kuramcıları ve hukukçuları (milliyet) ve (millet) kavramları arasında ayırım yapmamaktadırlar. Oysa sosyalist yazılarda (milliyet) ve (millet) kavramları eşanlamda olmayıp başka başka durumları anlatmaktadırlar. Sosyalist kavramlarla yazılan bir yazıdan milliyetin milletle eşanlamda kullanıldığı sonucunu çıkarmak, belirli kavramlara bambaşka bir anlam yüklemektir. Dergideki yazıda (millet) kavramı ile (milliyet) kavramının birbirlerinden nitelik açısından başka kavramlar oldukları açıkça anlatılmaktadır. Bu yazıya göre milliyet; dil, ruhsal şekillenme ve toprak birliğinden oluşur ve eğer bu üç öğeye bir yenisi yani «iktisadî yaşantı birliği» eklenirse, Bu yazıya göre milliyet; dil, ruhsal şekillenme ve toprak birliğinden oluşur ve eğer bu üç öğeye bir yenisi yani «iktisadî yaşantı birliği» eklenirse, ancak o zaman (millet) ortaya çıkmış olur, dolayısiyla insan toplulukları, millet olmadan önce milliyet halindedirler, her milliyetin millet olması da zorunlu değildir. Milliyet halindeki insan toplulukları kendi millî pazarları çevresinde «iktisadî yaşantı birliği» kuramazlarsa başka bir millet içinde eriyerek, onunla bütünleşerek tarih sahnesinden çekilirler. Demek ki bu yazı halkın millet anlamına gelmediğini gözler önüne sermektedir.

İddianamede «milliyetler meselesi» ile «milliyetler prensibi» de karıştırılmaktadır. İddianamede dayanılan «millî mesele konusunda» başlıklı yazıda açıkça belirtildiği gibi «milliyetler prensibi» bilimsel sosyalizmin benimsediği bir ilke değildir, bir burjuva ilkesidir ve bilimsel sosyalizmin millî mesele kuramı, (milliyetler ilkesi) nı açıkça ve kesinlikle reddetmektedir. İddianamede bir yandan T. İ. P. nın bilimsel sosyalizme bağlı bir parti olduğunu söylerken öte yandan kavramları birbirine karıştırarak bu partiye bir burjuva ilkesi olan «milliyetler prensibi»ni mal etmeye kalkışmakta ve kendi içinde dahi çelişkiye düşmektedir.

«Milliyetler meselesi» nin somut duruma bağlı olarak çeşitli çözüm yollan olduğu bilinen bir gerçektir. Nitekim iddianamede Lenin ve Stalin’den aktarılan örnekler bu meseleye başka başka iki çözüm yolunu önerildiğini göstermektedir. (Milliyetler meselesi) nin bir çok çözüm yolu arasında «kültürel özerklik», «federasyon», «azınlık statüsü» ve benzeri bulunduğu gibi bu türlü haklar tanınmaksızın bir örgütlenmeye gidilmesi de olabilir. Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılıyor ki (millet) kavramı tarihsel bir kategoridir. Ancak, toplum düzeninin sermayeci düzene dönüşmesi sonucunda, ulus birimleri, ulusal devletler belirmiştir. Ondan önceki binlerce yıllık insanlık tarihinde kavimler, halklar var olmuş, türlü biçimde toplumsal örgütlenmeler, düzenler ortaya çıkmıştır ama bunlar ulus olmamışlardır. Başka deyimle, eski çağlarda din bağlarına göre ümmeti, ırk bağlarına göre halkı oluşturan insan toplulukları, sermayeci düzenin doğup derebeyliğini yıkmak yoliyle halkı iktisadî bir birlik çevresinde bütünleştirmesi sonucunda ulus niteliğini kazanmıştır. Sermayeciliğin gelişmesi üzerine Osmanlı İmparatorluğu halkları, birer ikişer başkaldırmışlardır. Sonuçta Kurtuluş Savaşının kazanılmasıyla Türklerin uluslaşması da tamamlanmıştır. «Ulusal Kurtuluş Savaşı, Misakı Millî sınırlan içindeki bütün Anadolu halkının el birliği ile başarılıp modern Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman Türk halkı uluslaşma sürecini tamamlamış, bir tek millî pazar çevresinde birliğini ve ulus bilincini pekiştirme yoluna girmiş bulunuyordu; oysa o sırada Türk halkı ile birlikte emperyalizme karşı savaştığı İsmet İnönü tarafından belirtiden Kürt halkı, henüz derebeylikler ve aşiretler halinde yaşamaktaydı. O günden bu yana ülkemizin kapitalistleşme süreci içinde Kürt halkı ayrı bir millî pazar çevresinde birleşerek bir uluslaşma sürecine girmemiş, tersine,
Türk millî pazarı çevresinde Türk milletiyle birleşip kaynaşma sürecine girmiştir. B u durumu Devlet istatistikleri de göstermektedir.» Sayıların karşılaştırılmasından çıkan sonuç, hızlı olsun, yavaş olsun, Doğu Anadolu’da bir sermayecilik durumunun oluşmakta bulunduğu ve Kürt halkının tek bir Türkiye pazarı çevresi içinde bütünleştiğidir. İşte Kürt halkı ile Türk milleti arasındaki ilişkiler bakımından tarihî gelişmenin ortaya çıkardığı genel eğilim budur. Ancak partiye göre iktidarlar yanlış tutum ve davranışları ile bu bütünleşmeyi baltalamaktadırlar. Gerçekten Doğunun ekonomik gerilikten bir an önce kurtulması için bütün olanakların seferber edilmesi ve üstelik baskı ve yıldırma siyasası uygulanması büyük bir yanılgıdır. Egemen sınıfların ve iktidarların Anayasanın millet tanım ve anlayışına aykırı bağnaz-ırkçı milliyetçiliğe sapması ayrılıkçı unsurlara, «özellikle Kürt şoven milliyetçiliğine kullanacak malzeme hazırlamaktadır.» 4. Büyük Kongrede Doğu sorununa ilişkin karar bu görüşlere dayanmaktadır. T. İ. P. «sadece yasalar emrettiği için değil, aynı zamanda ayrılıkçılık bilime ve gerçeklere aykırı düştüğü, genel eğilime yahut tabiî akışa uymadığı için de ayrılıkçı» olamaz.

Bugün çağdaş ulusların büyük çoğunluğu, çeşitli halklardan, ırk topluluklarından, dinsel topluluklardan, örneğin İngiliz Ulusu, İngilizce, İskoçça, Velşçe (Gal dili) konuşan üç halktan oluşmaktadır. 4. Büyük Kongreye sunulan Genel Yönetim Kurulu raporunda bu gerçeğe değinilmiştir. Böyle bir gerçeğin söylenmesi hiç bir zaman bölücülük sayılamaz.

İddianamede ileri sürüldüğü gibi T. İ. P. Kürt sorununa «milliyetler meselesi» açısından baksa bile, ister sosyalist, ister burjuva çözüm yöntemlerine göre düşünmüş olsun, bu durum onun, özerklikten yana olduğu anlamına gelmez. Kaldı ki T. İ. P. «halk» sözünü siyasal anlamda değil, sosyolojik bir gerçek olarak kullanmakta ve Kongre kararında çözüm yolu olarak da yalnızca yurttaşlık bağının kuvvetlendirilmesini, bunun için de, Anayasa dışı baskıların kaldırılmasını istediğini açıkça söylemektedir.

4 — İddianamede D. D. K. O. içinden veya bu ocaklarla ilgili olarak yapılan konuşmaların partimizle ilişkisi kurulmak istenilmekte ise de  bunların partimizle hiçbir ilgisi yoktur ve iddianamede adları anılan bir takım kimselerle parti arasında, anlaşma bir yana, birçok uyuşmazlıklar vardır. Parti üyesi olmayan kişilerin eylemleri de hiçbir zaman partiyi ilgilendirmez. Örneğin Mehmet Demir 13/9/1970 günü, Büyük Kongreden bir buçuk ay önce Parti Genel Merkezini basarak eşyaları alıp götürenler arasında olup bu eylemi yüzünden de partiden çıkarılmış ve başvurmamız sonunda C. Savcılığınca kendisine karşı kamu davası açılmıştır. İddianamede adı geçenlerden Nezir Semikanlı, Yümnü Budak, Nusret Kılıçaslan, Musa Anter ve Emin Bozaslan parti üyesi değillerdir, parti ile de hiç bir ilişkileri yoktur.

5 — Kongre kararındaki «anayasal vatandaşlık hakları» deyimi iddianamede «vatandaşların anayasal hakları» olarak gösterilmiş ve ters bir sonuca varılmıştır. Anayasa metninin incelenmesinden anlaşılacağı gibi «anayasal vatandaşlık hakları» deyimi, Anayasamızın yalnızca 54-63. maddelerindeki hakları «vatandaşların anayasal hakları» deyimi Anayasamızdaki bütün hakları kapsamaktadır. «İddianamede ibarenin böylece ters yüz edilerek ele alınması, Kongre kararının tümünün mahiyetini bile değiştirecek vehamettedir». Kongre kararında «anayasal vatandaşlık hakları» deyiminin ayrıca kullanılmasının nedeni, özellikle, Anayasanın 54. maddesini bir kez daha gözler önüne sermektir.

İddianamede «anayasal vatandaşlık hakları» deyimi ters yüz edilip vatandaşın anayasal hakları haline getirildikten sonra diğer demokratik özlem ve isteklerinin neler olduğunun sorulması ve buna (Emek) dergisinde yazılmış bir yazıdan alınan bir parça ile cevap verilmesi ise bütün hukuk ölçülerinin ve insaf duygularının ötesinde haksız bir davranıştır.

Mart 1971 günlü (Emek) dergisindeki «Millî mesele konusunda» başlıklı yazı bu konuda çeşitli görüşleri gözlem yoluyla inceleyen, sağ ya da sol bütün çözüm yollarından söz eden genel bir yazı olup tek bir satırı bile Türkiye ile ilgili olmadığı gibi 4. Büyük Kongre kararını açıklayan hiç bir yanı da yoktur. B u durum karşısında «diğer demokratik özlem ve istekler» deyimim açıklarken bu yazının kaynak gösterilmesi hukuka ve sağduyuya da aykırıdır.

6 — İsmet İnönü’nün Lozan’da (Kürt halkı) deyimini kullanmış olması, da bu sözde bir bölücülük bulunmadığını göstermektedir.

Gerçekten Prof. Sena Meray’ca derlenen «Lozan Konferansı, tutanaklar, belgeler» başlıklı kitabın 344 350 sayfalarında İnönü, Kürt halkının varlığından ve ayrı diller konuşmakla birlikte inanç ve görenek bakımından tek bir bütünü oluşturduklarından, hükümetçe ve T. B. M. M. nde Türklerle aynı ölçüde etkili bulunduklarından, Kürt halkının ve temsilcilerinin Musul vilâyetinde oturan kardeşlerinin ana yurttan ayrılmalarına razı olmadıklarından, Dünya Savaşma ve Bağımsızlık Savaşına katılmış Türk Ordusunun bütün komutanlarının yurdun kurtuluşu için Kürt halkının gördüğü işleri ve katlandığı özverileri saygı ile belirttiklerinden söz ederek Türklerle Kürtlerin bütünlüğünü belirtmek için Kürt halkı deyimini kullanmaktadır. İddianamede İnönü’nün bu sözlerinin Genel Başkan Behice Boran’ca Cumhuriyet Başsavcılığında dinlendiği sırada başka anlamda yorumlanmış olduğu anlatılmaktadır ki bu doğru değildir. Genel Başkanca İnönü’nün Anadolu’da Kürtlerin varlığını kabul ederek konuştuğuna ve böyle bir varlığı reddetmediğine değinmek istenmiş ve böylece Kürt halkından söz etmenin hiçbir zaman bölücülük olmadığı kanıtlanmıştır.

İddianamenin 19. sayfasında Doğuda «etnik özellik sahibi bir kısım vatandaşlar» bulunduğu kabul edilmektedir. Devletin resmî istatistiklerinde de ana dili Kürtçe olanların durumu gösterilmektedir. Bundan başka Millî Eğitim Bakanlığınca yayınlanan İslâm Ansiklopedisinin 68 Fasikülünde (Kürtler) maddesi bulunduğu gibi Prof. İbrahim Yasa’nın Orta Doğu Amme İdaresi Enstitüsünce yayınlanmış «Türkiye’nin toplumsal yapısı ve temel sorunlar» (Ankara, 1970 adlı kitabının birçok sahifelerinde, S. Öngör’ün Siyasal Bilgiler Fakültesi yayınları arasında çıkmış Orta Doğu İktisadî Coğrafyası adlı kitabının 63. sayfasında Kürtlerden uzun uzun söz edildiği gibi yerli ve yabancı ansiklopedilerde (Kürtler) başlıklı bölümler de yer almakta ve Kürtlerden bir bölüğünün yurdumuzda yaşadığı yazılı bulunmaktadır.

Cumhuriyetin kurucusu Atatürk dahi 15/9/1919 tarihli, Hacı Kaya ve Şatzade Mustafa Ağalar’a çektiği tel yazısında «Sizler gibi din ve namus büyükleri oldukça Türk ve Kürdün yekdiğerinden ayrılmaz iki öz kardeş olacak yaşamakta devam eyleyeceği ve Makam-ı Hilâfet etrafında sarsılmaz bir vücut halinde dahil ve hariç düşmanlarımıza karşı demirden bir kale halinde kalacağı şüphesizdir.» dediği ve yine Atatürk’ün General Harbord’a verilen muhtırasında «İmparatorluğu bölmek ve Türklerle Kürtler arasında bir kardeş harbine sebebiyet vermek için Kürtleri İngiliz himayesi altında müstakil bir Kürdistan kurma planına iştirak etmek üzere tahrik ettiler… Fakat bizim Kürt vatandaşlarımız hazırlanan komplonun farkına vararak, onu ve vicdanlarını para ile satan diğer bir grup haini o muhitten kovdular.» demektedir. Atatürk’ün buyruğu üzerine Türkiye Büyük Millet Meclisinin tanınmış hocalarından Antalya mebusu Rasih, Muş mebusu İlyas Sami, Siirt mebusu Halil Hulki Efendilerin yazdıkları «Hâkimiyeti Milliye ve Hilâfeti İslâmiye» adlı bir karşı risalenin ön sözünde «Hâkimiyeti milliyemiz, şer’i enverden, hakkı inkilâptan doğmuş; kan dökülerek alınmış ve fisebilillâh Türk ve Kürt milleti muvahhidesinin mücahedesi ile, iktisabi zafer ve galibiyet etmiştir» sözleri bulunmaktadır.

Şevket Süreyya Aydemir’in 6 Kasım 1967 günlü (Akis) dergisinde yayımlanan bir yazısında bu risaleden söz edilmekte ve Kürtler konusunda da «Atatürk’ün ölümüne kadar hâkim olan resmî cereyan Türkiye’de Kürt yoktur. Türk vardır, merkezinde idi…. Ama şu bir gerçektir ki bizim Kürtçe konuşan Kürk vatandaşlarımız vardır ve bunlar üstün bir zekâ ve uyandırılmaya, sevilmeye, korunmaya lâyık üstün bir çalışma gücü teşkil ederler» denilmekte ve az önce anı.an risaledeki sözler aktarılmaktadır.

«Bugün, ülkemizde Kürtlerden söz etmenin derhal (Bölücülük) ithamına yol açtığı düşünülürse bugüne kadar güdülen politikanın sorunu köklü bir çözüme ulaştırmaktan uzak kaldığı ortaya çıkar. Bu nedenle partimiz (Bölücülük) ithamını şiddetle reddetmekle beraber bu ithamdan çekinerek sorunu ele almaktan ve bu konudaki görüşünü belirtmekten» geri kalmamıştır.

T. İ. P. in Kürt sorunu üzerindeki bilimsel ayrıştırmalara dayanan görüşünün yetkili bir bilim adamının bilimsel değerlendirmesi ile de pekiştirildiği görülmektedir. Yukarıda anılan «Türkiye’nin toplumsal yapısı ve temel sorunlar» adlı kitabında (Kürt sorunu) başlığı altında Siyasal Bilgiler Fakültesi Profesörü İbrahim Yasa, T. İ. P. nin savunduğu ilkeler doğrultusunda düşünceler yürütmektedir.

7 — Türkiye İşçi Partisinin azınlık yaratma istediği yollu suçlama geçersizdir. İlkin şunu belirtelim ki iddianamede dahi bu düşünce ile çelişen sözler yer almıştır. İşin özü şudur ki parti Kürt kökenli yurttaşlar için hiçbir azınlık hakkı veya durumu istemiş olmadığı gibi yalnızca yurttaşlarımıza uygulanan Anayasa dışı baskıların kaldırılması isteğinde bulunmuştur. Kaldı ki Kongre karar tasarısını yazan komisyonun üyeleri Hüseyin Ergün ve Necati Ere r Yazıcıoğlu’nun Başsavcılıkta dinlenmeleri sırasında Kürtlerin azınlık hakkına sahip kılınmaları yollu bir düşünceyi ileri sürmedikleri de açıktır. «Her iki üye de tabiî asimilasyona taraftar olduklarım Partinin ve kendilerinin | değil ayrılma hakkına, azınlık statüsüne dahi karşı olduklarını belirtmişlerdir.»

4. Büyük Kongrede temsilcilerin Merkez Yürütme Kurulu Raporu üzerindeki ayrıştırmalarına karşılık olarak yaptığı konuşmada Behice Boran’a «bu farklılığı yaratmak düşüncesi» yükletilmektedir; oysa ne bir kişinin ne de örgüt veya kurumun «dil farkı yaratmak» gücü yoktur. Bu ayırım nesnel olarak ya vardır, ya yoktur; bu insanların istekleri dışında bir olaydır. Bu farkı söylemek Anayasa’ya aykırı, bütünlüğü bozucu bir davranış sayılamaz. Kaldı ki nesnel gerçekleri reddetmekle, başını kuma gömmüş devekuşu gibi siyasa gütmekle hiçbir sorun çözülemez. T. İ. P. Kürt halkından ve bu halkın başka bir dil konuştuğundan söz ederken Kürt dil veya kültürünü korumak veya yaymak ve bu yollardan azınlık yaratmak davranış ve önerilerinde bulunmuş değildir. Yalnızca dil başkalığından ötürü zorlama yöntemlerinin uygulanarak ayırım gözeten durumların yaratılmamasını ilen sürmüş ve «Anayasa’nın resmî işlem ve ilişkiler alanı dışında, Türk dilini kullanmayı şart koşmadığını vatandaşları bu hususta serbest bıraktığını belirtmiştir.»

8 — Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin her iki fıkrası dahi Anayasa’nın 57. maddesine aykırıdır.

Gerçekten Anayasa’nın 57. maddesinde bir takım konuların yasa ile düzenleneceği belirtilirken partilerin hangi nedenlerle kapatılacağının düzenlenmesi bu konular arasında anılmış değildir. Anayasa’nın 57 maddesinin birinci fıkrası, konuyu doğrudan doğruya Anayasa’nın kendisinin düzenlemiş olduğunu göstermektedir. Bundan başka, Anayasa’­nın 97. maddesinin gerekçesinden de partilerin kapatılması nedenlerinin yasa ile düzenlenecek konular dışında bırakıldığı anlaşılmaktadır. Anayasa’nın kendisinin düzenlemiş bulunduğu konularda yasaların Anayasa’nın koyduklarından başka ve hele daha geniş yasaklar koyamayacakları açıktır ve şayet koyarlarsa bu geniş yasaklamalar Anayasa’ya aykırı düşer Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin ilk fıkrasına göre Türkiye’de azınlık bulunduğunu ileri süren partiler kapatılacaktır; oysa Anayasa’nın 57. maddesi ancak devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temı-1 ilkesine uymayan partilerin kapatılmasını buyurmuştur. Nitekim Anayasa Mahkemesinin 15/5/1963 günlü, 1963/50-111 ile 11/3/1963 günlü, 1963/37-54 sayılı kararı bu görüşü doğrulamaktadır.

Siyasî Partiler Kanununun görüşülmesi sırasında Edirne Milletvekili Fahri Giritlioğlu, dil ve din başkalığından ötürü azınlıkların bulunduğunu belirterek, 89. maddenin birinci fıkrasının çıkarılmasını önermişse de önergesi reddolunmuştur. Bundan ötürü Anayasa Mahkemesince bu fıkranın iptaline karar verilmesi gereklidir.

PARTİ TEMSİLCİİNİN SÖZLÜ AÇIKLAMALARI ÖZETİ :

Mahkemenin gerekli görmesi üzerine temsilci gönderilmesi için partiye çağrı yollanmış, 11/6/1971 günü Parti Başkanı Behice Boran Hatko’nun Anayasa Mahkemesince sözlü açıklamaları dinlenmiştir. Bu sözlü açıklama sırasında Parti Genel Başkan Vekili Şaban Yıldız ile parti üyelerinden Mehmet Selik dahi toplantıda bulunmuşlardır.

Açıklamalar, yukarıda özetlenen yazılı savunma doğrultusunda yapılmış, ancak aşağıda özetlenen yönlerde daha ayrıntılı görüşler ileri sürülmüştür:

Başsavcı 4. Büyük Kongre kararının hazırlık çalışmalarını araştırırken Partiyi bağlamayan yönler üzerinde durmuş ise de parti organlarınca düzenlenen bir takım belgeleri göz önünde tutmamıştır. Ancak bunlardan bir tanesi olan ve Cumhurbaşkanı Sunay’a o zamanki parti başkanınca sunulan muhtıra üzerinde olumsuz yönden durmuştur.

Oysa bütün bu aşamalar kararın savunmamızda bildirilen anlama geldiğini göstermektedir.

Anayasa dam her metin gibi gerçek yaşamda uygulanırsa, onun uygulanmasını savunan kurumlar ve kişiler varsa işte o zaman canlılık kazanır, yoksa ölü bir metin olarak kâğıt üzerinde durur kalır. On yıllık uygulamalarla özellikle Anayasa Mahkemesi kararıyla gerçek ve canlı Anayasa Hukuku ortaya konulmuştur ve konulmaktadır.

Anayasa için çalışan kurumlar arasında İşçi Partisinin özel bir yeri vardır; nitekim bu Partinin Anayasa Mahkemesinde açtığı çok sayıda davadan büyük çoğunluğu, istem üzere karara bağlanmıştır ki hiçbir partinin bu genişlikte bir çalışması yoktur.

Anayasa giriş bölümünde kurallarının ulusal benimsemeye ve sevgiye dayandığını söylemekle, Ulustaki birlik ve bütünlüğün ancak gönüllerde yerleşen olumlu duygularla ve isteklerle gerçekleşeceğini belirtmektedir; Partinin bütün istediği de Anayasa’nın eksiksiz uygulanması yoluyla birlik ve bütünlük duygusunun ve isteğinin ruhlara sindirilmesidir.

Parti bu istekleri, yalnızca Kürt halkı konusunda değil, Alevîler için de, ezilen, sömürülen işçi ve emekçi halk yığınları için de ileri sürmüş, bu yolda gücü oranında savaşı görev bilmiştir.

Anayasa, son on yıl içinde, toplum yaşamında tüm ve eksiksiz olarak canlılık kazanmış değildir. Ancak bu canlılık kazanmayış, Doğuda daha büyük bir orandadır ki Parti Doğunun kalkınmasını, birliğin, bütünlüğün gönüllere yerleşmesini istemektedir. İddianamede partinin Doğu Kültür Ocaklarına yardımda bulunduğu savı yer almıştır. Bu sav gerçeğe aykırıdır.

Büyük Kongre kararının 6. bendindeki (Diğer tüm demokratik hak ve özgürlükleri, özlemleri ve istekleri) sözü ile Anayasa’nın sağladığı haklardan yurttaşlık haklan dışında kalan haklar anlatılmak istenmiştir. Bundan başka bu sözler, günlük yaşamda gerçekleşmedikleri için bu türlü hakların gerçekleşmesini görmek dileği olarak psikoloji açısından bir özlem olarak nitelendirilmesi anlamında da yorumlanabilir. Yalnız bu, herhangi bir bölüme ya da ayrılma istemi anlamına gelmez.

Anayasa’nın 12. maddesi genel eşitliği öngördüğü gibi, 129. maddesi de kalkınmada bölgeler arası eşitliği öngörmektedir.

Gerek 1964 de yapılmış olan parti programında, gerekse Üçüncü Büyük Kongre kararında anlatılanlarla 4. Büyük Kongre kararında bildirilenler bir anlamdadır. Yalnız daha önceki kararda ve programda (Kürtçe konuşanlar), (Kürtler) denilmiş iken son kararda (Kürt halkı) deyimine yer verilmesiyle ortaya biçim yönünden bir ayrım çıkmaktadır. 4. Kongre kadarında (Kürt halkı) denilmesinin bir genel, bir özel nedeni vardır. Gerçekten, siyasal, felsefî ya da düşünceye ilişkin olsun, bütün toplumsal eylemlerde herhangi bir sorun, başlangıçta en uygun sözlerle ve sınırları yeterince belli edilerek ortaya atılamaz. önceden yeterince açık sözlerle anlatılmış bulunmayan ve sınırları gereği gibi çizilmiş olmayan herhangi bir sorunun, bir evrim geçirmesi başka deyimle gitgide daha doğru biçimde bir anlatıma, açıklığı, sınırlandırmaya kavuşturulması toplumsal bir olaydır. Bu, deyim değişikliğinin genel nedenidir, özel neden ise Doğuda Anayasa’ya aykırı davranış ve eylemlerin son zamanlarda havsalanın almayacağı ölçüde acı bir nitelik kazanmasıdır. Kaldı ki Kürt halkı deyiminin kullanılması iddianamede suç da sayılmış değildir.

4. Büyük Kongre kararını 6. bendinde mücadelenin ideoloji alanında olacağı da anlatılmak istenmekte ve böylece siyasal ve ayırımcı bir savaşın söz konusu olmadığı belirtilmektedir. Her türlü bağnaz, milliyetçi, ırkçı akımların düşmanı olan Parti, bağnaz milliyetçi, ırkçı bir Kürtçülük akımı varsa elbet onunda düşmanı olacaktır.

Sosyalist savaş, yalnızca, emekçilerin tek bir varlık olarak sermayecilere Karşı çıkması ile yürütülebilir. Bunun için emekçilerin, Türk, Kürt, Alevî ve benzeri topluluklara ayrılması, sosyalist savaşın gereklerine aykırıdır ve bundan dolayıdır ki, sosyalist bir parti olan İşçi Partisi böyle bir ayrılığın gerçekleşmesi sonunda savaşçıların bölünüp güçlerinin azalmasını istemez ve isteyemez. Böyle bölünmeler ancak sömürücü sermayecilerin egemenliklerini sürdürmelerine yarar. Kısacası İşçi Partisinin bölücü bir tutum benimsemesi, ilk önce, kendi ilkelerine kesinlikte ters düşer. Bu davayı karara bağlarken mahkemenin gerçek batı demokrasisinin ancak sermayeci ve sosyalist partilere dayanan bir denge ile gerçekleşebileceğini, sosyalist partilerin bulunmadığı ülkede gerçek batı demokrasisinden söz edilemeyeceğini, Türkiye işçi Partisinin Türk demokrasisinde tek sosyalist parti olduğunu, bu partinin kapatılması sonunda batılı anlamda demokrasi dengesinin bozulacağım göz önünde tutması gerekecektir.

ESASA İLiŞKİN İDDİANAMENİN ÖZETİ :

Cumhuriyet Başsavcılığının 9/7/1971 günlü esasa ilişkin iddianamesi şöylece özetlenebilir :

Davanın dayanakları iddianamede belgeleriyle gösterilmiştir. Delil ve sonuç bakımından yeni bir istek bildirilecek değildir. Ancak, ilk iddianame üzerine parti yetkililerince verilen yazılı karşılıkta ve sözlü açıklamalarda değinilen yönlere, dava konusu ile ilgileri ölçüsünde karşılık verilecektir.

a) Parti dışı toplantılara ve geçen konuşmalara, kongre kararı öncesi evrelerde konunun gelişmesi ve kapsamı üzerinde gerekli aydınlatıcı bilgi ve belceleri vermek için değinilmiştir. Doğu sorununun Türkiye işçi Partisince benimsenmesinde geçirdiği kavram ve kapsam değişmesini aydınlatmak için de parti içi ve dışı düşünce ve yayınlara yer verilmiştir. Yoksa konuşmacıların sözleri ile Dergide çıkan yazıların yazarlarının düşünceleri kişisel eylemler olarak ele alınmamış, dava da bundan dolayı açılmamıştır.
b) Doğu Kültür Ocaklarına bağlı kişilerin partili oldukları ileri sürülmüş değildir. Bunlar içinde partili olanlar vardır. Kaldı ki, bunlardan partili olarak gösterilenlere ilişkin bilginin dayanağı, bu davanın açılması için düzenlenen iddianamenin 8. sayfasında anılan Ankara C. Savcılığının yazısıdır. İşçi Partisi ile Doğu Kültür Ocakları arasında düşünce yönünden bir birlik olmaması, siyasa l partinin, derneğin amacını belli konuda desteklemesine engel olamaz.

c) Emek dergisinin birinci sayısında, Türkiye işçi Partisinin hakkını savunan sosyalistlerce yayınlandığı belirtilmiştir. Bu bakımdan onda çıkan yazılar delil sayılabilir.

ç) Emek dergisinde çıkan yazılardan alman parçalar, yazıya egemen olan düşünce ortaya konduktan sonra, onu pekiştirmek için alınmış belli parçalardır. Dergiler mahkemeye sunulmuş olduğundan yazıların tümü her zaman incelenebilir.

d) Başsavcılık hiç bir zaman (Kürt halkı) ve (Etnik özellikler) sözleri üzerinde herhangi bir kabulde bulunmuş değildir, iddianameye egemen olan düşünce, Türk Devletinin ulusu ve ülkesiyle bütünlüğü düşüncesidir.

e) Milliyetler ilkesinin ulusların alın yazılarını belirleme yetkisini anlatan anlamını bilimsel sosyalizm açısından yola çıkarak başka bir anlama yöneltme çabası da gereksizdir. Çünkü ulusların kendi alın yazılarını belirleme hakkı adiyle Lenin’in kabul ettiği ilke olarak da göz önünde tutulsa veya milliyet meselesi olarak düşünülüp federasyon, kültürel özerklik, azınlık hukukî durumu örnekleriyle yazılı karşılıkta açıklanan ilke de söz konusu olsa, bu kavramlar her iki biçimde de Anayasa ve Siyasî Partiler Kanunu yasakları içinde düşünülecektir.

f) 4. Kongre kararındaki «Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmekten » sözleri iddianameye olduğu gibi alınmıştır; Bunda bir değiştirme yoktur, iddianamede yurttaşların anayasal hak ve özgürlükleri ötesinde kalan özlem ve isteklerinin gerçekleştirilmesi mücadelesi sözleri üzerinde durulmuş ve bu sözler eleştirme konusu edilmiştir.

g) İnönü’nün Lozan’daki sözleri Misak-ı Millî sınırlan içinde hiçbir zaman bir Kürt ayırımı yapılmadığı ve bir Kürt azınlığı bulunmadığını anlatmaktadır. İddianamede suçlama konusu edilen yön, Doğu sorunu ele alınmak yolu ile Doğu bölgelerimizde bir Kürtlük ayırımı ve bölücülüğü oltaya atmak ve bunu siyasal sömürü nedeni olarak kullanmaktır.

SONUÇ :

Yazılı ve sözlü savunmalar iddianamede ileri sürülen görüşlerin doğru olmadığını ispata yeter bulunmadıkları ve iddianamede tartışılan deliller ve açıklamalar karşısında geçerli sayılamayacakları ileri sürülerek ilk istem üzere Partinin kapatılmasına karar verilmesi gereği bildirilmiştir.

DAVALI PARTİNİN SON SAVUNMASI ÖZETİ :

Davalı Partinin 15/7/1971 günlü son savunmasında ilk savunmada ve sözlü açıklama ileri sürülen düşüncelere yeniden dayanılmakta ve özellikle ilk savunmada uzun uzun açıklanan uluslaşma koşullarına ve Doğunun uluslaşma süreci içine girdiğine ilişkin görüşler tekrarlanarak davanın reddi istenilmektedir. Son savunmada ileri sürülen düşüncelerden yalnızca esasa ilişkin iddianameyi çürütmeye yönelenler şöylece özetlenebilir:

1 — Kürt asıllı yurttaşların ayrı bir ulus sayılmaları yalnızca Anayasa’ya aykırı olduğu için değil, gerçeklere, tarihin akışma da uygun olmadığı, dolayısıyla sosyalist mücadele bakımında da geçersiz bulunduğu için Partice doğru görülmüş ve düşünülmüş değildir. Parti olarak, ayrılıkçı hedefler güden burjuva Kürt milliyetçiliği kadar Kürt asıllı vatandaşlara Anayasa dışı baskılar yapılması da sakıncalı bulunmuş ve her iki tutum birbirini besleyen Anayasa dışı akınlar olarak görülüp kınanmıştır. Çünkü daha önce de açıklandığı üzere bölücülük bütünlüğe zararlı olduğu gibi Partinin savaştığı emekten yana bir düzenin, sosyalist bir düzenin kuruluşunu engelleyici bir nitelik de göstermektedir. Gerçek bir birliğin başlıca koşulu Anayasa’nın 2., 3., 12. ve 54. maddelerinin kesinlikle uygulanmasıdır. Son iddianamede bu görüşlere karşılık verilmiş değildir.

2 — Kongre kararında yer alan «Anayasal vatandaşlık haklan ve diğer tüm özlem ve istekler» deyimi yorumlanırken Başsavcılığın düştüğü yanılmayı yazılı karşılıkta göstermiştik. Bugün Başsavcılığın eski görüşlerini değiştirmediği görülmektedir; nitekim Başsavcılık bu sözlerin yorumu için Partimizi bağlayıcı belgeler olarak gösterilen demeç ve bildirilere son iddianamede de değinmiş değildir.

3 — Anayasa’nın Kürt halkı deyimini yasaklamadığına değin savunmamızla Cumhuriyetin kurucularının bu deyimi kullanmış olmalarından, bunun yasak olmadığının açıkça anlaşıldığı yollu görüşümüze de karşılık verilmemiştir.

4 — Esasa ilişkin iddianamede, Partinin bütünlükçü olduğunu gösteren sayısız belge ve açıklamalara da değinilip bunların tartışılması yoluna gidilmemiştir. (Bu nedenlerle son iddianame hukukî değerden yoksundur.

5 — Başsavcının düştüğü yanlışlıkların özünde Türkiye İşçi Partisinin nitelikçe bir sosyalist parti olduğunun, sosyalist bir partinin ise mücadele alanlarını seçişte, konuları işleyişte, bunları yığınlara mal ediş çabasında ve bu sırada ortaya çıkabilecek davalarda benimsediği savunma »içiminde, öbür partilerden çok önemli nitelik ayrılıkları göstereceğinin kabul edilmek istenmemesi vardır. Sosyalist parti, konulara bilimsel sosyalizm ve içinde yer aldığı somut toplumun nesnel somut koşulları, gelişme aşaması ve doğrultusu açısından bakar ve her yerde, yığınlar önünde, Yasama Meclisinde, muhtıra verirken veya Anayasa Mahkemesinde kendini savunurken hep aynı durumu korur. «Bu, sosyalist hareket için, sosyalist parti için vazgeçilmez bir zorunluktur. Çünkü, sosyalist hareket ve partinin devamlılığı ancak, bilimsel sosyalizm ve somut toplum gerçekleri içinde kalmak ve kendi geçmişi ile tutarlı bulunmak suretiyle sağlanabilir.» Bu nedenledir ki bilimsel sosyalizmle ve dava konusu ile ilgili olarak şimdiye dek partinin ileri sürdükleri, kendi ilkeleriyle tutarlı bulunmakta, parti görüşlerinin yasalar ve hepsinden önce Anayasa sınırları doğrultusunda olduğu da böylece belirmektedir. İddianamede bu yönler de tartışılmış değildir.

İNCELEME EVRESİ :

A) Anayasa’ya aykırılık itirazı ile bu itizara ilişkin karar:

Davalı partinin ilk yazılı savunmasının bir bölümünde Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin Anayasa’nın 57. maddesine aykırı olduğu ileri sürülerek bu konunun Mahkemece incelenip iptal kararı verilmesi istenilmiştir.

Cumhuriyet Başsavcısından bu istek üzerine düşüncesi sorulmuş, Başsavcılığın 2/7/1971 günlü yazısı ile bu konudaki düşüncesi bildirilmiştir.

a) İlk yazılı savunma özetinde de belirtildiği üzere Anayasa’ya aykırılık savı şu gerekçeye dayanmaktadır : Anayasa’nın 57. maddesinde siyasal partilerin hangi nedenlerle kapatılacakları kesin sınırlarıyla ve açıkça bildirilmiş ve böylece özel yasaya kapatma nedenleri öngörme olanağı tanınmamıştır. Nitekim 57. maddenin üçüncü fıkrasında yasayla düzenlenecek konular partilerin iç çalışmaları, Anayasa Mahkemesine nasıl hesap verecekleri ve mallarının bu mahkemece nasıl denetleneceği konuları olarak sayılmış, ancak kapatma nedenlerine bu fıkrada yer verilmemiştir. Maddenin birinci fıkrasında da siyasal partilerin tüzükleri, programları ve faaliyetlerinin insan hak ve özgürlüklerine dayanan demokratik ve lâik cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve ulusuyla bölünmezliği temel kuralına uygun olmak zorunda bulunduğu ve bunlara uymayan partilerin temelli kapatılacağı bildirilmiş böylece yasa ile burada anılandan başka kapatma nedeni öngörülmesi yolu kapatılmıştır.

Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin birinci fıkrasında bu partilerin Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde ulusal veya dinsel kültür ayrılıklarına yahut dil ayrılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremeyecekleri, ikinci fıkrasında da, siyasal partilerin Türk dilinden ve kültüründen başka dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak ulusal bütünlüğün bozulması ereğini güdemeyecekleri kurala bağlanmış ve böylece birinci fıkra kuralı ile, Anayasanın 57. maddesinin birinci fıkrasında öngörülen parti kapatma nedenlerine yenileri eklenmiştir. Bu durum Anayasa’nın 57. maddesi kuralı ile çelişmektedir.

89. maddenin birinci fıkrası kuralının Anayasa’ya aykırı olduğu Siyasal Partiler Kanununun Millet Meclisinde görüşülmesi sırasında Edirne Milletvekili Fahir Giritlioğlu’nca da ileri sürülmüşse de bu milletvekilinin değiştirgesi Genel Kurulca yersiz olarak göz önünde tutulmamıştır.

b) Anayasa’ya aykırılık savma karşı Cumhuriyet Başsavcısının 2/7/1971 günlü yazısında şu gerekçelerle istemin reddi düşüncesi bildirilmiştir:

1 — Anayasa’nın 3. maddesinde Türkiye Devletinin ülkesi ve ulusuyla bölünmez bir bütün olduğu temel ilkesi benimsenmiştir. Anayasa’nın 57. maddesinin birinci fıkrasındaki kuralın ülke ve ulus bölünmezliğine ilişen bölümü de gücünü 3. maddeden almaktadır.

2 — 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununa ilişkin hükümet tasarısı gerekçesinde; yasaklamalardan herhangi birisinin çiğnenmesi durumunda Anayasa’nın Türkiye Cumhuriyetinin özünden ayrılmayacak olan niteliklerinin ve Devletin dayandığı temel ilke ve görüşlerin hiçe sayılmış olacağı ve böylelikle doğrudan doğruya Türkiye Cumhuriyetinin tehlikeye düşeceğinin anlaşılacağı görüşü yer almıştır.

Sözü edilen yasa tasarısının Millet Meclisindeki görüşülmesi sırasında komisyon sözcüsü 6/2/1964 günlü 49. Birleşimin Birinci Oturumunda yasanın 69 (Tasarının 104.) maddesi kuralının, Anayasa’nın (Millî devlet) esasından doğan bir sonuç olduğunu söylemiştir. Komisyon raporunun (Birinci dönem, İkinci toplantı, ıS. Sayısı 527) 33. sahifesinde (Bu maddenin Anayasa’nın 3. maddesinin birinci fıkrası ile 57. maddesinin birinci fıkrasında yer alan millet bütünlüğü ilkesine dayandığı) bildirilmektedir. Yasa Koyucu, 89. maddenin, tasarıdaki (3 Ağustos 1339 tarihli ve 340 sayılı Kanunla tasdik edilmiş olan ve 24 Temmuz 1923 tarihinde Lozan’da imzalanmış bulunan Sulh Muahadesinin 39. maddesinin birinci fıkrasında zikredilen azınlıkların hakkı saklıdır) biçimindeki 3. fıkrasını boş yere konulmuş bir kural niteliğinde görerek kaldırmış iken, Edirne Milletvekili Fahir Giritlioğlu’nun iptal isteğinde sözü edilen ve maddenin ilk fıkrasının boş yere konulmuş olduğu, ikinci fıkrasının da İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine aykırı bulunduğu nedeniyle tasarıdan çıkarılması yolundaki önergesini, komisyonun (Kürtçü, Çerkezçi vs. faaliyetlerin partiler tarafından yapılmasına imkân hasıl olacağı) görüşünü benimseyerek kabul etmemiştir.

3 — Anayasa’nın ancak Devletin temel ilke ve kuruluşunu belirten genel kuralların tümünü kapsayabileceği gerçeği karşısında herhangi bir temel ilkeye varlık veren unsurların, Anayasa’nın sözüne ve özüne uygun olarak başka bir kanunla gösterilmiş ve düzenlenmiş bulunması, kanun yapma tekniğinin bir gereği olarak düşünülmelidir. Bu bakımdan tartışma konusu 89. maddenin her iki fıkrasının taşıdığı kurallar da, Anayasa’nın 3. ve 57. maddelerinde yer alan, Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel ilkesini oluşturan öğelerden sayılmalıdır.

4 — Yukarıdaki açıklamalara göre tartışma konusu 89. madde kuralı, bütünü ile Anayasa’nın 57. maddesi kurallarına aykırı olmadıktan başka, sözü edilen Anayasa’nın 3. ve 57. maddelerinin bir güvencesi olmak niteliğini de taşımaktadır.

c) Anayasa Mahkemesinin kuruluşunu ve yargılama usullerini düzenleyen 22/4/1962 günlü, 44 sayılı Yasanın 32. maddesiyle 20. maddesinin 2 sayılı bendi kurallarına göre siyasal parti kapatma davalarında ortaya çıkacak Anayasa’ya aykırılık sorununu Anayasa Mahkemesi geciktirici sorun olarak ele alacak ve öbür mahkemelerden gelen işlerde olduğu gibi bu sorunu inceleyip çözüme bağlayacaktır. Anayasa’nın 151. maddesi doğrultusunda konulmuş olan bu kuralların uygulanabilmesi için davada uygulanacak bir yasa hükmünün söz konusu olması ve bu yasa kuralının Anayasa’ya aykırılığının Anayasa Mahkemesince kendiliğinden göz önünde tutulması ya da ilgililerden birinin ileri sürdüğü Anayasa’ya aykırılık iddiasının ciddî olduğu kanısına Anayasa Mahkemesinin varması gerekmektedir.

Anayasa Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılığınca açılan parti kapatma davasında 648 sayılı Yasa’nın 89. maddesine dayanılmış olması karşısında bu maddeyi bu davada uygulama durumundadır. Ancak davalı yanca ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savının ciddî bulunup bulunmadığı konusunun incelenmesi zorunlu görülmektedir.

Mahkeme, Avni Givda, Fazıl Uluocak, Salt Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, ihsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldığı 6/7/1971 günlü toplantıda, yaptığı inceleme sonunda davalı Partinin Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesinin birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırı olduğu yolundaki iddiasının ciddî olmadığına oybirliğiyle karar vermiştir.

aa) Anayasa’nın (Başlangıç) kuralları arasında Anayasa’nın Türk milliyetçiliğinden hızını aldığı ve esinlendiği, Türk milliyetçiliğinin ise bütün bireylerini, alın yazısında, kıvançta ve tasada ortak bölünmez bir bütün durumunda ulusal bilinç ve ülküler çevresinde toplayan bir etken olduğu bildirilmektedir. Anayasa’nın 2. maddesinde Türkiye Cumhuriyetinin insan haklarına ve Başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan bir hukuk devleti olduğu, 3. maddesinde ise Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bir bütün bulunduğu kuralları yer almaktadır.

Anayasa’nın 57. maddesinde siyasal partilerin tüzükleri, programları ve çalışmalarının, insan hak ve özgürlüklerine dayanan demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine ve Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel kuralına uygun olması zorunluğu öngörülmüş, bu ilkelere uymayan partilerin temelli kapatılacağı bildirilmiştir.

Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği ilkesine Anayasa’nın (Başlangıç)ında, (Başlangıç) a yapılan gönderme dolayısıyla 2. maddesinde ve ayrıca 3. maddesinin birinci fıkrasında yer verilmiştir. Anayasa’nın 8. maddesi uyarınca, Anayasa kuralları gerek devlet organlarını, gerek bütün kişileri bağlayan temel kurallar oldukları için birer tüzel kişi olan siyasal partiler, anılan 57. madde konulmuş olmasaydı bile, bölünmezlik ilkesi ile yine bağlı tutulacaklardı. Buna karşın 57. maddede bölünmezlik temel ilkesinin siyasal partiler için uygulanacağının ayrıca ve açıkça bildirilmesi yoluna gidilmiş olması, söz konusu ilkenin partiler açısından özenle ve titizlikle uygulanması gereğini göstermektedir. Bunun tersinin düşünülmesi, Anayasa Koyucunun boş yere kural koymuş olduğu anlamına gelir ki böyle bir görüş hiç bir zaman savunulamaz.

bb) Anayasa’nın 57. maddesinin üçüncü fıkrasında (Partilerin iç çalışmaları, faaliyetleri, Anayasa Mahkemesine ne suretle hesap verecekleri ve bu mahkemece malî denetimlerinin nasıl yapılacağı, demokratik esaslara uygun olarak kanunla düzenlenir) kuralı yer almıştır. Böylece siyasal parti kapatma nedenlerinin yasa ile düzenlenmesi ödevi yasa koyucuya doğrudan doğruya yükletilmiş değildir. Ancak Anayasa’nın 5. ve 64. maddelerine dayanan yetkisine göre Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu konuda da Anayasa’ya aykırı olmayan kurallar koymasına hukukça engel yoktur; demek ki Yasama Meclisleri, 57. maddenin birinci fıkrasında çizilen sınırlar içinde kalarak orada belirtilen ilkelerin doğrultusunda siyasal partilerin kapatılma nedenlerine ilişkin bir takım kurallar koyabilirler.

cc) Siyasî partilerin çalışmalarında Devletin ülkesi ve ulusu ile bölünmezliği temel hükmüne uymaları demek, ülkenin ya da ulusun bir bölümünün bugünkü bütünlüğünü bozarak ayrılması sonucunu doğrudan doğruya veya dolayısıyla doğurabilecek her türlü davranıştan, sözden ve yazıdan kaçınıp çalışmalarını bu bütünlüğü daha da pekiştirecek biçimde yürütmeleri demektir. Bu kuraldan çıkan sonuç da bütünlüğü zedeleyebilecek olan her türlü yazı, söz davranışın siyasal partiler için yasak olmasıdır.

çç) Siyasal Partiler Kanununun tartışma konusu olan ve (Azınlık yaratılmasının önlenmesi) başlığını taşıyan 89. maddesinin birinci fıkrasında (Siyasî partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür farklılıklarına yahut dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler); ikinci fıkrasında ise (Siyasî partiler, Türk dilinden ve kültüründen gayri dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.) denilmektedir.

Davalı parti ilk yazılı savunmasının 27. sahifesinde bu maddenin her iki fıkrasının Anayasa’ya aykırılığını ileri sürmüş ise de 29. sahifesinde yalnızca birinci fıkranın iptaline karar verilmesini istemiştir. Şu kadar ki birinci fıkradaki kuralın yorumlanması için ikinci fıkra kuralının dahi göz önünde tutulmasına bir engel yoktur. Bu iki fıkranın bir arada incelenmesinden anlaşılan şudur ki 89. madde kuralları Devletin ülkesi ve ulusu ile bütünlüğünün bozulmasını önlemek üzere o maddede sayılan bir takım çalışmaların siyasal partiler için yasaklanması amacını gütmektedir ve böylece Anayasa’nın, yukarıdaki bentlerde anılan, 57. maddesinin birinci fıkrası kuralı ile bunun dayanağı olan öbür kurallarına aykırı olmak şöyle dursun, o kuralların öngördüğü sınırlar içinde bulunmakta ve o kurallar doğrultusunda bir hukuksal durumun gerçekleşmesi için öngörülmüş bir takım özel tedbirler niteliğini taşımaktadır.

Gerçekten bir an için bir siyasal partinin Türkiye ülkesi üzerinde Türkçeden başka dil konuşan azınlık bulunduğunu ileri sürerek ve o azınlığı erek edinerek onun için bir takım haklar ve yetkiler tanınmasını istemesi, ulusal yapıda, git gide, kopmalara, bölünmelere yol açması demektir. Yine Türk yurttaşları arasında Türk dilinden ve Türk kültüründen başka dil ve kültürleri koruma çabalarına girişmek Türkiye ülkesi üzerinde ulus bütünlüğünün bozulması sonucunu doğurmaya elverişli bir tutumdur.

Bu nedenlerle tartışma konusu 89. maddenin birinci fıkrasının Anayasa’ya aykırılığı savı ciddî değildir.

B – İnceleme işlemleri :

Mahkeme, 1/7/1971 gününe değin yazılı savunmasını Anayasa Mahkemesine vermesi gerektiğinin davalı parti Genel Başkanlığına tebliğine, 44 sayılı Kanunun 29 ve 30 uncu maddeleri uyarınca 1/7/1971 günü saat 10.00 da sözlü açıklamaları dinlemek üzere Türkiye İşçi Partisi Genel Başkanlığına çağın çıkarılmasına ve işin ivediliği dolayısıyla tebliğ işleminin 7201 sayılı Kanunun 2 nci maddesi uyarınca memur eliyle yapılmasına 22/6/1971 gününde karar vermiştir.

Karara uyan parti, süresi içinde ilk yazılı savunmasını vermiş ve belli edilen günde mahkemeye gelen parti Genel Başkanı Behice Boran Hatko’nun sözlü açıklamaları dinlenmiştir.

1/7/1971 gününde ise davalı partice ileri sürülen Anayasa’ya aykırılık savı üzerinde görüşünün ivedi olarak bildirilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılması ve oradan karşılık gelir gelmez işin gündeme alınmasına karar verilmiştir.

Anayasa Mahkemesinin ara kararı gereğince kendisine gönderilen yazı dolayısıyla Cumhuriyet Başsavcılığına Türkiye İşçi Partisinin yazdığı 24/6/1971 günlü, 71/316 sayılı karşılıkta tutuklu Tip Genel Sekreteri Sait Çiltaş ve Şaban Erikçe saklandığı açıklanan Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi tutanaklarına her kimde ve her nerede olursa olsun el konularak bunların Anayasa Mahkemesine gönderilmesine ve kararın ivedi olarak yerine getirilebilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına 29/6/1971 de karar verilmesi üzerine Şaban Erik ve Sait Çiltaş’ın Sıkıyönetim Adlî Müşavirliğince dinlendiklerini saptayan tutanakla adları geçen kimselerin ve öteki parti ilgililerinin ivedilikle bilgilerine başvurularak 4. Büyük ‘Kongre Tutanağının bulunması umulan yerlerin saptanmasına ve tutanağa el konularak Anayasa Mahkemesine verilmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılmasına Avni Givda, Fazıl Uluocak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Ziya Önel, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lûtfi Ömerbaş, Şevket Müftügil ve Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldığı 2/7/1971 günlü toplantıda karar verilmiştir. Ancak bu kararlar üzerine tutanağın elde edilmesi olanağı bulunamamıştır.

Avni Givda, Fazıl Uluocak, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Muhittin Taylan, Şahap Arıç, İhsan Ecemiş, Recai Seçkin, Ahmet Akar, Halit Zarbun, Kâni Vrana, Muhittin Gürün, Lütfi Ömerbaş, Şevket Müftügil, Ahmet H. Boyacıoğlu’nun katıldığı 6/7/1971 günlü toplantıda Emek Dergisinin ticaret sicilindeki kayıt örneği ivedi olarak sağlanmak üzere Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılması, Avni Givda, Sait Koçak, Nuri Ülgenalp, Recai Seçkin, Halit Zarbun ve Lütfi ömerbaş’ın karşı oylarıyla ve oyçokluğu ile; Anayasa Mahkemesindeki dosyayı inceleyerek esasa ilişkin düşüncesini ivedi olarak bildirmesi için Cumhuriyet Başsavcılığına yazı yazılması oybirliğiyle; Cumhuriyet Başsavcılığının düşüncesi geldikten sonra bir örneğinin davalı Parti Başkanlığına tebliği ve partiden esasa ilişkin yazılı savunmasının istenmesi, bu iş için partiye yedi gün süre verilmesi oybirliğiyle kararlaştırılmıştır.

20/7/1971 gününde ise inceleme sona erdiğinden esasa ilişkin karar verilmiştir.

Sözlü açıklamaların sonunda bir üyenin sorusu üzerine Parti Başkam Behice Boran Hatko, iddianameye bağlı belgeler arasındaki «faşizme hayır», «faşizme karşı birleşelim» başlıklı belgelerin Merkez Yürütme Kurulunca yayınlanmış olduğunu ve «ders notları» diye anılan belgenin ise Merkez Yürütme Kurulunca eğitimde bulunmak, kurslar düzenlemek solunda verilen kararın uygulanması amacıyla Eğitim ve Örgütleme Bürosunca hazırlanmış bulunduğunu, ancak bunların broşürler durumuna sokulup yayınlanması işinin gerçekleştirilmediğini ve 4. Büyük Kongrece seçimler sonucunda çıkarılan başkanlık mesajını, herhangi bir organın onayından geçmemiş olmakla birlikte, Genel Başkan olarak kendisinin yayınlamış olduğunu söylemiştir.

C – Esasın incelenmesi ve gerekçeler :

Dosyadaki bütün belgelerle gerekli öbür belgeler incelendi; gereği konuşulup düşünüldü:

Başsavcılığın davasında; öz olarak, davalı Türkiye İşçi Partisinin 4. Büyük Kongresinde verilen kararın 6. bendinde daha önceki kongre kararlarına ve parti programına aykırı olarak Doğu sorununu bir Kürt halkı sorunu biçimine soktuğu, anayasal yurttaşlık hakları dışında bir takım demokratik istem ve özlemlerinden söz ederek Kürt halkının ayrı bir ulus niteliğine bürünmüş olduğunu ve bu yüzden kendine özgü bir takım hakları bulunduğunu anlatmak istediği ve böylece Türk Devletinin ülkesi ve ulusu ile bir bütünü oluşturduğu yolundaki Anayasa’nın 57. ve 3. maddelerinde öngörülen ilkelerle 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun her türlü bölücü davranışları yasaklayan 87. ve 89. maddeleri kurallarına aykırı davrandığı ileri sürülerek Anayasa’nın 57. maddesi ve Siyasal Partiler Kanununun 87. ve 89. maddeleri ile 111. maddesinin ikinci bendi uyarınca temelli kapatılmasına karar verilmesi istenilmiştir.

Davalı partinin yazılı savunmalarıyla Parti Genel Başkanının sözlü açıklamalarında; ilke olarak, partinin Doğu sorununu ele alışında anlam ve öz açısından hiç bir değişiklik bulunmadığı, yalnızca yazışta ve kullanılan kimi sözlerde zamanın ve olayların zorunlu kıldığı bir takım değişikliklerin gerçekleşmiş bulunduğu, bunun ise yalnızca biçim yönünden bir değişikliği oluşturduğu, bütün kararlarda ve son kararda Kürtçe konuşan yurttaşlara karşı Anayasa dışı ve eşitlik ilkesine aykırı bir takım eylem ve davranışlarda bulunulduğu belirtilip bunların kaldırılması yolundaki istekleri partinin desteklediğinin anlatıldığı, ülke ve ulus bütünlüğünün Anayasa dışı davranışlarla değil, ancak eşit ve hukuka uygun davranışlar sonucunda gönüllerde yaratılacak birlik duygusuyla sağlanabileceği, oysa hukuka aykırı davranışların sevgi yerine soğukluk ve ayrılık duygularını yaratarak ulusal birliğin bozulmasına ve bütünlüğün sarsılmasına yol açtığı için sonucu bölücülük olan bu türlü davranış ve işlemlere partinin karşı çıkmak istediği ve partinin bütün eylem ve işlemlerinin bu ereğe dayandığı, sosyalist parti olan İşçi Partisinin sermayecilerin sömürüsüne karşı emekçilerin savaşını destekleme durumunda bulunduğu, bu savaşın ise savaşanların bölünmesiyle değil ancak tek bir varlığı oluşturmasıyla kazanılabileceğinden dolayı Kürt halkının Türk halkından ayrılmasının Partinin dayandığı sosyalist anlayışa tüm olarak ters düşeceği ve bundan ötürü Partinin herhangi bir bölücü erek gütmesinin kendi varlığını tanımama anlamına geleceği, 4. Büyük Kongre kararından önce ve sonra yayınlanmış bulunan ve partiyi bağlayan bir çok belgelerin incelenmesinden de Partinin 4. Kongre kararıyla ne demek istediğinin anlaşıldığı, Anayasa’nın 54. maddesince Devlete yurttaşlık bağıyla bağlı bulunan bütün kişilerin Türk sayılmasının zorunlu bulunduğu, Kürt halkına Kürtçe konuştukları için uygulanan hukuk dışı işlemlerin bu bakımdan da Anayasa’yla bağdaştırılamayacağı ve Partinin bu açıdan da onları desteklediği, Kürtlerin varlığının toplumsal bir gerçek olup yasalarla bu gerçeğin yok sayılamayacağı, Cumhuriyetin kurucuları Atatürk ile İnönü’nün de Kürt halkından söz etmiş bulundukları ileri sürülerek Anayasa’nın 57. maddesiyle Siyasî Partiler Kanununun 87. ve 89. maddelerindeki koşullara uygun düşmeyen davanın reddi istenilmiştir.

I — 4. Büyük Kongre kararının 6. bendinin anlamının tartışılması :

1 — Davaya temel tutulan en önemli belge, 4. Büyük Kongre kararının 6. bendidir. Bu bentte şöyle denilmektedir;

«6 — TÜRKİYE İŞÇİ PARTİSİ 4. BÜYÜK KONGRESİ :
Türkiye’nin Doğusunda Kürt halkının yaşamakta olduğunu, Kürt halkı üzerinde, baştan beri, hâkim sınıfların faşist iktidarlarının zaman, zaman, kanlı zulüm hareketleri niteliğine bürünen, baskı, terör ve asimilasyon politikasını uyguladıklarını, Kürt halkının yaşadığı bölgenin, Türkiye’nin öteki bölgelerine oranla, geri kalmış olmasının temel nedenlerinin birinin, kapitalizmin eşitsiz gelişme kanununa ek olarak, bu bölgede Kürt halkının yaşadığı gerçeğini göz önüne alan hâkim sınıf iktidarlarının, güttükleri ekonomik ve sosyal politikanın bir sonucu olduğunu, Bu nedenle, (Doğu sorununu) bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almanın, hâkim sınıf iktidarlarının şoven milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun bir uzantısından başka bir şey olmadığını, Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanmak ve diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini gerçekleştirmek yolundaki mücadelesinin, bütün antidemokratik, faşist, baskıcı şoven-milliyetçi akımların amansız düşmanı olan partimiz tarafından desteklenmesinin olağan, ve zorunlu bir devrimci görev olduğunu, Kürt halkının gelişen demokratik özlem ve isteklerini ifade ve gerçekleştirme mücadelesi ile, işçi sınıfının ve onun öncü örgütü partimizin öncülüğünde yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci dalga halinde bütünleştirmek için, Kürt ve Türk sosyalistlerin parti içinde omuz omuza çalışmaları gerektiğini, Kürt halkına karşı uygulanan ırkçı – milliyetçi şoven – burjuva ideolojisinin, partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve diğer emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlamanın, partinin ideolojik mücadelesinin ve gelişmesinin temel ve devamlı bir davası olduğunu, Partinin, Kürt sorununa, işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından baktığını kabul ve ilân eder.»

Bu kararın okunmasından kararı yazanların ve kongrede benimseyenlerin şunları anlatmak istediği görülmektedir :

 a) Türkiye’nin doğusunda Kürt halkı denilen bir insan topluluğu yaşamaktadır.

b) Türkiye’nin doğusunda yaşayan Kürt halkı üzerinde baştan beri, egemen sınıfların faşist hükümetleri baskı, yıldırma ve asimilasyon siyasası uygulamışlar ve bu uygulamalar zaman zaman kanlı zulüm eylemleri niteliğine bürünmüştür.

c) Kürt halkının yaşadığı bölgenin öteki bölgelere göre geri kalmış olmasının temel nedenlerinden biri de sermayecilik düzeninde yürürlükte bulunan eşitsiz gelişme yasasının etkisinden başka, bu bölgede Kürt halkı yaşadığı için hükümetlerin güttükleri gelişmeyi engelleyici ekonomik ve toplumsal siyasadır, başka deyimle hükümetler bu bölgede yaşayanların Kürtler olduğunu göz önünde tutarak engelleyici bir siyasa uygulamış olmasalardı bu bölge şimdiki ölçüde geri kalmayacaktı.

ç) Hükümetlerin bu siyasası dolayısıyla. doğu sorununu yalnızca bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele almak demek, egemen sınıf iktidarlarının bağnaz milliyetçi görüşlerinin ve tutumunun sürüp gitmesi demektir, başka deyimle, Doğu sorunu yalnızca bir bölgesel kalkınma sorunu olarak düşünülemez; bu sorunun daha başka, daha kapsamlı bir niteliği vardır.

d) Kürt halkının gerek Anayasa’ya dayanan yurttaşlık haklarım kullanma yolunda, gerekse özlemini çektikleri ve elde etmek istedikleri bütün diğer demokratik erekleri gerçekleştirme yolundaki mücadelesinde onları destekleme Parti için olağan ve zorunlu bir devrimci görevdir; çünkü Parti demokrasiye aykırı, faşist, baskıcı, bağnaz-milliyetçi
bütün akımların amansız düşmanıdır.

e) Bir yandan Kürt halkının gelişmekte olan demokratik özlem ve isteklerini bildirme ve gerçekleştirme mücadelesini, öte yandan işçi sınıfının ve onun öncü örgütü bulunan partinin kılavuzluğunda yürütülen sosyalist devrim mücadelesini tek bir devrimci eylem biçiminde bütünleştirmek için Kürt ve Türk sosyalistlerinin Partide omuz omuza çalışmaları gereklidir.

f) Kürt halkına karşı uygulanan ırkçı-milliyetçi, bağnaz, burjuva İdeolojisinin, partililer, sosyalistler ve bütün işçi ve öteki emekçi yığınlar arasında yerle bir edilmesini sağlama, Partinin ideolojiye dayanan mücadelesinin ve gelişmenin temel ve sürekli bir davasıdır.

g) Parti, Kürt sorununa işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesinin gerekleri açısından bakmaktadır; başka deyimle Kürt sorunu işçi sınıfının sosyalist devrim mücadelesi içine giren bir konudur.

h) 4, Büyük Kongre, bütün bu sayılan yönleri benimser ve kamuya duyurur.

4. Büyük Kongre kararının 6. bölümünde, tarihsel bir takım gerçekler ters olarak yansıtılmakta ve kararın yazılışı Türklerden ayrı bir varlığa sahip olduğu bildirilen Kürtlerin Türklerden kopması ereğine yönelmiş bulunmaktadır.

1 — Egemen sınıfların faşist hükümetlerinin başlangıçtan beri, bu yurttaşlar üzerinde baskı, yıldırma ve asimilasyon siyasasını uyguladığının söylenmesi, gerçeğe aykırı bir savdır.

Bir ülkede bir takım haksız eylemlere rastlanması düşünülebilir ve bir kısmı kişiler devlet görevlisi bile olsalar suç işleyebilirler. Türkiye sınırlan içinde doğuda veya batıda bir takım görevliler suçlu duruma düşmüş ve cezalandırılmış olabilirler. Her yerde görülebilen bir takım olayların, tek tük işlenmiş görevli suçlarının yalnızca doğuda işlenmiş gibi ele alınması yanıltıcı bir davranıştır.

Doğu bölgesinde bir takım yerlerin toplumsal, kültürel ve iktisadî açıdan geri durumda bulunduğu bir gerçektir. Ancak, ülkemizin Doğu dışında kalan bölgelerinde, özellikle Orta Anadolu ve Batı Anadolu bölgelerinde dahi Doğudaki geri kalmış yerlerin birçoğundan daha geri yerler bulunmaktadır. Buna karşılık Doğu bölgesinde de, öbür bölgelerde rastlanandan çok daha gelişmiş yerler vardır. İster doğuda, ister batıda bulunsun, geri kalmış yerlerde yaşayanların sıkıntı çektikleri de gerçektir. Türkiye’nin her bölgesinde gelişmiş ve gelişmemiş yerlere rastlandığına göre geri kalmışlığın Doğuya özgü ve oradaki bir takım yurttaşların Türkçeden başka bir dil konuşmalarıyla bağlantılı bir siyasanın sonucu olarak halka sunulması, bu yurttaşların bütünden soğutulması ve ayırılması ereğine yönelmiş bir tutumdan başka nitelik göstermez.

2 — Baskının zaman zaman kanlı zulüm olayları durumuna girdiği savı da doğru değildir.

Kanlı zulüm olaylarından söz edilerek Doğu bölgesinde geçen niteliği, nedenleri artık tarihe mal olmuş bulunan bir takım olayların, belleklerde yeniden ve başka biçimlerde canlandmlması, o bölgede yaşayanların bir bölüğünün bütünden soğutulması ereğim gütmektedir.

3 — Doğunun halkı sıkıntı çeken belli yerlerini baskısı altında tutan etken, Türkiye’nin halkı sıkıntı çeken öteki yerlerinde olduğu gibi, oraların iktisadî, toplumsal ve kültürel yönlerden gelişmemiş bulunmasıdır ve bu 1urum, ana dilleri ne olursa olsun, o bölgede yaşayan yurttaşların hepsini ilgilendirmektedir. Oysa davalı parti geri kalmışlık nedenleri arasında Doğu bölgesindeki yurttaşların bir bölümünün Türkçeden başka dil konuşmalarını göstererek gerçekleri değiştirmektedir.

Devlet İstatistik Enstitüsünün 1965 yılı nüfus sayımı kesin sonuçlarına göre, Elazığ, “Van, Malatya, Maraş, Mardin, Muş, Siirt, Diyarbakır, Tunceli, Urfa, Hakkâri, Gaziantep, Ağrı, Bingöl, Bitlis ve Adıyaman illerinin toplam nüfusunun 4 milyon 836 bin 733 olduğu ve bunlar içinde ana dili Kürtçe olanların 1 milyon 806 bin’065 olduğu ve böylece bölge nüfusunun ancak % 37 sini oluşturduğu (Genel nüfus sayımı – nüfusun sosyal ve ekonomik nitelikleri 24/10/1965 – T. C. Başbakanlık Devlet istatistik Enstitüsü yayın No 568 Devlet istatistik Enstitüsü Matbaası Ankara 1999 S. 184 ve 186) bütün Türkiye’de ana dili Kürtçe olanların toplamının 1965 yılında 2 milyon 291 bin 502 ve Türkiye toplam nüfusunun 31 milyon 391 bin 421 bulunmasına göre ana dili Kürtçe olanların toplamının toplam Türkiye nüfusunun % 7 sini oluşturduğu (Adı anılan kitap S. 184) görülmektedir. Ortada ne Türkiye çapında ne de bölge çapında çoğunluk durumu bulunmadığı için bu kişilere karşı özel bir siyasa izlenmesinin akla uygun bir nedeni de olamaz ve bu bölgede Kürtçe konuşanların çoğunlukta bulunduğu görüşü de yersizdir.

4 — Geri kalmışlığın bütün dünyada bulunan tek çaresi; iktisadî, toplumsal ve kültürel kalkınmadır. Oysa Kongre kararının 6. bendinde Doğu sorununun yalnızca bir bölgesel kalkınma sorunu olarak ele alınmasının doğru olmadığı ve bunun egemen sınıfın iktidarlarının görüşlerinin ve tutumunun sürüp gitmesinden başka bir anlamı olmayacağı düşüncesi ileri sürülerek kalkınma çabalarına katılmaktan o bölge halkı soğutulmakta ve böylece tümden kopucu bir yöne ruhsal bakımdan itilmektedir.

5 — Kongre kararının 6. bendinde Anayasa’ya dayanan yurttaşlık haklarını kullanma yolunda Kürtlerin mücadelede bulundukları ve ayrıca özlemini çektikleri ve varmak istedikleri bütün diğer demokratik erekleri gerçekleştirme yolunda mücadele ettikleri bildirilerek Anayasa’da öngörülen haklar dışında bir takım istek ve özlemleri bulunduğu
ve bunlar için de çaba gösterdikleri ortaya atılmaktadır. Anayasa’da öngörülen bütün haklar ilk önce yurttaşlara tanınmış haklar bulunduğu için Anayasa’ya dayanan haklar dışında ne gibi konularda bu yurttaşların özlemleri ve istekleri olacağı sorusu ilk bakışta karşılıksız kalmakta ancak, Doğu bölgelerinde Cumhuriyetin başından beri sürdürülen ayrılıkçı propagandalar göz önünde tutulunca bu özlem ve isteklerin konusunun şu veya bu biçimde ulusun içinden kopma isteği ve özlemi olduğu sonucuna varılmaktadır.

Kararda Kürt halkının demokratik özlem ve isteklerini bildirme ve gerçekleştirme mücadelesinin dahi Partice destekleneceğine yer verilmesiyle Anayasa dışı bir takım konuları olan özlem ve isteklerin Partice destekleneceği ve Partinin genel devrimci eylemi içinde bu yolda da Kürt ve Türk sosyalistlerinin partide omuz omuza çalışacakları belirtilerek bütünlüğü bozucu eylemi partinin desteklediği bildirilmektedir.

6 — Yine Kongre kararının 6. bendinde, Kürt halkına karşı ırkçı milliyetçi bağnaz bir burjuva ideolojisi uygulandığı dahi ileri sürülmektedir ki bu da gerçeklere aykırıdır. Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde Türk milliyetçiliği ideolojisi egemendir ve Anayasa’mız (Başlangıç) kuralları arasında bunu bildirdiği gibi bütün Anayasa skisinin oturduğu temel dahi budur. Bu; Türk kültürüne dayanan bir milliyetçiliktir ve bunda ırk düşüncesi ve kökence ‘başka görünen toplulukların ayrı tutulması düşüncesi yer almış değildir. Bu bakımdan bir bölüm yurttaşlara karşı bağnaz ve ırkçı bir ideolojinin uygulandığı görüşü de gerçeklere uygun değildir.

4. Kongre kararının 6. bendinin burada yorumlandığı anlamda olduğunu ayrıca gösteren kanıtlar da vardır:

a) Dosyada (Ders Notları) adı altında bulunan ve Parti Genel Başkanı Behice Boran Hatko’nun Anayasa Mahkemesi önündeki sözlü açıklamaları sonunda bir üyenin sorusuna verdiği karşılıkta Merkez Yönetim Kurulunun kararı üzerine Partinin eğitim bürosunca hazırlandığı bildirilen notlardaki şu satırlar dahi kongre kararma ilişkin yukarıdaki yorumu haklı göstermektedir: «Bütün bunların yanında Türkiye’nin doğusunda yaşayan nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturan Kürt halkı üzerinde, Kürt oldukları için bir baskı ve zulüm politikası uygulanmaktadır. Kapitalizmin (Eşitsiz Gelişme Kanunu) na ek olarak doğu bölgesi bilerek geri bırakılmıştır. Bu yetmezmiş gibi, Kürtler dillerini konuşamazlar, bu kınanır. Kültürlerini geliştiremezler, kendi dilleriyle okuyup yazamazlar, yasaktır. Kürtlerin anayasal hakları verilmemekte, demokratik özlem ve istekleri baskı altında tutulmaktadır. Bu yıllar yılıdır böyle devam etmektedir. Kürtlere karşı ırkçı, şoven milliyetçi ve faşist bir politika, egemen çevrelerin temel tutumu olmuştur.

Öte yandan, Kürt halkı üzerinde uygulanan baskı, terör ve asimilasyon politikasının temeli, kapitalist sömürü ve baskıdır. Bu nedenle, Kürt halkının anayasal hakları ve demokratik özlem ve istekleri uğrunda verdiği mücadele de, kapitalist sömürü ve baskıyı hedef almadıkça gerçek mihverine oturmaktan çok uzakta kalacaktır.»

b) Parti Merkez Yönetim Kurulunun 4,. Büyük Kongreye sunulan raporunda Irak’ta Kürtlerin özerklik sağlamalarıyla sonuçlanan Barzani ayaklanmasına ilişkin olayların ele alınma ve yansıtılma biçimi dahi Partinin tartışma konusu sorundaki görüşünün hiç değilse özerklik sağlamayı destekler nitelikte olduğunu belirtmektedir. Raporun sözü edilen bölümü şöylece yazılmıştır:

«Orta Doğuda sorunların çözümünün geleceği bakımından önemli yem bir gelişme de Irak’ta 1961 den beri sürüp gelen iş savaşın sona ermesi, bunun barışçı yoldan sağlanmış bulunması ve böylece daha demokratik ve özgür bir ortamın oluşmasıdır. Barzani liderliğindeki hareket başta beri Irak Devletinin bütünlüğü içinde Kürt halkı için demokratik haklar istemiyle yürütülmüştü. Hareketin demokratik niteliği diğer etnik ve dinsel toplulukların hak ve özgürlüklerini de kapsıyordu. Nitekim iç savaş sona erip bir anlaşmaya varıldıktan sonra Türk asıllı topluluğa da bazı kültürel haklar tanınmıştır. İçe dönük cephesiyle bu hareket sınıfsal mücadeleyi de kapsıyordu. Kürtler arasındaki aşiret farkları ve feodal nitelikteki parçalanmalar dolayısıyla ilerici demokratik hareket, karşısında gerici Kürt ağalarını ve aşiretlerini de buluyordu. Ama zaten sarsılmış olan feodal birimler, tutucu güçler, zamanla bu hareket içinde daha da eridiler ve bunların ötesinde bir halk cephesi gücü oluştu. Bu iç savaş emperyalistlerin de işine geliyordu. Çözülmemiş bir Kürt sorunu emperyalizm için aranıp da bulunmaz bir şeydi. Irak’ta bir
Kürt sorununun daima olmasını isterlerdi, ama Kürtlerin özgürlüğünü ve demokratik haklara kavuşmasını hiçbir zaman istemezlerdi. Çünkü bu soruna olumlu bir çözüm getirildi mi, savaşan taraflar, devrimci güçler, emperyalizme karşı birleşirlerdi. Yapılan anlaşma ile Kürtlere, Irak milletini meydana getiren halklardan biri olma statüsü, kendi bölgelerinde özerk yönetim haklan, Irak Devleti idaresinde ordusunda ve parlamentosunda nüfusları oranında temsil hakları tanınmış, Araplarla birlikte aynı devletin yurttaşları olarak eşit ve özgür şartlar altında yaşamak ve emperyalizme karşı birlikte savaşmak ortamı yaratılmıştır. Bu ortamda demokratik hak ve hürriyetlerden Türk ve sair etnik grupların da fiilen yararlanacağı beklenir. Bu durum antiemperyalist mücadeleye olduğu kadar Orta Doğu’da halkçı, demokratik gelişmeye de bir katkıdır ve önemi Irak’a münhasır değildir. 20. Yüzyılın üçüncü çeyreğinde halkların din ve ırk gruplarının baskı ve şiddet yönetimi altında tutulamayacağı, bu çeşit yönetimlerin iktidarlarını sürdüremeyeceği gerçeği bir kere daha doğrulanmış bulunmaktadır. AP. iktidarı olayı bu ışıkta görüp değerlendireceği yerde, bu yeni gelişmeden tedirgin olmuş görünmektedir. Bu tedirginlik bir yandan içeride, Güney Doğu bölgesinde, baskı hareketlerini şiddetlendirmek şeklinde, öte yandan da Irak’ın iç işlerine müdahale sayılabilecek davranışlarda bulunmak sekimde belirmiştir. Basında çıkan haberlere göre, Türkiye Dışişleri Bakanlığı, Kerkük ile Musul’un Arap ve Kürt bölgelerinden hangisine dahil edileceği konusunda yapılacak bir çeşit plebisitte Türk asıllı cemaatin Araplar lehine cevap vermesini sağlamaya çalışmakta ve bu müdahale oradaki Türkler arasında ihtilâf ve bölünmelere sebep olmaktadır. Dışişleri Bakanlığının bu davranışı hem Türk asıllı cemaat arasında doğurduğu bölücü sonuç açısından, hem de Irak’­ta bir arada yaşayıp aralarındaki meseleleri kardeşçe çözmeye çalışan Arap ve Kürt halkları arasında bir ayırım gözetme açısından isabetsizdir ve yakışık almaz. Türkiye’nin tavrı, aslında Irak’ın bir iç meselesi olan bu meseleye karışmamak ve şayet Irak Hükümeti nezdinde bir dostluk etkisi varsa, bunu, meydana gelmiş olan yeni demokratik ve sosyalist eğilimli ortamdan yararlanarak Türk asıllı azınlığın da bir takım kültürel hak ve özgürlüklere gerçekten kavuşabilmesi için kullanmaktadır. Son günlerde bir plebisit niteliğindeki nüfus sayımının süresiz ertelendiği bildirilmiştir. Ama sorun ortadadır ve er geç bir çözümü gerektirecektir.»

Parti Merkez Yönetim Kurulunun bu konudaki sözleri burada son bulmaktadır.

c) 4. Büyük Kongreye sunulan raporda bölge halkının Kürtçe konuşup yazma hakkının sınırlandırıldığı açıkça yazılıdır ki bu da ayrı bir bölücülük eylemidir; yine Güney Doğu illerinde çoğunlukla Kürtçe ve daha az sayıda Arapça konuşan yurttaşlar yaşadığı için silâh ve kaçak suçlu arama ereği ile bu bölgelerde ülkenin öbür bölgelerinde uygulanmayan birtakım yöntemlerin uygulandığı bu raporda yer almaktadır. Bu yönlere ilişkin satırlar şöyledir:

«Güney Doğu illerinde kaçak silâh ve suçlu arama bahanesiyle kasaba ve köylere baskınlar yapılmış, oralardaki yurttaşlarımız, ne Anayasamız hükümleriyle, ne de genel demokratik hak ve hürriyetlerle asla bağdaşmayan muamelelere maruz bırakılmıştır. Askerî komandoların aniden kasaba ve köyleri kuşatması, bazı hallerde ilçeyi uçaksavar toplarıyla çevirmesi, yurttaşların nezarete alınması, dövülmesi, fizikî işkence niteliğinde hareketlere ve haysiyet kırıcı muamelelere maruz bırakılması, normal bir silâh ve kaçak suçlu arama kapsamına girebilecek olaylar değildir.» denildikten ve böylelikle Anayasanın 14., 15. ve 16. ve 11. maddelerinin açıkça çiğnendiği yazıldıktan sonra şu sözlere yer verilmektedir:
«Ülkemizin diğer bölgelerinde uygulanmayan bu çeşit silâh ve kaçak suçlu arama usullerinin Güney Doğu bölgesine reva görülmesi de dikkat çekicidir. Kaçak silâh ve suçlu yalnız bu illerde mi vardır? Niçin bir ayırım yapılıyor ve diğer illerde kullanılan arama tarama usulleriyle yetinilmiyor? Bu noktada Güney Doğu illerimizde Türkçeden gayri bir dil, çoğunlukla Kürtçe daha az sayıda Arapça konuşan ve farklı etnik özelliklere sahip yurttaşlarımızın yaşadığı hususu, düşündürücü bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Eğer bu Anayasa dışı muamelelerin gerekçesi bu ise, o zaman da yine Anayasanın dil, ırk, din ve mezhep ayırımı gözetilmeksizin bütün yurttaşların kanun önünde eşit oldukları hükmünü getiren 12. maddesi özünden ihlâl edilmiş oluyor… Güney Doğu illerinde reva görülen baskı ve şiddet usulleri, komanda baskıları Anayasamın Devletin bütünlüğü hükmünü koyan 3. maddesine aykırıdır… Anayasanın 3. maddesi Türkçenin resmî dil olduğunu belirtmekle yetinir. Bunun dışında, herkes bildiği dili konuşup yazmakta serbesttir… Anayasanın bu hükümleri ışığında Doğu ve Güneydoğu illerindeki duruma bakıldığında bu bölgenin iktisaden daha geri ve daha fakir bir durumda olduğu, bölge halkının Kürkçe konuşup yazma hak ve özgürlüğünün kısıtlandığı ve bu iller halkına başka bölgelere uygulanmayan ve Anayasa hükümleriyle telifi mümkün bulunmayan usul ve muameleler uygulandığı görülür.»

Doğu bölgesinin toprak durumu bakımından çok engebeli ve yabancı ülkelerle sınırları olan bir bölge olduğu ve bu bölgede birçok kaçakçılık eylemlerinin geniş ölçüde yapıldığı ve suçluların sınırı kolayca geçerek komşu ülkelere kaçıverdikleri göz önünde tutulunca o bölgelerde başvurulan birtakım tedbirlerin öteki bölgelerdekinden başka olması zorunluluğu apaçık ortada iken bu durumlar bilinmezlikten gelinerek oradaki yurttaşların bir bölüğünün Kürtçe ve Arapça konuşmaları yüzünden başka yerlerdekine benzemeyen eylemlere girişildiğinin ileri sürülmesi, gerçeklerin değiştirilerek ora halkına sunulması ve bu yoldan halkın Devletten soğutulup ayrımcılığa giden bir yola ruhsal yönden itilmesidir.

ç) 4. Büyük Kongreden sonra yayınlanan «faşizme hayır» ve «faşizme karşı birleşelim» başlıklı bildirilerdeki Doğu sorununu ortaya atma biçimleri de yine Kürtçe konuşan yurttaşları öbür yurttaşlardan soğutarak bütünlüğü bozucu bir nitelik göstermektedir. «Faşizme karşı birleşelim» başlıklı bildiride «Kürt halkı, Anayasanın kendisine tanıdığı haklardan mahrum kalmakta devam edecek, üzerlerinde uygulanan Anayasa dışı baskı ve şiddet daha da artacak» ve «faşizme hayır» başlıklı bildiride ise «Dördüncü hedef Kürt halkının yıllar yılı esirgenmiş olan demokratik hak ve hürriyetlerinin, gelişmekte olan demokratik mücadelesinin bastırılmasıdır…. Faşizmin ardına sığınmak istediği ikinci gerekçe, Kürt halkından söz etmeyi bölücülük diye göstermektedir. Aslında Kürt halkının varlığını inkâr etmek, Anayasa dışı baskı ve şiddet uygulamak, bölücülüğün ta kendisidir. Devletin resmî istatistiklerinde ana dili Kürtçe olan vatandaşlarımızın sayısı milyonları bulmaktadır. Gerçekleri inkâr etmekle birlik sağlanamaz. Gerçek ve sağlam
birlik ancak eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve adalet temelleri üzerinde kurulabilir.» denilmektedir.

H) SAVUNMALARIN TARTIŞILMASI:

Davalı Parti temsilcileri savunmalarında; Başsavcılığın kongre karalının 6. bendinin anayasal vatandaşlık haklarına ilişkin bölümünü değiştirmiş olduğunu ve bu değiştirme sonucunda partinin hukukî durumunu ağırlaştıran bir cümlenin ortaya çıkmış olduğunu, kararda «Kürt halkının anayasal vatandaşlık haklarını kullanma» deyimi ile Anayasa’nın 54. maddesine özellikle dikkati çekmek istediklerini ve vatandaşlık hakları deyiminin yalnızca Anayasa’nın 54. den 62. ye değin yer alam maddelerindeki hakları kapsayıp Anayasa’nın yurttaşlara tanıdığı diğer hakların ve özellikle kişi haklarının ve toplumsal ve iktisadî hakların bunun dışında kaldığını, kararın bu cümlesindeki «diğer tüm demokratik özlem ve isteklerin» sözleriyle vatandaşlık hakları dışında kalan anayasal hakları anlatmak istediklerini 54. maddenin Türk yurttaşlığı için Türk Devletine yurttaşlık bağı ile bağlı olmaktan başka bir koşul aramadığım, oysa Kürtlere Kürtçe konuşmaları dolayısiyle Anayasa dışı işlemler yapılarak onların haklarının çiğnenmesi nedeniyle 54. madde üzerinde dikkati çekmeyi gerekli gördüklerini belirtmektedirler.

1 — 4. Kongre kararının yorumu konusunda ilk önce şu ilkenin göz önünde tutulması gerekmektedir:

Bu kararı okuyan veya duyan kimselerin büyük çoğunluğu hukuk ve toplum-bilim öğrenimi, yapmış, birçok toplumsal öğretiler incelemiş kimseler olmayıp okuma yazması olan ve belki de olmayan ve fakat çevresinde geçen olaylar üzerinde ortalama bilgisi bulunan kimselerdir. Genel durum budur. Bu durumda olan bir kimsenin anayasal vatandaşlık haklarından anlayacağı kavram, Anayasanın yurttaşlara tanıdığı bütün haklar ve bu anlayışa göre cümledeki diğer tüm demokratik özlem ve istekleri» sözleri, bunların dışında kalan konulara ilişkin birtakım özlem ve istekler olabilir.

Yıllardan beri yurt düşmanı kişilerce Doğu bölgesine yapılan sinsi ve ayırıcı propagandaları hatırlayan bir kimse, bu özlem ve isteklerin propagandalar doğrultusunda varlığı ileri sürülen birtakım özlem ve istekler olacağı sonucuna varır.

Bir partinin siyasal eyleme yönelmiş bir kararı, bilimsel bir toplantıya sunulan bir bildiri ya da bilimsel bir kurulun bilimsel açıdan incelediği bir konuda verdiği bir karar değildir; Parti Genel Kurulunun partinin izleyeceği siyasaya ilişkin bir karardır ve bu karar hem partiye bağlı olan, hem de olmayan yurttaşlar topluluğunun okuyup ya da dinleyip parti siyasasını ve gelecekteki tutum ve davranışlarını öğrenmesi ereğiyle verilir. Bundan dolayı onun yorumunda orta ölçüde siyasal bilgisi olan yurttaşları göz önünde tutmak zorunludur. Kaldı ki bu cümle, hukukî bir değerlendirmeden geçirilince dahi, Anayasada vatandaşlık hakları diye anılmış bir haklar bölümü söz konusu olmadığından, (vatandaşlık hakları) deyimiyle Anayasanın bütün vatandaşlara tanıdığı hakların tümünün anlatılmak istendiği sonucuna varılacağı gibi, cümlede kullanılan «diğer tüm demokratik özlem ve isteklerini» sözlerinin yazılışı bakımından (anayasal) sözcüğünün kapsamı dışında kaldığı ve bu sözlerle hak durumunda bulunmayan birtakım konulara değin özlem ve isteklerin anlatılmak istendiği sonucu ister istemez çıkarılır. Her ne kadar anayasal sözünün «diğer tüm» diye başlayan cümle bölümünü de kapsamına aldığı savunulmuşsa da, ne hukukla uğraşmış bir yurttaşın, ne de ancak okuma yazma bilen ve yurt konuları üzerinde orta bir bilgi ve görgüye sahip bulunan yurttaşın bu görüşü benimsemesi beklenemez; çünkü yazılış buna elverişli değildir. Nitekim yukarıda (I a da) anılan (Ders notları) ındaki «Kürtlerin anayasal hakları verilmemekte, demokratik özlem ve istekleri baskı altında tutulmaktadır» sözleri dahi, «demokratik özlem ve istekler» in anayasal haklar dışında kalan konuları anlattığını belirtmektedir.

2 — Bölücülüğün partinin işçi ve emekçi yığınların sermayeciliğe karşı savaşı ilkesine aykırı düştüğü ve bilimsel sosyalizmin, sermayecilik hukuk ve siyasa anlayışından başka olarak, bir pazar çevresinde toplanma demek olan uluslaşma anlayışı ile bağdaşmadığı için partice benimsenmiş olamayacağı, partinin bölücülüğü benimsemesinin ‘kendi varlığını inkâr etme anlamına geleceği savunmaları da yerinde görülmemiştir. İlk önce, kararı okuyan veya dinleyen orta bilgili bir yurttaşın bu incelikleri düşünmesi olanak dışıdır. Bu bir yana, toplum yaşamında gerek kişilerin, gerekse kuruluşların ve devletlerin bile birtakım hesaplar ya da yanılmalar sonunda, kendi erekleriyle, kendi yararlarıyla çelişen tutumları, ara sıra da olsa, benimsedikleri ve uyarmaları göz önünde tutmaksızın ters yolda direndikleri çok görülmüştür. Bundan başka ülkemizde aydın topluluğunun pek büyük bir çoğunluğunun bile uluslaşma sözünden, hele ırk özelliği de söz konusu edilen durumlarda, belli ırk özelliği taşıyan topluluğun kendi başına bir ulus niteliğini kazanmasından başka hiç bir durumu anlaması söz konusu olamaz. Eğer tartışma konusu Kongre kararının altıncı bendinde uluslaşmanın gerçekleşmesinde ırk, dil, gelenek gibi etkenlerin önemli olmakla birlikte belirleyici etkenin bir pazar çevresinde toplanıp bütünleşme anlamına geldiği ve sermayeci düzene girmekte bulunan Doğunun kendi başına bir pazar çevresinde toplanma yoluna gitmeyip bütün ülkenin katıldığı pazara katılmakta ve böylece ulusal bütünlüğe girmekte olduğu, ancak birtakım Anayasa dışı uygulamaların bu bütünleşmeyi yavaşlattığı ve engellediği, partinin bu tür engellemelere karşı savaştığı anlatılmak isteniyorsa bu yönlerin kararın kendisi içinde herkesin anlayacağı bir biçimde yazılması gerekirdi ki kararda onu okuyan aydınların bile ne doğrudan doğruya, ne de dolayısiyle böyle bir düşünceyi anlamalarına dayanak olabilecek söz, ya da cümle yoktur.

Şu yönde dikkate değer ki, yüzyıllardan beri sürüp gelen tarihsel ve ruhsal birlik bir an için yok sayılsa bile, Ulusal Kurtuluş Savaşına katılıp omuz omuza döğüşerek bu ülkeyi düşmanlardan temizlemiş ve böylece alın yazısı ve gönül birliğini dosta düşmana açıkça göstermiş bulunan doğulu ve batılı yurttaşlar arasında Anayasanın (Başlangıç) kurallarındaki düşüncelere temel tutulan ruhsal birlik ve bütünlük, daha Ulusal Kurtuluş Savaşı sırasında perçinlenmiş, Türk ulusunun siyasal ve toplumsal bütünlüğü bir kez daha kimsenin anlamazlıktan geleceği bir biçimde duyurulmuştur. Bu gerçek göz önünde tutulmadan doğu bölgesindeki yurttaşların Türkiye’nin öteki bölgelerindeki yurttaşlarla uluslaşma sürecine girmiş olduklarını ve sürecin tamamlanıp bütünleşmenin henüz gerçekleşmiş bulunmadığını savunma olarak ileri sürmek dahi, üzerinde durulması gerekli bir davranıştır ve bölücü düşüncenin belirtisidir.

Partinin savunmalarında ve özellikle 15/7/1971 günlü yazılı savunmasının ilk sahifesinde belirtildiğine göre ayrılıkçı hedefler güden bir burjuva Kürt milliyetçiliği vardır ve parti kesinlikle bunun da karşısında olduğunu yazmaktadır. Sonra birtakım düşman kişilerin partiyi yıkmak istedikleri de savunmalarda ve Parti Genel Başkanının sözlü açıklamalarında açıkça bildirilmiştir. Bu düşmanların bir kararın yeterince açık yazılmamış olmasından yıkıcı istekleri doğrultusunda yararlanacakları, kolayca akla gelebilir. Verilecek kongre kararma özellikle kendilerinin kınadığını söyledikleri burjuva Kürt milliyetçiliği doğrultusunda bir anlam verilmesine ve parti düşmanlarının kararın yazılışından yararlanabilmelerine engel olmak, eğer bu kararla yalnızca Anayasa sınırları içinde Anayasanın tanıdığı hak ve özgürlüklerin gerçekten tanınmasını ve uygulanmasını istiyor idiyseler, burjuva Kürt milliyetçiliğinin istekleri doğrultusunda herhangi bir yoruma bütün kapıları kapayacak ve hatta böyle bir akımı yerecek biçimde bir yazış benimsemeleri zorunlu iken bunu düşünmemiş gibi davranmaları, ereklerinin savundukları gibi olmadığı kanısını pek haklı olarak uyandırmaktadır.

3 — Partinin 4. Kongresi kararı tüm olarak incelendiğinde, bu kararın altıncı bendinin bölücü bir anlam taşımadığının ortaya çıktığı savunmasının da yerinde olmadığı görülmektedir. Gerçekten 4. Büyük Kongre kararının altıncı bendi dışında kalan bentlerinde şöyle denilmektedir:

«Türkiye İşçi Partisinin 29-31 Ekim 1970 günleri Ankara’da yapılan Dördüncü Büyük Kongresinde kabul edilen kararlar aşağıdadır:
1 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, Türkiye’nin en azından altmış yıldır demokratik devrim süreci içinde bulunduğunu, Türkiye’de demokratik devrimin başlıca amaçlarının, esas itibariyle, gerçekleştirilmiş olduğunu, hâkim üretim ilişkilerinin kapitalist üretim ilişkiler olduğunu ve feodal üretim ilişkilerinin ülke çapında büyük ölçüde tasfiyeye uğrayarak ancak belirli bölgelerde kalıntı halinde ve her geçen gün kapitalist üretim ilişkilerine dönüşerek devam ettiğini, Türkiye’de kapitalist gelişmenin emperyalizmin baskı ve sömürüsü altında dengesiz ve çarpık bir gelişme olduğunu ve bu nedenle de kalkınmayı, yani belli bir sürede Türkiye’yi çağdaş, en ileri ekonomik ve sosyal gelişme düzeyine ulaştırmayı gerçekleştiremeyeceğini, Millî Kurtuluş Savaşı sırasında siyasî bağımsızlık kazanıldığı halde sosyalizm doğrultusunda bir kalkınmaya yönelip iktisadî bağımsızlığın elde edilemediğini ve bunun sonucu olarak siyasî bağımsızlıktan da büyük tavizler verildiğini, bütün bu dönemde ve özellikle 1950’lerden itibaren kapitalistleşme sürecinin hızlandığını, gelişen burjuvazinin emperyalizmle bütünleşerek ülke içinde emperyalizmin toplumsal ittifak tabanının temel unsurunu oluşturduğunu, bu nedenlerle de toplumsal yapının temel çelişkisi olan sermaye emek çelişkisinin aynı zamanda emperyalist güçlerle antiemperyalist güçler arasındaki çelişki ile çatıştığını, emperyalizme karşı siyasî bağımsızlık için mücadele ile sosyalizm için mücadelenin tek bir bütün olan devrimci hareketin iki görüntüsünü teşkil ettiğini, antiemperyalist mücadelenin esasen kendisine demokratik bir öz taşıdığını ve sosyalizm için mücadelenin zorunlu ve doğal olarak demokratik mücadeleyi de içerdiğini, bu nedenle de emperyalizme ve faşizme karşı, sosyalizm için mücadelenin bir bütün teşkil ettiğini tespit ile, Türkiye’nin önündeki devrim aşamasının sosyalist devrim olduğunu ve bu aşamaya yönelik harekette emperyalizme ve faşizme karşı, bağımsızlık, demokrasi ve sosyalizm için verilecek mücadelelerin bütünleştiğini bir kere daha teyit eder.
2 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, yukardaki bir numaralı kararda açıklanan nedenlerle, Türkiye’nin önündeki devrim aşamasının millî demokratik devrim olduğu tezinin ve buna dayandırılan millî demokratik devrim strateji önerisinin Türkiye için gerekli olmadığım, millî demokratik devrim önerisinin ve hareketinin Türkiye’de kapitalizme ve burjuvaziye karşı mücadeleyi reddedip veya erteleyip devrimci sınıflar mücadelesinin hedefi olarak feodalizmi ve feodal artık toprak ağalarını göstermekle devrimci hareketi gerçek hedefinden saptırdığı, sınıf mücadelesini antikapitalist özünden boşalttığı ve böylece burjuvaziye taviz verdiği, Türkiye kapitalizmi, emperyalizm aşamasındaki Dünya kapitalist sistemiyle bütünleştiğine ve emperyalizmin ülke içindeki toplumsal tabanım, feodal artık toprak ağalan sınıfından ziyade burjuvazi oluşturduğuna göre, millî demokratik devrim hareketinin emperyalizme karşı mücadeleyi baltaladığını, eylem alanında da millî demokratik devrim hareketinin hangi ad altında yürütülürse yürütülsün ve kendi içinde kaç gruba bölünürse bölünsün, Türkiye İşçi Partisini yıkmak, dağıtmak, etkisiz hale getirmek maksadını artık hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde güttüğü konusunda kesin yargıya vararak Türkiye için millî demokratik devrim aşamasını savunmanın Türkiye İşçi Partisi üyeliği ile asla bağdaşmadığını beyan eder.
3 —Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, sosyalist mücadelenin ancak işçi sınıfının bağımsız siyasî örgütü tarafından yürütülüp başarıya ulaştırılabileceğini, Türkiye İşçi Partisinin, Türkiye işçi sınıfının iktidara yürüyen bağımsız siyasî örgütü olduğunu, Türkiye işçi sınıfının tarım proletaryasını da kapsadığını, Türkiye İşçi Partisinin, küçük köylülerin ve köylü-kentli diğer emekçi sınıfların hayatî ihtiyaçlarına ve özlemlerine işçi sınıfı görüşü açısından yani bilimsel sosyaliniz açısından, doğru ve geçerli çözümler önererek, bu sınıfların da ittifakını ve desteğini kazandığı, parti programının bilimsel sosyalizm esaslarına dayanmasının ve parti hareketinin gelişmesinden oluşan görüşlerin de aynı doğrultuda olmasının partinin sosyalist niteliğinin başlıca kanıtlan olduğunu göz önüne alarak, partide işçi sınıfının ideolojik öncülüğünün daha da güçlendirilmesinin bilimsel sosyalizmin parti kadrolarına öğretilmesi ve özümletilmesinin, parti üyelerinin toplumsal bileşimi içinde, bilinçli işçi üye sayısı arttırılarak, partinin işçi hareketlerine daha etkin bir şekilde yön vermesinin sağlanması ve böylece işçi sınıfının eylemsel öncülüğünde gerçekleştirilmesinin, bilimsel sosyalist ülkülere dayalı değerli bir kılavuz olan parti programının, dünyadaki ve Türkiye’deki gelişmeler, yeni bilimsel bulgular, parti birimlerinin yapacağı araştırmalar ve şimdiye kadarki parti çalışmaları ışığında ele alınarak geliştirilmesinin, ekonomisi büyük ölçüde tarıma dayanan ve nüfusunun çoğunluğu tarım kesiminde bulunan Türkiye’de köylü emekçilerin sorunlarına ve bu kitleleri sosyalist harekete kazanmaya özel bir önem verilmesinin, önümüzdeki aşamada başarılması başta gelen görevler olduğunu belirtir.
4 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, yukarda belirtilen, işçi sınıfının örgütsel, politik, ideolojik ve eylemsel öncülüğünün gerçekleştirilmesi ve geliştirilmesi, küçük köylünün, diğer emekçi sınıfların ve devrimci aydınlan» parti politikasına ve eylemine kazandırılması için eğitim ve örgütlenme programlarının öncelikle ele alınmasını ve bu maksatla, örgütlenme ve eyleme ilişkin ve bunlara dönük bir eğitim sisteminin planlanıp uygulanmasını, eğitimin parti örgütlerinin ihtiyaçlarına cevap verebilmesi ve örgütlerin niteliklerine göre çeşitlendirilebilmesi için bilimsel örgüt araştırmalarının eğitim ve örgütlenme ile birlikte planlanıp yürütülmesini, aday üyelerin asıl üyeliğe kabulünden önce bir eğitimden geçirilmesini ve görev verilerek sınanmasını, üyelere hem teorik, hem eylem ve örgütlenme için gerekli pratik eğitimin, propaganda ve eyleme yöneltme eğitiminin somut sorunlardan ve üyelerin eğitim ihtiyaçlarından hareket edilerek ve üyelerin eğitim sürecine faal bir şekilde katılmalarını sağlayarak verilmesini, her üyenin mutlaka bir çalışma ekibinde görevlendirilmesini, görev almamış, sadece defterde kayıtlı üye bırakılmamasını, çalışma ekiplerinin, partinin fiilî örgütlenme şemasında ilk ve temel örgüt birimleri olmasını, yönetim organlarının direktifi altında çalışma ekiplerinin işçi ve emekçi kitlelerin çalışma ve yaşama yerlerine göre kademeleşerek örgütlenmesini ve yığınlar içinde propaganda, eyleme yöneltme çalışmalarının geliştirilmesini ve böylece partinin kitleler içinde kökleşmesinin sağlanmasını, ayrıca bütün zamanını ve enerjisini parti çalışmalarına hasrederek profesyonel kadrolar meydana getirmenin artık ertelenemiyecek bir sorun ve görev olarak belirdiğini, merkez ve yerel örgütlerin sürekli ve süreksiz yayınlar – (Dergi, gazete, broşür, bildiri) – yapabilmeleri için çalışılmasını tespit ile, yeni seçilecek organların bu görevleri yerine getirmek üzere bütün imkânları zorlamasını ve kullanmasını ister.

5 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, yukarda belirtilen görevlerin ve çalışmaların yerine getirilebilmesi için partinin malî kaynaklarının arttırılmasının gereğine işaret ederek, her üyenin gelirinin en az yüzde birini partiye vermesini, taahhüt edilen parti ödeneklerinin mutlak surette ve muntazam olarak toplanmasını, parti üyelerinden ve sempatizanlardan bağış toplama kampanyalarının sebatla ve sürekli şekilde yürütülmesini, parti tüzüğünde belirtilen diğer malî kaynakların harekete getirilmesini, her türlü gelirler toplamının merkez organlarınca saptanacak belli bir yüzdesinin üst kurullara gönderilmesini, partinin gelişmesinin ve güçlenmesinin zorunlu şartı sayar.

7 — Türkiye işçi Partisi 4. Büyük Kongresi, son yıllarda gençlik hareketlerinin dünya ve yurdumuzda büyük bir yaygınlıkla etkinlik kazandığını bugüne kadar gösterdiği gelişme ile gençlik hareketlerinin öğrenci hareketlerine münhasır kaldığını, bu nedenle de sınıfsal açıdan küçük burjuva bir nitelik taşıdığım, bu niteliği dolayısiyle ilerici antiemperyalist bir hareketi oluşturduğunu ve bir kısım demokratik özlem ve istekleri dile getirdiğini, kaydederek, partimizin bu gençlik hareketlerini bu niteliği ile her zaman desteklendiğini ve destekleyeceğini ve iktidarın gençlik üzerindeki bütün baskılarına ve yürütmek istediği oyunlara karşı çıktığını ve çıkacağını, ama bilimsel sosyalizm açısından gençlik hareketlerinin, öğrenciler dışında işçi, yoksul köylü, emekçi gençleri de kapsaması ve bu geniş kapsamlı gençlik örgütlerinin, gençlerin bir politik parti olma niteliğin” taşımayan bağımsız kitle örgütleri olmakla beraber, işçi sınıfı partisinin eleştiri ve önerilerine açık ve onunla aynı genel çizgide birleşik olmaları gerektiğini, yurdumuzdaki gençlik hareketlerinin öğrencilere münhasır kalıp sözünü ettiğimiz nitelikte örgütlenmeleri oluşturmadığından, yozlaşma belirtileri gösterdiğini ve bir kısmı ile anarşist-terörist, hatta faşizan hareketlere dönüştüğünü, emperyalizmin ve egemen sınıflar ajanlarının ve kişisel liderlik ihtirasına kapılmış maceracıların etkisinin bu yozlaşmayı artırdığını, partimizin bu yozlaşmalara karşı ve emekçi kitlelerin demokratik mücadelelerini, işçi sınıfının sosyalist hareketini, öğrenci – gençlik hareket örgütlerinin peşine takma çabalarına karşı mücadele vereceğini kesinlikle belirtir.

8 — Türkiye İşçi Partisi 4. Büyük Kongresi, sendikal hareketin, işçi sınıfının kapitalist düzen içinde verdiği ekonomik mücadelenin somut, örgütlenmiş biçimi olduğunu ve sosyalist hareket açısından büyük önem taşıdığını, sendikal hareketin, genel grev, sempati grevleri, protesto miting ve yürüyüşleri biçimlerine bürünerek gittikçe politik bir nitelik kazandığını ve bu politik oluşumun Türkiye sendikacılığında da belirdiğini, bugün Türkiye’de bütün işçi sorunlarının toplu sözleşme mekanizması ile çözülebileceğini ve sendika hareketinin partiler üstü yürümesi gereğini savunan sendikacılık anlayışı ve hareketi ile işçi sınıfı sorunlarının nihaî ve gerçek çözümünün politik iktidar yolundan geçtiği tezini savunan sendikacılık anlayışı ve hareketinin mücadele halinde olduğunu ve birinci anlayış ve hareketi egemen sınıfların, politik iktidarın ve emperyalist çevrelerin desteklediğini, politik iktidar konusunda da mevcut kapitalist sistem çerçevesi içinde işçi sınıfına tavizler koparmayı öngören sosyal demokrat görüşle, kapitalizmden sosyalizme geçmek amacı ile işçi sınıfının, müttefik ve destekleyicisi emekçi sınıflarla birlikte iktidara gelmesi görüşünün belirdiğini ve çatıştığını, egemen sınıflarca 274 sayılı Kanunda yapılan ve 275 sayılı Kanunda da yapılması istenilen değişikliklerle işçi sınıfının ekonomik mücadelesinde en önemli silahı olan toplu sözleşme ve grev haklarının elinden alındığını, işçilerin diledikleri zaman sendikaya girme, diledikleri zaman serbestçe ayrılma olanaklarının yok edilmek istendiğini, hâkim sınıfların yönetimindeki sarı sendikalara imtiyaz tanındığını, maddî olanakların bu sendikalara verildiğini, böylece devrimci sendikaların serpilip gelişmesini önlemenin amaçlandığını gözleyerek, işçi sınıflarımızın bu anayasal haklarını savunmada vereceği mücadelede, partimizin işçi sınıfının öncü örgütü olarak, bundan önce olduğu gibi bundan sonra da yer almasının doğal ve zorunlu olduğunu, işçi sınıfının sosyalist partisinden, yani Partimizden bağımsız ama onun paralelinde ve destekleyicisi durumunda bir sendikal örgüt ve hareketin, ve ancak sosyalizmi kurmak amacıyla, işçi sınıfının, müttefik ve destekleyicisi, emekçi sınıflarla birlikte iktidara gelmesinin işçi ve emekçi kitlelerin sorunlarına geçerli çözümler getirebileceğini ve ülkeyi, gerçek bir sanayileşme, hızlı kalkınma yoluna sokarak kısa zamanda çağdaş, en ileri ekonomik ve sosyal gelişme düzeyine ulaştırabileceğini, bilimsel bir doğru olarak kabul eder.»

Görülüyor ki kararın öteki bentlerinin yazılışı ve anlamı, bu kararın altıncı bendinin savunma doğrultusunda yorumuna elverişli herhangi bir dayanak sağlamakta değildir.

4 — Karardan önce Parti yetkililerinin Cumhurbaşkanına vermiş oldukları muhtırada ve karardan sonra yayınlanan birtakım bildirilerde hep anayasal hakların kullanılması olanağının eksiksiz tanınmasından söz etmiş olmalarının göz önünde tutulmaksızın kongre kararının yorumlanmasında başka dayanaklar aranmasının yolsuzluğu savunması da sonuç üzerinde etkili değildir; çünkü, bir metin ilk önce kendi tümü içinde anlam kazanır ve yazılışı bakımından onun doğrultusunda sayılabilecek başka belgeler yoruma temel tutulabilir. Yukarıda açıklandığı üzere kararın tümü ve onun doğrultusunda olan başka belgeler birlikte incelendiğinde, kongre kararında Anayasa sınırlan dışındaki birtakım eylemlerin kınanması ve anayasal sınırlar içinde işlemde ve eylemde bulunulmasının istenmesinden çok Anayasa sınırlarını aşan birtakım durumların gerçekleştirilmesine yönetilmiş yazıların ve sözlerin bulunduğu görülmektedir. Kaldı ki herhangi bir kişinin hukuka uygun olan birtakım eylemleri arasında hukuka aykırı birkaç eylemde bulunması her zaman olabilir bir durumdur ve o kişi hukuka aykırı eyleminin sonuçlarıyla karşılaşır ve bu sonuçlarla karşılaşmasına onun hukuka uygun davranışları hiç bir zaman engel sayılamaz. Sözün kısası Kongre kararının 6. bendi ile Parti Anayasa ve Siyasî Partiler Kanununa aykırı davranmış olduğundan bunun hukukî sonucuna katlanması hukuk açısından olağandır.

5 — Davalı Partinin Kürt dili ve kültürünü korumak, geliştirmek veya yaymak ve böylece azınlık yaratmak yolunu benimsemiş olmadığı savunması da yerinde değildir; daha yukarıda sözü edilen (Ders notları)ndaki «Bu yetmezmiş gibi, Kürtler dillerini konuşamazlar, bu kınanır. Kültürlerini geliştiremezler, kendi dilleri ile okuyup yazamazlar; yasaktır.) sözleri, Partinin Kürt dilini ve kültürünü hem koruma, hem de geliştirme çabasında olduğunu açık, seçik göstermektedir.

6 — Parti programına 3 Kongrekararında Doğu sorununun ele almmasiyle 4. Kongre kararındaki ele almışı arasında öz yönünden başkalık bulunmadığı, biçim yönünden olan değişikliğin ise, konunun ele alınmasının zamanla gelişmesinin sonucu bulunduğu, son zamanlarda girişilen yoğun biçimde Anayasa dışı eylemlerin de konunun el alınmasında biçim değişikliğine yol açtığı savunmaları yersizdir. Çünkü metinler karşılaştırılınca değişikliğin bu nedenlerle ilintisi görülememektedir.

Türkiye İşçi Partisinin 10/2/1964 günlü, (İzmir’de toplanan) 1. Büyük Kongresinde kabul edilen programın 110. ve 111. sahifelerinde şu sözler yer almıştır :

«Doğu kalkınması Türkiye İşçi Partisinin memleket kalkınmasını gerçekleştirirken hemen ve titizlikle göreceği hizmetlerden birisi olacaktır. Bugün doğu ve güneydoğu illerimiz büyük vatandaş ve memur kitlesi gözünde bir mahrumiyet bölgesidir. Kamu hizmetleri bu bölgede yok denecek kadar azdır. Bölgenin ekonomik geriliğine paralel olarak buradaki vatandaşlar sosyal ve kültürel bakımdan geri durumdadırlar. Üstelik bu vatandaşlarımızdan Kürtçe ve Arapça konuşanlar veya Alevî mezhebinden olanlar bu durumları sebebiyle ayırıma uğramaktadırlar. Bunun doğurduğu çetin meselelerle karşı karşıyayız. Ulusal menfaatlerimize en uygun, en insanca çözüm yollarım bulmak, ihmal edilmiyecek bir yurt vazifesidir. Bu yurttaşlarımız bugüne kadar genel olarak Devlete vergisini ödemiş, yurt savunmasında kanını akıtmış ve emeğini esirgememiştir. Buna karşılık hak ettikleri yurttaşlık nimetlerinden tam olarak yararlandırılmamışlardır. Bu gerçekleri olduğu gibi kabul etmek, meselenin yurt yararına ve yurttaş yararına çözümü için ilk şarttır. Meseleyi bu gerçekçi yoldan ele alan Türkiye İşçi Partisi bu yurttaşlarımıza tam bir yurttaş muamelesi yapacaktır. Anayasa’da tanınan hak ve hürriyetlerden bu yurttaşlarımızın da yararlanmaları sağlanacaktır. Anayasamızın 12. maddesinde yurttaşlar arasında din, dil, ırk, sınıf ve zümre ayırımı gözetilmeyeceği yazılıdır; Anayasamızın bu emri harfi harfine yerine getirilecektir. Türkiye İşçi Partisi Doğu ve Güneydoğu illerimizi bir mahrumiyet bölgesi olmaktan kurtaracaktır. Şimdiye kadar ihmal edildikleri de göz önünde bulundurularak ilk ağızda okulun, fabrikanın, hastanenin, kütüphanenin, tiyatronun, yolun çoğu bu illerde açılacaktır. Türkiye İşçi Partisi Anayasa’nın 3. maddesinde belirtildiği gibi Türkiye’nin, ülkesi ve milleti ile bölünmez bir bütün olduğunu ifade eder ve her türlü bölücülüğü ve bölgeciliği kesinlikle reddeder.»

Burada yazılanlar incelendiğinde, doğu bölgesinin ekonomik toplumsal ve kültürel bakımdan geri durumda bulunduğu, bölgede Kürtçe, Arapça konuşan ya da Alevî mezhebinden olanların bu durumları nedeniyle ayırıma uğratıldıkları, bunun doğurduğu çetin sorunlara ulusal yararlara en uygun, en insanca çözüm yollarını bulmanın savsanamayacak bir yurt ödevi olduğu, Partinin yurt kalkınmasını gerçekleştirmekte ilkin ve titizlikle göreceği işlerden birisinin Doğu kalkınması olduğu buradaki yurttaşların yurttaşlık görevlerini gereğince yapmış olmalarına karşılık hak ettikleri yurttaşlık nimetlerinden eksik olarak yararlandırıldıkları, Türkiye İşçi Partisinin bu yurttaşlara karşı gereği gibi davranacağı, Anayasa’da tanınan haklardan ve özgürlüklerden bu yurttaşların da yararlanmalarını sağlayacağı, Anayasa’nın 12. maddesindeki eşitlik ilkesini harfi harfine uygulayacağı, ilk ağızda okulu, fabrikayı, hastaneyi, kitaplıkları, tiyatroyu, yolun çoğunu bu illerde açacağı, Anayasa’nın 3. maddesinde belirtildiği üzere Türkiye’nin ülkesi ve ulusu ile bölünmez bir bütün olup her türlü bölücülüğü ve bölgeciliği kesinlikle reddettiği anlaşılmaktadır. Görülüyor ki burada anlatılanlar, tüm olarak anayasal haklardan ve Anayasa’nın sağlamak istediği yararlardan bu bölgenin öncelikle pay almasını savunmakta ve Partinin bu konuda önemle duracağını bildirmektedir. Bu yönlerle 4. Büyük Kongre kararının anlatmak istediği yönler karşılaştırıldığında yalnızca Kürtçe konuştukları için birtakım yurttaşlara
ayırımcı işlemler yapıldığı ve doğunun çok geri kalmış bir bölge olduğu yönünün ortak bulunduğu, buna karşılık 4. Kongre kararında doğu sorununun yalnızca bir Kürt sorunu olarak ele alındığı ve bunun yalnızca kalkınma sorunu olarak nitelendirilmesinin reddolunduğu, burada Anayasa dışı herhangi bir erek ileri sürülmemesine karşılık 4. Kongre kararında Anayasa dışı birtakım isteklere de yer verildiği ve konunun duyarlı yanı göz önünde tutularak burada Partinin her türlü bölücülüğe ve bölgeciliğe karşı olduğu belirtilerek herhangi bir yanlış yorumun önlenmesi yoluna gidilmiş iken 4. Büyük Kongre kararında buna değinilmeyip tam tersi bir tutumun benimsendiği ve sonuç olarak programla son kongre kararı arasında yalnız yazılış biçiminden değil, öz bakımından da temel başkalıklar olduğu görülmektedir.

Bir konunun zamanla işlene işlene daha ayrıntılı ve daha geniş olarak ele alınması olağandır. Ancak bu, konunun özünde hukuka aykırı nitelikte bir değişiklik olmasını hiç bir zaman haklı kılmaz. Bundan başka, savunmada ileri sürüldüğü gibi, son zamanlarda girişilen bir takım eylemlerin Anayasa’ya aşırı ölçüde aykırı bir nitelik kazandığı var sayılsa bile, buna karşı tepki göstermek düşüncesi herhangi bir partinin programı dışına taşarak halk üzerinde bölücü ve ayırıcı etkisi olacak bir takım sözler söylemesini ya da tutumlar benimsemesini gerekli kılmaz. Bunun yolu olsa olsa olayların eskiye göre çok ağır bir nitelik kazandığını bunun hiçbir zorunlukla haklı gösterilemeyeceğini hukuk sınırları içinde, gereğince sert bir dille yansıtmaktır.

III — İnceleme sonunda ortaya çıkan duruma göre verilecek kararın belirlenmesi:

Yukarıda ayrıntılarıyla gösterilen gerekçelere ve incelenen belgelerde partice ileri sürülen görüş ve benimsenen tutumlara göre davalı Türkiye İşçi Partisi, Anayasa’nın 67. maddesinin birinci fıkrasının ilk cümlesinin (Siyasî partilerin faaliyetleri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği temel hükmüne uygun olmak zorundadır.), 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun dördüncü kısmında yer alan 89. maddesinin (Siyasî Partiler, Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde millî veya dinî kültür farklılıklarına yahut dil farklılığına dayanan azınlıklar bulunduğunu ileri süremezler. Siyasî partiler Türk dilinden ve kültüründen gayrı dil ve kültürleri korumak veya geliştirmek veyahut yaymak yoluyla Türkiye Cumhuriyeti ülkesi üzerinde azınlıklar yaratarak millet bütünlüğünün bozulması amacını güdemezler.) kurallarına aykırı davranmış bulunmaktadır. Bu ilkelere aykırı davranan bir partinin ise, Anayasa’­nın 57. maddesinin birinci fıkrasının son cümlesinin (Bunlara uymayan partiler temelli kapatılır.) kuralı ile 648 sayılı Siyasî Partiler Kanununun 111. maddesinin 2 sayılı bendinin, (Parti Genel Kongresince veya Merkez Karar Organı veya Merkez Yönetim Organınca bu kanunun dördüncü kısmında yer alan maddelerin hükümlerine aykırı karar alınması ya da genelge veya bildiriler yayınlanması durumunda Anayasa Mahkemesince siyasî partinin kapatılmasına karar verileceğini) bildiren kuralı uyarınca temelli kapatılması gerektiğinden, davalı parti temsilcilerinin savunmalarının reddi ile Türkiye İşçi Partisinin temelli kapatılmasına, 64$ sayılı Kanunun 115. maddesinin gerekleri yerine getirilmek üzere kararın örneklerinin Başbakanlığa İçişleri ve Maliye Bakanlıkları ile Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ:

Anayasa’ya aykırı davrandığı anlaşılan Türkiye İşçi Partisinin, Anayasa’nın 57. maddesi, Siyasî Partiler Kanununun 89. maddesi ile 111. maddesinin iki sayılı bendi uyarınca temelli kapatılmasına, karar örneklerinin 648 sayılı Kanunun 115. maddesinin gerekleri yerine getirilmek üzere Başbakanlığa, İçişleri ve Maliye Bakanlıkları ile Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmesine, oybirliğiyle 20/7/1971 gününde karar verildi.

Başkan
Muhittin Tavlan
Üye
Şahap Arıç
Üye
Halit Zarbun
Üye
Lütfi ömerbaş
Başkan Vekili
Avni Givda
Üye
İhsan Ecemiş
Üye
Ziya önel
Üye
Fazü Uluocak
Üye
Recai Seçkin
Üye
Kâni Vrana
Üye
Sait Koçak
Üye
Ahmet Akar
Üye
Muhittin Gürün
Üye
Şevket Müftilgil
Üye
Ahmet H. Boyacıoğlu

Bunu okudunuz mu?

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA)

Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi Arkivi(HFSA), 1993 yılında Prof. Dr. Hayrettin Ökçesiz tarafından kurulmuştur. Türkiye’de Hukuk …